Sızıntı Arşivi

Şubat 1995 · s. 5 · 11 dakikalık okuma

İNSANLIĞIN YÜZKARASI

Ziya Aydın · İnceleme

Kâinatta hayat süren küçük büyük bütün canlıları rızıklandıran Allah’tır. Rızkı, Kendi garantisi altında tutan Rahmeti Sonsuz, yeryüzünü bir nimet sofrası olarak sermiş ve canlıları da bu ziyafete davet etmiştir. Bu ziyafetten, mikroplar istifade ettiği gibi balinalar da faydalanmaktadır. Bu düzenli sistem, kâinat çapında değişmez bir kaide iken, çarçur edilmekte, haksız paylaşmalara sahne olmakta, tekelcilik politikasının uygulanmasıyla da bir kesim, Neron’un taşkınlıklarına taş çıkartan renkli ve zengin sofralarda sabahlarken, bir kesim ise eli boş, karnı aç her sabah ölümünü beklemektedir..

ÖLÜMÜ BEKLEYEN AKBABA

Stern dergisi muhabiri Stefanie Rosenkranz, ‘büyük hayvanat bahçesi’yle ünlü Kenya’nın açlık kampından dönüşünde, ayağının tozu ile insanı iştahından eden elindeki fotoğrafları göstererek, ağlamaklı bir sesle şunları anlatıyordu: “Kenya’da açlık felâketi başgöstermiş, bu bizim için kapak konusu olur, kaçırmayalım, gidin, en ilginç fotoğrafları yakalayın” diyerek bizi oraya gönderdiler. En ilginç fotoğraflar! Bu bize bir macera gibi geliyordu. O açlık kampına vardığımızda aradığımızı bulmuştuk, çünkü her yer açlık içinde kıvranan, ölümle pençeleşen insanlarla doluydu. İçimde fırtınalar kopmaya başladı. Aman Allah’ım! Bu bir savaş değil, ama burası bir savaş alanı gibiydi. Her yerden iniltiler, haykırışlar ve yakarışlar yükseliyordu: “Anneciğim n’olur bana azıcık ekmek ver, çok acıktım anne!” Kolları, bacakları iyice incelmiş, buna karşılık baş ve karnı iyice şişkin olan bu zavallı yavrudan hiç farkı olmayan anneciği, ıslak gözleriyle kupkuru parmağını yavrusunun ağzına sokarak, onu oyalamaya çalışırken, merak etme yavrum, şimdi ekmeğimiz gelecek, şimdi gelecek, şimdi sözleriyle de ümit ve teselli veriyordu. Bu trajedik manzarayı ben, içim yana yana, sadece resimlemekle yetinebiliyordum. Ya insana insanlığını hatırlatan iniltiler, haykırışlar ve yakarışlar? İniltileri Allah’tan başka duyan yoktu. Acaba benim elimden ne gibi yardımlar gelir, diye düşünürken, gözüm bir anda az ötedeki beyinleri dondurucu manzaraya ilişti: Anası babası ölmüş 8-9 yaşlarındaki zavallı bir yavru, kendisine hiçbir yardım elinin uzanmaması sebebiyle güçsüz, takatsiz, çaresiz ve de sessiz bir halde yerde öylece duruyordu. An be an yaklaşan ölümün nefesini ensesinde hisseden bu biçare yavrucak, Yaradan’ına sığınmaktan başka bir çare bulunmadığı hissiyle, “Allah’ım n’olur yardım elini uzat!” dercesine başını yere koymuş, ümit ışığının yanmasını bekliyordu. Fakat hemen arkasında ise o yavrunun akıbetini bekleyen bir başka canlı duruyordu: Akbaba... insana, ‘ben insanlığın neresindeyim?’ dedirten bu yürek parçalayıcı canlı manzara karşısında ben, bir Avrupalı olarak bir daha iyilikten, yardımseverlikten ve insanlıktan bahsetmemeye karar verdim Utanıyorum insanlığımdan ve utanıyorum sadece ‘en ilginç fotoğraflar’ çekip, kapakta yayınlamaktan başka bir şey yapmamaktan...”

BATI YAMAÇLARINDAN

Dünyanın pek çok yerinde ve özellikle de Afrika’da binlerce insanın açlıktan ölümüne seyirci kalan uygar (!) batılı ülkelerin, bu konudaki niyetlerini kestirmek zor değildir; ancak, tavırlarını ‘insanlık’ adı altında takdim etmelerini anlamak zordur. Günümüz dünyasında bir kişinin, sıtmadan ölmemesi için 1 dolarlık masraf gerekirken, aynı kişinin açlıktan ölmemesi iğin 10 dolar gerekmektedir. Keza bir Vietnamlıyı, bir Iraklıyı, bir Bosnalıyı öldürmek için 500 bin dolar harcanırken, bir Rus veya Amerikalıyı Aya göndermek için ise 50 milyar dolar sarfedilebilmektedir. Bu harcamalar yapılmıştır, halen de yapılmaktadır. Bugün milyonlarca insanın küçük bir masrafla açlıktan, yoksulluktan kurtarılması mümkün iken, bu husus göz göre göre gözardı edilmekte, çıkar sağlayan başka alanlara bol keseden harcanmaktadır. Hümanizme, insan sevgisine ve insan haklarına dayandığı iddia edilen ve bu iddialarına milletlerarası belgelerle resmiyet kazandırmaya çalışan günümüz batı medeniyeti, bu tezatlarından kurtulduğu gün, muhakkak ki beslenme problemine çözüm bulacaktır, kurtulabilirse tabii!

KENDİ YAMAÇLARIMIZDAN

Şu unutulmamalıdır ki, manevi gıdalardan yoksun zengin insanın, kalbi hırs dolu ve gözü açtır! Bundandır ki, batılı, gelişmekte olan ülkeler (fakir ülkeler) sınıfına soktuğu ülkelerin en iyi ürünlerine göz dikmekte ve onların zengin hammadde kaynaklarını tüketinceye kadar da peşinden ayrılmamaktadır. Bu arada, sözde teknolojik yardımlarla (yani, biz bunları size veriyoruz, siz bunlar için kendinizi yormayın, sadece kullanmaya bakın! diyerek) ülke insanını cahil ve kendi kafasını, kendi becerisini kullanmayan zayıf bir toplum haline getirmeyi de ihmal etmemektedir. Sonra da bir bakmışsınız, gelişmekte olan ülkeler bir türlü gelişmişlik unvanını eline alamamış, fakir ülkeler yine fakir ve hatta sefil hale getirilmiştir. Getirilmiştir diyoruz, çünkü özellikle “Açlık Kıtası” adı verilen Afrika’yı ele aldığımızda, geçen yüzyılın sonlarında batılı sömürgeci ülkelerin gelişme kadar burada, günümüzdekine benzer bir ekonomik kriz ve yoksulluk görülmüş şey değildi. Neden? Çünkü bu insanların ruhlarında, birbirleriyle yardımlaşma, başkalarını kendine tercih etme şuuru, yani îsâr hasleti hâkimdir. Îsâr hasleti, bizzat uygulayıcısı olan Efendimiz (sav)’den bütün idarecilere, oradan da toplumun çekirdeği olan ailenin en küçük ferdine kadar uzanmaktadır. İşte ibretli birkaç misal:

Mısır’ın kıtlık yıllarında, üç günde bir yemek yiyen Hz. Yusuf (as)’un bu haline üzülenler kendisine, “Bütün zahîre ambarları senin tasarrufunda olduğu halde, neden üç günde bir yemek yiyorsun?” dediklerinde, “Benim karnım tok olsa, etraftan zahire almaya gelen açların halini nasıl anlayabilirim?” şeklinde mukabele eder.

Saadet Asrı’ndan Ebu Talha (ra) ve misafirlerine olan ibret verici ikramı, Rabbimizin taltif buyurup kıyamete kadar okunmasını murad eylediği ayetle de sabit bir olaydır: “Resulullah (sav)’a bir adam gelir ve, “Ya Resulallah! Bana zaruret isabet etti, açlıktan dermansız kaldım, yardım buyurun.” der. Resulullah (sav) derhal evine ve yakınlarına haber gönderir, fakat onlardan da “yiyecek hiçbir şeyimiz yok.” cevabı gelir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav), “Bu arkadaşımızı bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah ona rahmet buyursun” der. Derhal Ensar’dan bir zât -ki Ebu Talha’dır bu- bir ok gibi yerinden fırlayarak, “Ben ya Resulallah, ben misafir edebilirim!” der. Ve misafiri alıp evine götürür. Ebu Talha (ra) hanımına, “Resulullah’ın misafiridir, açtır, birşeyler ikram edelim” der. Hanımı ise, “Resulullah’ın misafiri başım üstüne bey, ama vallahi şu anda benim yanımda bir kız çocuğumuzun yiyeceğinden başka bir şey yoktur!” diyerek ızdırabını dile getirir. Bunun üzerine kocası, “O halde kızımız akşam yemeği istediği vakit onu uyutuver ve kandili de söndürüver ki, misafirimiz, benim kaşığı boş götürüp boş getirdiğimi farketmesin ve Resulullah’ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiriverelim” der. Ve gerçekten de öyle yaparlar. Ertesi gün misafir Resulullah’a hoşnutluğunu bildirir ve Resulullah (sav) de Ebu Talha (ra)’yı çağırarak o gece onun hakkında inen ayeti (Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile onları kendilerine tercih ederler-Haşr/9) okuyarak, Allah ve Resûlü’nün hoşnutluğunu müjdeler.

Geçmiş tarihe şöyle bir baktığımızda, aslında İkinci Dünya Savaşı’na gelinceye kadar Batı Avrupa dışındaki bugün sömürge olan ülkelerin birer hububat ihracatçısı durumunda olduklarını görürüz. Oysa 1980 yılına gelindiğinde, yarısı Afrika’da bulunan pek çok İslâm ülkesi, 50 milyon dolar tutarında bir yıllık hububat ithalâtına bağımlı duruma düşürüldüler. Evet, bu batı sömürgeciliğinden önce de Sahra Afrika’sında kuraklık, salgın hastalık ve savaş yıllarında yiyecek kıtlığı olurdu. Fakat bu gibi durumlar için geliştirilmiş bir sosyal kontrol ve yardım sistemi mevcuttu. Hafta iklim şartlarındaki değişmelere göre ayarlanmış, asırların tecrübesiyle sabit bir ‘ekim standart’ı yürürlükteydi. Anlaşılacağı üzere, tabiat ve insanlar uyum içinde yaşıyorlardı. Çoğu Müslüman olan bağımsız idareciler, başkalarının çıkarları istikametinde çalışmadıklarından, kriz zamanlarında kendilerine düşen vazifeyi yerine getiriyor, bolluk zamanlarında hububattan zekât topluyor ve bununla siloları dolduruyorlardı. Kriz dönemlerinde ise bu hububat ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyordu.

AZGIN YARIŞIN SEBEBİ?

Batı sömürgeciliğinin kendisini iyice hissettirmesiyle, toplumu açlık ve tabii afetlerden koruyan ve İslâm’dan kaynaklanan bütün bu sosyal, ekonomik ve politik kurumlar yıkıldı. Batılı sömürgeciler tarafından seçilen yerli idareciler, halka yabancı bir politika izlediler ve tabiî kaynakların maksimum sömürüsünü esas alan bir sistemi kurumlaştırdılar. Basın-yayın yoluyla dünyaya kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi, Afrika’da çağımızda yaşanan kıtlığın veya çok kullanılan deyimiyle açlığın yiyecek yetmezliğinden kaynaklandığı imajı veriliyordu. Ne var ki gerçekte ‘yiyecek imkânı’ kıtlık derecesinin pek zayıf bir göstergesidir. Çağımızda yaşanan kıtlık olayları, nüfusa oranla yiyecek miktarında önemli bir değişme görülmeksizin meydana gelmektedir. Hatta bunlardan bazıları yiyecek üretiminin zirveye çıktığı yıllara rastlamaktadır:

1973-74 yıllarında Habeşistan’da açlık yaşanırken, Habeşistan Milli Bankası aynı yıllarda yiyecek üretimi miktarında büyük bir artışın raporunu veriyordu. 1943’teki korkunç Bengal kıtlığında beş milyon insan ölmüştü. Oysa kayıtlara göre, yiyecek miktarı bakımından 1943 çok farklı bir yıl değildi. Ve bu tezatlarla beraber acaba Habeşistan aynı yılda nasıl olup da İngiltere’ye taze fasulye satabildi? Veya bir başka ifadeyle, gelişmekte olan ülkelerde halkın % 35’den fazlası yetersiz beslenme ve yoksullukla karşı karşıya iken, aynı ülkelerin hemen hepsi nasıl yiyecek ihraç edebiliyordu?

YOKSA AÇ MI BIRAKILDILAR

Araştırma raporları, kıtlığın yayılmasına ülkedeki toplam yiyecek miktarındaki azalmanın değil, belli kesimlerde yaşanan yoksulluğun sebep olduğunu açıkça gösteriyor. Kıtlık, bugünkü hakiki mânâsıyla kırsal bölgenin çiftçi nüfusunu zayıflatan ve kenara iten ‘yıpratma savaşı’nın sonucudur. Kuraklık ve sel gibi tabiî afetler, çoğu zaman gerekli tedbirler alınmadığı için felaket halini almaktadır. Ama buradaki kıtlık, tabiî afetlerin dışında, tamamen ‘ekonomik yıpranma’ya dayanmaktadır; yoksul, ekonomik bir çarka kapılmıştır; ne kadar ileriye doğru gitmeye çabalasa da, geriye doğru kaymaktadır.

Toplanan vergiler sosyal alanlara harcanmıyor, doğrudan doğruya sömürgeci ülkeye gönderiliyordu. Müslüman idareciler vergiyi o yılın hasatına göre toplarken, sömürgeciler, kuraklık zamanlarında bile halkı aynı vergiyle yükümlü tutuyorlardı. Hububat, sömürgeci yönetimlerin işine yaramadığından, halkı, vergi ve kiraları para olarak ödemeye zorladılar. Çiftçilerin ancak ihraç ürünleri yetiştirerek ödeyebildiği vergiler de zamanla yükseldi. Mali’de 1929’da Fransızlar 15 yaşın üzerindeki herkesin 5 veya 10 kg. pamuk üretmesini gerektiren bir vergi koymuşlardı. Fransız hâkimiyetinin son yılları olan 1960’da bu miktar 40 kg’a çıktı. 1970’deki kuraklık sırasında ise devlet, her yetişkin insanı vergi ödemek üzere 48 kg. pamuk yetiştirmekle yükümlü kıldı. Bu sebeple de halk, vergiyi kolayca ödeyebilmek için para kazanmaya yönelik tarıma ağırlık vermeye başladı.

Para hırsı eksenli ticaret, kırsal bölgedeki potansiyel emek gücünü bu şekilde baltalar. Emek, yerli ihtiyacı karşılamak üzere yapılan ‘yiyecek tarımından’ uzaklaşır ve dış pazar (çoğunlukla ülke dışı) için yapılan üretime yönelir. Bu katiyen unutulmamalıdır ki, üçüncü dünyada tarıma elverişli toprakların yarıya yakını yiyecek için olmayan tarıma, ihraç ürünleri tarımına ayrılmıştır. Geçen 20 yıl içinde Afrika’da şeker pancarı üretimi iki katına ve çay üretimi ise dört katına çıkmıştır. Sonuç olarak, “çalışan el ve yiyecek bekleyen boğaz arasındaki denge” iyice bozulmuştur. Afrika’nın yiyecek olarak kendine yeterlilik oranı 1961’de % 98 iken, bu oran 1982’de % 70’e düşmüştür ve zaman geçtikçe de düşme eğilimi göstermektedir.

‘Pazar kuvvetleri’nin müdahalesi, üretici çiftçiyi bir kenara itmiş ve kendine yeten hayal şeklini ortadan kaldırmıştır. Aynı zamanda, kendi gelir dağılımı sistemini kurmuştur. Böylece kıtlık ve yoksulluk arasında, koparılması imkânsız bir bağ kurulmuştur. İşte bu sebeple, Afrika’da bir yandan yoksulluk, açlık ve buna bağlı ölümler sürerken, öte yandan da yiyecek ihracatı devam etmektedir. Bu sisteme göre yiyecek, ihtiyacı olana değil, paranın olduğu yere gitmektedir.

İTİRAFLAR.. İTİRAFLAR..

Bütün dünyada propagandası yapılan, Afrika’ya yardım propagandalarıyla ilgili olarak gerçekten “işiniz iş Beyazlar” filmiyle gözler önüne seren film yönetmeni Marco Ferreri’yi dinleyelim:

“Bizim siyah kıtada artık yapabileceğimiz bir şey yok. Biz Avrupalılar, Afrika’ya daha önce de sözde çok güzel sebeplerle gitmiştik, ama ne onlara yardım edebildik ne de kendi problemlerini çözmelerine fırsat verdik. Bizler ihtiyarların, yoksulların Paris’te, Roma’da, Brüksel’de, Londra’da zenci muamelesi gördüğü bir uygarlığın içinde yaşarken, nasıl olur da Afrikalılara yardım etme iddiasında bulunabiliriz? Enerji krizi patlak verinceye kadar bizler, siyahlara ve Arapları gözden çıkarmıştık. Şimdi ise, onlarla ilgilenmeye başlıyoruz. Hayret..! Onlara balık unu, bayat domuz konserveleri gönderiyoruz ve buna yardım adını veriyoruz.

Şu ‘Rock’ yardım konserlerine bir bakın hele! Gerçekten merak ediyorum, acaba rock konserleri yerine, bir saatlik sessizlik için ‘haydi buyurun’ denseydi, 20 dolar verip içeri giren olur muydu? Olmazdı değil mi? Öyleyse parayı niçin ödediler, rock konseri için mi, yoksa Afrikalılar için mi?! Afrika’da insanlar artık yiyecekten çok transistörlü radyolarından İslâmi yayan yapan istasyonları dinlemek için bizlerden pil istiyorlar. Neden insanlar burada artık İncil’e inanmıyorlar, Kur’an’ı tercih ediyorlar? Bizim dünyamız bitti, çünkü Afrika’ya yardım politikamız sömürü düzenimizin ayakta kalması için bir araç haline geldi. Bizler hububat, et ve yağ stoklarımızı ne yapıyoruz? Habire siyahlara nasıl çalışmaları gerektiğini izaha kalkışıyoruz. Biz bütün bu stoklan Afrika’ya niçin vermiyoruz.? Çünkü politika ağır basıyor. Bizim dünyamız ‘yiyeceğe sahip olan, iktidara da sahip olur” prensibine sıkı sıkıya sarılmaya devam ediyor. Ta Ortaçağ’dan beri süregelen bir ekonomik sistemi savunuyoruz. Biliyor musunuz, asıl yardıma muhtaç olanlar bizleriz!”

SÖMÜRMENİN DEĞİŞEN ŞEKLİ

Yıllarca kendi gelenek ve görenekleriyle temiz ve çalışkan bir hayat suren Afrika insanının kanını bir kene gibi emen batılılar her ne kadar onlara bağımsızlıklarını hediye ediyoruz diyerek oralardan çekiliyor görünseler de ne yazık ki buralarda zulüm ve gizli sömürü merkezlerini faal durumda bıraktılar. Bundandır ki 1994’ün son çeyreğinde “açlara yardım” adı altında Somali ve Ruanda’da vahşet ekilip kan ve gözyaşı biçilmiştir. Demek ki sömürge kalkmamış, sadece şekil ve kılık değiştirmiştir. Para ürünleri ihraç amacıyla üretilmeye yine devam etti. Genel olarak ‘bağımsızlıklardan’ bu yana geçen yıllarda Afrika’nın ihraç ürünlerine olan bağımlılığı daha da arttı. Bu politikanın (gizli sömürü) ardındaki mantık Afrika ülkelerinin dünya pazarlarına girerek şiddetle ihtiyaç duyduğu dövizi kazanmak için bu ürünleri satmak zorunda olmalarıydı. Avrupalılar tarafından belirlenen ve tamamen onların lehine işleyen bu sistem de, Afrika ülkelerini devamlı borç batağına itmektedir. Bu da yine kıtlık, yine yoksulluk ve yine açlık manzaralarının devamı demektir. İşte bir yanda acılar içinde kıvranan Afrika halkı, öbür yanda da en kaliteli ürünlerle hayatlarını hayat eden, hattâ köpeklerini bile özel mamalarla besleyen “uygar” (!) Avrupalı...

KAYNAKLAR

— Bessis, S.; La Demiere frontiera, La faim dans le monde, Lattes, (Dünyada açlık; Çev. O. Nudralı) Paris, 1992

— Bulaç, Ali; Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Endülüs Yay., İstanbul 1990

— Elmalılı M. Hamdi Yazır: Hak Dini Kur’an Dili, Zaman Gazetesi Yay., İst. 1994, cilt 7,s. 503

— Harrison, Paul; 3. Dünyanın Batılılaştırılması, Pınar Yay., İstanbul 1990

— Kahraman, Kemal; Çağdaş Sömürge İmparatorluğu, Seha Neşriyat, İstanbul 1989

— Kardavi, Yusuf; Fakirlik Problemi Karşısında İslâm,

— Mazrui, Prof, Dr. Ali A.; Afrikalılar, İnsan Yay., Istanbul 1992

— Monteil, Vincent Afrika’da İslâm. Pınar Yay., İstanbul 1992

— Rosenkranz, Stefanie; “hungerkatasrophe”. Stem, Diese Woche, 1993

— Toffler, Alvin; Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, İz Yay., İstanbul 1992