Sızıntı Arşivi

Şubat 1995 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

BİZİM DÜNYAMIZ VEYA CEHENNEMDE BERD Ü SELÂM

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Bazılarına göre şimdilerde, hemen her yerde âdeta bir kaos yaşanıyor. Böyle bir dünyada, ne bir güzellik ne de bir iyilikten bah­setmek mümkün değildir. Tabiî, îmândan, mârifetden, hisden, aşk u şevkden söz etmeye de imkân yoktur. Zira bu dünyada duygular bulanık, dü­şünceler çarpık, yaşamak cehennemdekine denk; sesler kesik kesik ve yeis dalgalı, nağmeler alerjik, bam teli ko­puk, mızrap da kırık... Bir zamanlar hep huzur ve itmi’nânla gürleyen o doygun sînelerden, arı kovanları gibi işleyen ve bal petekleri gibi lezzetlerin dile-damağa aktığı sohbet meclislerin­den artık eser yok.. şimdilerde, o ses­lerin, o solukların, o kuş yuvalan gibi sımsıcak, cıvıl cıvıl evlerin ve o saat gibi işleyen idarî mekanizmanın ye­rinde ürperten bir sessizlik, çıldırtan bir yalnızlık ve damla damla gönüllere damlayan bir gurbet, bir inilti, bir has­ret ve bir inkisar var.

Evet, bir zaviyeden bakınca, topyekün dünyanın hali işte böyle içler acısı!

Oysaki bizim îmâna, ümîde, ebe­diyete açık dünyamız, varlığa ait bü­tün güzelliklerin dalga dalga gelip ona aksettiği, aksedip duygularımızı son­suza uyardığı, bilhassa manâ köklerini koruyabilenler için dünya ve ukbâ düşüncesinin iç içe olduğu öyle sihirli bir âlemdir ki, onu kendi buudlarıyla duyup hissedenler, zannedi­yorum bir daha da ondan ayrılmayı düşünmezler.

Bu dünyada, durgunluk içinde her zaman bir canlılık ve dinamizm, alaca-kar görünümü altında da ba­harları zorlayan bir hayatiyet söz ko­nusudur. Gözlerimizi kapayıp bu dün­yayı basîretlerimizle süzerken, hemen her zaman mışıldayan sular, üfül üfül esen meltemler, akıp akıp gözlerimizi dolduran renkler, ışıklar ve her yanda burcu burcu kokular duyar gibi olur; seslerden, görüntülerden süzülüp gelen, demetleşen mûsikilerin en enfes­lerini dinleriz.

Bu dünyada, gaye eksenli bir hayat ve bu hayatın tabiî ve ezelî şiir un­surları sayılan îmân, sevgi, aşk ve ruhanî zevkler, hatırlardan silinmeye­cek edalara ulaşır; şuuraltı mahzenlerimiz, uhrevî mutlulukların nüveleriyle dolar taşar. Hele inancın, ben­liğimizi sarıp aydınlattığı, cismâniyetimizi yumuşatıp rûhânileştirdiği saat ve dakikalarda.. mübarek gün, hafta ve aylarda, çevremizi bütünüyle lâhûtileşmiş görür ve kendimizi yerde de­ğil de, âdeta göklerde dolaşıyor gibi hissederiz. Bu engin ruh hâletiyle ge­çirdiğimiz ukbâ perde aralıklı ve za­man üstü lâhzalarda, sanki tül tül öte­lerin renkleri, gidip ebediyete ermiş olanların sesleri ruhlarımıza doluyormuşçasına kendimizi lâmekânî his­seder ve tasavvurlarımızı aşan bir varidat tufanıyla sırılsıklam oluruz.

Değişik dinler, düşünce sistemleri ve hayat felsefeleri arasında, bizim dinimiz, bizim düşünce sistemimiz, bi­zim hayat felsefemiz ve bizim dün­yamız kadar füsunlu, renkli, doyurucu ve aklî, mantıkî, hissî boşluklara ta­kılmayan bir ikinci âlem bilmiyorum. Bu dünyada, her zaman, ayrı bir dal­ga boyuyla akıp gelen varlık ötesi ışık­lar, sık sık gelip ruhlarımızı sarar.. gö­nül gözlerimizi ötelerin güzelliklerine çevirir.. ve duygularımızı ebediyetle irtibatlandırarak bize sonsuzun büyülü iksirinden içirir.. endişelerimizi yatış­tırır.. korkularımızı giderir.. fena ve zeval düşüncesiyle gelen şokları kırar ve sînelerimizde birer inşirah olarak esmeye başlar.

Bazen bu dünyada, herşeyin göl­gelenip bir kül rengini aldığı da gö­rülebilir.. bir kısım kopukluklara dü­şülüp buruklukların yaşanması söz ko­nusu olabilir; ama bunlar kafiyen ka­lıcı değillerdir.. ve hele insan ruhun­dan kaynaklanmaları asla bahis mev­zuu olamaz; zira bu sıkışma ve kararmaların arkasından hemen, îmân, manevî bir cennet Tubâ’sı gibi bütün varidatını gönüllerimize boşaltır, boş­luklarımızı alır ve iradelerimiz üzerin­deki o harika, güçlendirici tesiriyle âdetâ bizi yeniden ihya eder.

Hemen herkesin kendi ruh en­ginliklerinde sezebileceği bu tat, bu neşve doğrudan doğruya Sevgililer Sevgilisi’nden geliyormuşçasına, te­mas ettiğimiz herşeyde, içimizde köpüren her duyguda, dilimizden akan her beyanda bir sonsuzluk televvünü duyar ve bir âb-ı hayat yudumluyor gibi oluruz. Hem öyle bir oluruz ki, ihtimal, ötelerin üveykleri sayılan zîşuur kanun-u emrîler bile, uçuştukları o mahrem yollardan çekilerek “yü­rüyün top sizin, çevkân sizin” deme lüzumunu duyarlar.!

Evet, bu dünyada huzur ve itmi’nân neşîdeleri ve şevk ü tarâb mûsikîsi hiçbir zaman bütün bütün susmaz.. onun susması bir akord te­vakkufu, beste beste hayatı yorumlayışı da bir kevser zemzemesidir. Bu dünyanın esas mûsikîsi, şiiri, güzel­likleri, onun, herşeyi ve herkesi sev­giyle kucaklayan insanlarının sinele­rinden, o sînelerin ışık kaynağından ve bu ışık meş’alesini her zaman lebrîz eden şuurdan, duyarlılıktan, ara­madan ve nihayet gökte ve yerde ara­nılır olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu ölçüde ledünnîliğe ve enginliğe ulaş­mış ruhlara öteler, kimbilir, ne derin ve mahrem şeyler fısıldar, ne nağ­meler duyurur ve ne çıplak hakikat­lerle buluşma zemini hazırlarlar.!

Evet, o, bir taraftan ruhlardaki bü­tün arzuları, bütün hülyaları her türlü beklentileriyle doyurur, beklenilecek sırlara uyarır, yeni istek ve yeni se­zişlerin kapılarını aralar; diğer yandan da insanî ufkun sınırlarını nazara verir ve onun ebeden, ebediyetin kaynağından müstağni kalamayacağını ha­tırlatır. Vicdanını dinleyebilen herkes, bu gizli ve meçhul âlemlerin “uğul­tusu” diyebileceğimiz fısıltı ve işaretleri dinleyip anlayabilir.. ruhlarının derinliklerinde ve vicdanlarının katman­larında, harfsiz, kelimesiz ama, mut­laka açık olarak dinleyip-anlayabilir.

İnsan ruhu her zaman uyanık, ak­tif ve onun vicdanı da bir kısım sırlara programlanmış kompütür gibi tuşlarına basacak uzman eller beklemek­tedir. Bu, her insan için hemen her zaman böyledir. Dünya döner, asırlar değişir, zaman başkalaşır, hâdiseler renkten renge girer; ama insanın iç âlemindeki bu zenginlik, bu nizam hiçbir zaman değişmez. Ancak, bütün bu güzelliklerin, gözlere, gönüllere na­sıl sindiğini ve sineceğini, ruhlara na­sıl nüfuz ettiğini ve edeceğini, bakış zaviyelerimizi nasıl yönlendirdiğini ve yönlendireceğini, bizim bu ledünnîlikleri nasıl duyduğumuzu ve duyacağı­mızı tam anlayabilmek için, kalbî ve ruhî hayat laboratuarlarında enfüsî analiz ve sentezlere ihtiyacımız var. Bunu gerçekleştirebildiğimiz takdirde, her şey ve her hâdise bize o kadar iş­leyecektir ki; ruhumuz, varlığın, varlık ötesi âlemlerin bir müşahidi, bir de­ğerlendiricisi durumuna yükselecek; seneler ve seneler boyu bu doğuş ve kabullenişlerin lezzetli teselsülü sa­yesinde bizde öyle silinmez izler bı­rakacak ki, o zaman, halis Allah kul­ları için, hayatın nasıl bir tatlı zem­zeme halinde duyulduğu ve insan olma farklılığı kendi kendine ortaya çı­kacaktır. Aksine herşeyi günümüzde olduğu gibi bir kısım çarpık kıstaslar­la, ölçüp-değerlendirmeye kalktığımız takdirde, kendi kendimizle tenâkuza düşecek ve ruhlarımızda, aslında mevcut olmayan bir kaos yaşayacağız.

Bizim dünyamız, insanüstü bir ressam tarafından çizilmiş, ma’nâlarla, hislerle, gayelerle taşkın bir resim gibi her zaman kendini duyuran bir rüya ve hülya ülkesi derinliği, mah­rem ve rahat bir cennet köşkü şefkat ve âsûdeliği ve bir rıza ikliminin an­laşılmaz büyüleriyle tüllenir.

Bu dünyanın hayat ve maneviyat zenginliğine, bütün yıldızlar ve onların içinde yüzdükleri semâ, bütün verâlar ve onların ötesindeki rengârenk ukbâ, bir aksesuar gibi dahildir.

Bu dünyada gökler, yeryüzüyle içli-dışli; âhiret, bu âlemin ve bu âlemde devam eden uzun bir yol­culuğun ebedî istirahatgâhı, ölüm bir vuslat vesilesi, vefat günü de bir “şeb-i arûs”“tur.

Arzuları, yerdeki kumlar, gökteki yıldızlar kadar çok olan insanoğluna, büyüleyen güzellikleri ve öteleri gös­teren işaret ve işaretçileriyle bu dün­ya, ışıktan, renkten, ma’nâdan, ruh­tan, lezzetten örülmüş bir sihir âlemi gibidir. Her gün; bin türlü ayrı vari­datla açılır kapanır, her gün farklı bir nefasetle ruhlara siner ve her zaman en kıymetli ma’nâları gözler önüne sererek bizi âdeta meşherlerde dolaştırıyor gibi sevindirir ve bir kitabı mütâlâamıza sunuyor gibi ilimden dü­şünceye köprüler kurar, dimağlarımızı besler ve bir lâhza bile bizi yalnız bı­rakmaz.

Bu dünyada, sesler, sözler, en te­sirli nağmeler şeklinde hissedilir.. gül­ler, çiçekler, kokularının en enfesini esirgemeden çevrelerine neşreder.. canlılar birer arkadaş olur, cansızlar da birer vefalı dost.. ve herşey bir cennet olgunluğu içinde doğar, gelişir ve devam eder...