Sızıntı Arşivi

Mart 1994 · s. 39 · 5 dakikalık okuma

İnsanın Ebed Özlemi ve Ütopyalar

Ubeydullah Akyüz · İnceleme

mar94

Übeydullah Akyüz

Edebiyatla toplumu birbirinden ayırmanın, ikisini ayrı ayrı ele alıp incelemenin imkânı yoktur sanırım. Toplum içinde meydana gelen değişiklikler, ihtilâller, inkılâplar, çeşitli edebî ekol ve türlerin de doğmasına veya bu türlerden bir veya birkaçının ön plâna çıkmasına yol açmaktadır. Meselâ Cemil Meriç: "Romanın burjuvazi ile birlikte doğduğunu söylerler. Şarkta burjuvazi yok Roman da önceleri burjuvazimiz gibi temelsizdir. Başka bir toplumun, başka bir coğrafyanın, başka bir toplumun eseridir"der ve Goldmann'dan şunları aktarır:

"Roman, bir arayışın hikayesidir. Kahraman, bozulmuş bir dünyada sahici değerler arar. Sahici değerler, okuyucunun veya tenkitçinin sahici saydığı değerler değildir; romanda açıkça görülmezler ama, romandaki bütünü -örtülü olarak-onlar düzenlerler..." (Umrandan Uygarlığa, 65)

Romantik, idealist, realist, naturalist.. edebiyatın yanı sıra, asırlardır önemini kaybetmeden var olagelen bir diğer edebiyat türü de ütopya ve bilhassa son asırda ortaya çıkan şekliyle anti-ütopyadır. İnsanlık tarihinde ferdî veya içtimâî plânda İlâhî vahiyden uzaklaşıldığı, toplumun bir kaosa sürüklendiği ve rûhî tatminsizliğin büyük boyutlara ulaştığı dönemlerde ütopik veya anti-ütopik eserler daha çok ortaya çıkmaktadır.

İlk defa 1516 yılında kaleme aldığı romanına isim olarak Thomas More tarafından kullanılan ütopya kelimesi, Yunanca 'u' (hayır) ve 'topos' (yer) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Manâsı, gerçekleşmesi imkânsız görünen bir faraziye veya ideal bir idare şekline verilen addır. Anti-ütopya ise. yine böyle gerçekleşmesi imkânsız bir toplum veya sistem çerçevesinde, mevcud durumu hiciv gayesi güden edebî bir türdür. George Orwell'in 1984'ü ve Aldous Huxley'in Brave New World (Cesur Yeni Dünya)sı, anti-ütopyanın son dönemdeki en güzel iki misalidir.

İlk çağların bilinen belli başlı ütopik eserleri, M.Ö. sekizinci asırda yazıldığı sanılan Homer'in Odysseus'u, yine aynı asra ait Hesiod'un İşler ve Günler'i, Sümerler'in M.Ö. 3000lere dayanan Gılgamış Destanı ile, Eflâtun'un Devlet adlı eseridir.

Mesela bunlardan Gılgamış Destanı'nın kahramanı Gılgamış'a Sümer tanrıçası İştar, şöyle bir cennet teklifinde bulunur:

"Sana tekerlekleri altından, mahmuzları bakırdan, geri kalan kısımları da altından ve zümrüt taşından yapılmış bir savaş arabası donatacağım. Yine sana yük katırı olarak kullanabileceğin fırtına cinleri sağlayacağım. Sedir tahtası kokan evimize girdiğinde eşik de, taht da ayaklarını öpecek. Krallar, hükümdarlar, prensler önünde eğilip, dağlardan ve ovalardan sana haraç getirecekler. Maryaların ikiz kuzulayacak, keçilerin ise üçüz doğuracak.." (Gılgamış Destanı, Ç. S. Kullu, A. Duralı, s: 90)

Tanrıça İştar'ın teklif ettiği bu cennet herhalde ebedî değildir ki, Sümer kahramanı Gılgamış bunu kabul etmez ve ebedî gençlik için ölümsüzlük otunu aramaya koyulur ama, bulamaz.

Fıîraten iyiyi ve güzeli arayan; fakat hidayet peşinde koşarken dalâlet taşına maruz kalınca ütopyaların ılık limanına sığınan insan, tarih boyunca barış, huzur, hürriyet, emniyet ye ölümsüzlük deyip durmuştur. İslâm edebiyat tarihinde, bazı eserlerde ütopik unsurlara rastlansa bile, ütopyanın bir edebî tür olarak yerleşmemiş olması ve bu sahada gösterilen belli başlı tek örnek olan Medîne-i Fâzıla'nın da bir filozof tarafından kaleme alınmış olması manidardır. Buna mukabil, ütopyanın roman gibi daha çok batı kaynaklı olması, herhalde batının, çoğu zaman Makyavelizm'in kanunlarıyla idare edilmiş ve prens-soylu-serf, şehirli-köylü, lord-avam, ruhban-halk, işçi-patron gibi sınıflamalara maruz ve kardeşlik, adalet, huzur ve barış gibi mefhumlara pratikte yabancı kalmış olmasından ileri gelse gerektir.

Utopia adlı eseri ütopya türüne de ad olmuş olan Thomas More, eserinde önce İngiltere ve Avrupa'nın o zamanki içtimâî durumunu tenkit eder ve daha sonra ütopik dünyasının özelliklerini sıralar.

Lüks, ihtişam, altın ve paraya düşkünlük, kibir, adaletsizlik, iki yüzlü siyaset, kölelere ve yaşlılara yapılan kötü muamele, More'un tenkit ettiği hususlardır. Bütün bu İçtimâî hastalıkları önlemek için yeni iş sahaları açmak, tarımı geliştirmek, israf ve aşırı tüketimi önlemek, köleleri ve ihtiyarlan lordların ellerinden ve kanunlarından kurtarıp, İsa'nın kanunlarını, yani dini yasaları hakim kılmak gerekir. More'un ütopik devletinde bunlardan başka, aileler toplu halde oturmakta, yemekler birlikte yenmekte, her yanda şarıl şarıl sular akmakta ve çiçeklerin kokusu her tarafa yayılmaktadır. Evlilik müessesesinin oldukça önemli olduğu bu içtimaî yapıda en şerefli meslek rahiplik mesleği olup, devletin temelini üretici kesim oluşturmaktadır. Fakirlik, işsizlik, dilencilik, tembellik söz konusu olmayıp, yiyecek ve içecek pek boldur. Öğrenme zevki, dürüstlük, faziletli ve inançlı olmak, en önde gelen üstün vasıflardır.

İtalya'da Thomas Campanella'nın (1568-1639) Civitas Solis- Güneş Ülkesi adlı ütopyası, Eflatun'un Devletine benzer. İngiliz filozofu Francis Bacon'un (1561-1626) New Atlantis adlı eseri de, yine bir devlet ütopyası tarzındadır. Ben Salem adasında kurulan bu devletin temeli ilme ve dine dayanır. Bir kral tarafından idare edilen bu devlette ailenin yeri çok mühim olup, aile hayatında da sadakat ve ruh temizliği çok büyük önem taşır. Gerek New Atlantis'de, gerekse Güneş Ülkesi'nde insanlar Allah'a ve Ahiret'e inanırlar.

New Atlantis, aynı zamanda bir bolluk ülkesidir. Her türlü meyve ağaçları ve bitkiler bahçeleri süslemekte, ayrıca her yerde hastahaneler kurulmuş olup, hiçbir ifacın sıkıntısı çekilmemektedir.

Ütopyalar, bir bakıma Cenneti dünyaya taşıma veya insan ruhunun Cennet'e olan özleminin ürünüdür. İnsan, ebede namzet olduğundandır ki, şuurunda olsun veya olmasın, ruhunun derinliklerinde bu ebed hasretini daima duyar. Bu hasret, yeryüzündeki kurulu hayatın insan vicdanıyla çatıştığı dönemlerde kendini daha çok belli eder. Batı İnsanı, esasen asırlardır bu hasreti tatmin etmenin çarelerini aramaktadır. Bir ara 'ulaştım' zannettiği bu tatmin, Hristiyanlığın Romalılaşmasıyla birlikte yeniden elinden kaymış ve neticede maddî refaha endeksli hale getirilmiştir. Ne var ki, Batı edebiyatında bir mesnevi, bir gazel, hattâ kaside bulmanın imkânı yoktur. Dünden bugüne romanın hayal dünyasına açılan ve ruhuyla realitelerden sürekli kaçan batı insanı, önceki asırda ve bu asırda ütopyanın yerine bu defa da bunalım edebiyatına ve anti-ütopyaya sarılmıştır.

Darwinizm'i sistemleştiren Julian Huxley'in torunu Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, anti-ütopyanın en tipik misalidir. Bu eserde, dini tamamen inkârla bilime, makineye ve eğlenceye dayalı bir dünya karşımıza çıkmaktadır. Bu dünyanın zimamını elinde tutanlar artık insanları tüplerde üretmektedirler. Toplum idareciler, mühendisler, tüccarlar, işçiler gibi alfa, beta, gama, epsilon diye sınıflara ayrılmakta ve her sınıfın üyeleri, işlerine göre, asıl maddelerine belli dozda karbon, oksijen katılarak tüplerde üretilmekte ve tamamen ilmî, teknolojik, mekanik bir hayata programlanmaktadır. Hiçbir inanç, hattâ annelik, babalık hissi dahil hiçbir hisse yer yoktur bu dünyada.

Cesur Yeni Dünya'da, yapısına yetersiz dozda oksijen konması neticesinde bir tanesi sınıf dışı -insanî- temayüller içindedir. Başka dünyalardan bu dünyaya gelen ve ilk intibaları karşısında "aman, ne güzel dünya!"diyen Bay Vahşi'ye bu sistem dışı kişi, "biraz daha beklesen mi!" mukabelesinde bulunur. Gerçekten Bay Vahşi, sonunda kurtuluşu intiharda bulur. Çünkü bu dünya seven, duyan, irade eden, inanan insanların dünyası değildir.

Evet.. batıda bay vahşîler kurtuluşu intiharda bulmaktadır. Çünkü insan, hem bilerek, hem inanarak gerçek insan olabilir. Bu sebeple, ilimlere imanın ışığını tutarak, dünyayı -batının da asırlardır özlemini çektiği- Altın Çağ'a Allah'ın izniyle bir defa daha taşıyacak olanlar, hiç şüphesiz yine 'kudsî'lerdir.