Temmuz 2003 · s. 292 · 7 dakikalık okuma
İnsanı Anlamada Nilüfer Sembolü
Ö. Faruk Noyan · Yrd. Doç. Dr · Psikoloji
İnsanoğlu kendisini tanımada, manalandırmada ve iç dünyasını keşfetmede tarih boyunca sembolleri kullanmıştır. Sembollerin, insanın kompleks, kaotik ve belli bir kalıba uymayan fıtratını anlamada temsili bir dürbün olarak kullanılması, insanlık tarihi kadar eskidir. Kadim kültürlerde insan, varlık ağacının bir meyvesi olarak algılanmış ve insanın makro-kozmosun fihristini taşıyan mikro-kozmos olduğu sürekli vurgulanmış, "İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insandır." denmiştir. Hakikati idrakte ve tespitte gözlenen farklılıkları izah etmede nilüfer, insan enesindeki benlik motiflerinin bir kısmını temsil eden bir model olarak kullanılmıştır. Bediüzzaman'ın, "Üçümüz de kendimizi 'Zühre', 'Katre', 'Reşha' farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kafi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddi güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevi güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız." şeklindeki ifadesinden sonra bahsettiği, "Zühre namında nakışlı bir çiçek" (bkz. Sözler, 24.
Söz, 2. dal) nilüfer çiçeği olabilir mi? Burada sanki nilüferin maddi güneşten istifadesiyle, insanın manevi güneşten istifadesi arasında paralellik kuruluyor.
Tabiatta, güneş ışığının ihtiva ettiği yedi rengi ve bunların alt tonlarını yansıtan nilüfer çeşitleri bulunmaktadır. Nilüferin kök, gövde ve yapraklarına konan temizleme ve arındırma sistemiyle, genetiğine kodlanmış ilahi sanatlar sergilenerek, çamurun içinde güzel kokulu ve renkli çiçekler meydana getirilir. Bu muhteşem bitki, suyun altındaki çamurun içinden yukarıya doğru gelişir, hava ve güneşle buluşur. Sonra biz onu, kendine has güzel kokulu ve renkli çiçekleriyle müşahede ederiz.
Çiçeğin insanı büyüleyen renkleri, hoş kokusu ile yetiştiği ortam arasında bir zıtlık vardır. Nilüfer, çevresinin pek hoş olmayan manzarasına rağmen, fıtri olarak kendinde saklı bulunan güzellikleri ortaya koymak üzere programlanmıştır. Hatta nilüferin yetiştiği havuzun dibi ne kadar çamurlu ve bulanıksa, su üstünde oluşan çiçeklerin koku ve renkleri de o nispette güzel olmaktadır. Nilüfer, sanki su altında karanlıkta kalmayı tercih etmemekte, sürekli yukarıya doğru seyahat ederek hava ve güneş ile irtibata geçmeyi arzu etmektedir. Güneş ve hava ile buluştuktan sonra da, hayat çemberine yazılmış mizaç ve karakterini ortaya koyarak çevresine renkli ve hoş kokulu çiçekleri sunar. Nilüfer de her canlı gibi bir dönem çiçek açar, güzelliklerini sergiler ve tohumunu bırakarak hayata veda eder. Bu tohumlar, uygun bir zaman diliminde tekrar havuzlarda ve gölcüklerde filizlenerek, su üstüne doğru çıkmaya başlar. Dolayısıyla nilüferin hayatı dairevidir.
İnsanın kamil insan haline gelmesi sürecinde yaşanan hadiseler, kısmen nilüferin hayat hikayesine benzemektedir. İnsanlar da nilüfer gibi, toprağa bağlı gelişir; fiziki, hissi ve zihni gelişmeyi yaşarlar. İnsandaki bu gelişmelerin hepsi, insanın mizaç ve karakter motifi veya ikisinin kombinasyonu olan kişilik motifi üzerinde gerçekleşir. Nasıl nilüferin genetiğindeki renk motifleri, onun güneşle münasebetlerini şekillendirip güneşin külli, umumi beyaz ışığını hususileştiriyorsa, aynen öylede insanın mizaç ve karakter motifi (kişilik) de, insanın hakikat güneşinden istifadesini etkiliyor ve hususileştirerek çeşitlendiriyor. Bu açıdan her insan; mahiyeti gereği; hayatın, olguların ve hadiselerin 360 derecelik toplam gerçekliğini idrak etmede ve analizde hakikati parçalara ayırıyor. Bu durum, insanın yaratılıştan getirdiği benlik dürbününde var olan aynavari motiflerin hakikat ışığını farklı şekillerde yansıtmasından kaynaklanıyor. Neticede bir hakikat çok renklere giriyor; insanlar, bir meselede mükemmeli yakalayabilmek için meşverete ve takım çalışmasına mecbur oluyorlar. Aynı yolda yürüyen ilim adamları, aynı konuda farklı neticelere varıyorlar. İslamiyet içinde birden fazla tarikat ve hak mezhep doğuyor. Çocuklar, genellikle ebeveynlerinden farklı mizaçlarda doğduklarından, onların nasıl terbiye edileceği hususunda aile içi çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Her bir farklı mizaç motifi, bir hadisenin veya hakikatin farklı yönlerini, kısmi olarak algılar. Bu durum, "Ümmetimin ihtilafı rahmettir." hadisinin mana ve önemini daha da anlaşılır kılıyor. İnsanlar hadiselere farklı nazar ve niyetle baktığından, ihtilaflar çıkar. Bediüzzaman'ın 24. Söz'ün 2. dalında 'ihtilaf'a dair söyledikleri doğrusu dikkat çekicidir: "İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalata müstaiddir. Lakin iktidarı cüz'i, ihtiyarı cüz'i, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikati araştırır. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazıları berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkan-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri mazhara göre çeşitleniyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyyet ve zilliyet ve asliyet itibariyle, cilve-i esma, başka başka suret alıyor; bazı istidad, cüz'iyyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidadda onun hükmü hükümran oluyor."
Bediüzzaman aynı meselenin devamında, Zühre isimli nakışlı çiçeğin, hakikat güneşi ile olan münasebetini şu şekilde anlatmaktadır: "İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata dalmış ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen "Zühre" ol. Nasıl ki o "Zühre" çiçeği, Güneşin ışığından çıkmış bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde Güneş'in bir örneğini karıştırıp kendine süslü bir şekil giydiriyor. Zira senin kabiliyetlerin dahi ona benzer. (...) İşte bakıyoruz ki: Bir Zat-ı Kerim, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe layık olana, yakınlık ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, her birimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle süluk edeceğiz. Ey zühre-misal! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, ta külli bir mertebeye geldin. Guya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir ayinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Güneşin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü, kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle ortaya çıkan ayrılıktan kurtulamazsın. Lakin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin güzellikleri ile lezzetlenen ve iftihar eden bakışını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın. Hem baş aşağı rızk temini için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Güneş'e çeviresin. Çünki sen, onun ayinesisin. Vazifen, ayinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir ayinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezeli'nin "Nur" isminden tecelli eden bir lem'anın katre-misal bir ayinesidir. Ey insan kalbi, sen nasıl bir Güneş'in ayinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun. Fakat Güneş'i, nefsü'l-emirde nasıl ise öyle göremezsin; o hakikati, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir suret takar; ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır."
Nilüferin hayatında iki önemli safha vardır. Birinci safha; suyun altında ve çamurun içinde filizlenme dönemi olup, bu safhada nilüfer tohumları, genetik yapılarına konulduğu gibi çimlenme ve filizlenme potansiyelini merkeze alarak onu kullanırlar. Dolayısıyla su altındaki gelişme dönemi ve bitkinin suyun altında kalan kısımları onun mizacını teşkil eder. Suyun üstüne çıktıktan sonra sahip olduğu istidadı doğrultusunda kendisini güneşe yönelterek, çiçeklenmeye başlar. Çiçeklenme ve güneşe yönelme safhası da, nilüferin karakter eğitimini oluşturur. İnsanın benlik motiflerinin gelişmesi de belli ölçüde nilüferin gelişmesine benzer. Her insan doğduğunda, farklı renkte potansiyel bir nilüfer çiçeğidir. Nasıl, yedi renkte nilüfer çiçeği var ise, baskın potansiyelleri farklı olan en az yedi kişilik grubu olduğu söylenebilir. Nilüferin farklı renklerdeki çeşitleri, güneşle olan münasebetin neticesinde ortaya çıktığı gibi; insanların manevi hakikat güneşiyle münasebeti ve ondan istifadelerindeki derece farkı da, farklı kişiliklerden kaynaklanır. Hakikat güneşinden insanın istifadesi, yaratılışından gelen potansiyellerinin oluşturduğu mizaç motifi ve karakter eğitimine bağlıdır. İnsan kalbi ve ona bağlı çalışan zihin fakülteleri, hakikat güneşine ve onun hayattaki yansımalarına ayna olur. Her bir mizaç veya kişilik, hakikatin belli bir yüzdesini görebilir. Bunun tabii neticesi olarak ayna fonksiyonu gören insan kalbi ve zihni, farklı idrak alanlarına sahiptir. Bu aynanın psikolojideki adı, kişilik motifleri veya kişiliği oluşturan mizaç ve karakter motifleridir. Kişilik motifi, çocuğun (0-12 yaş) yaratılıştan getirdiği mizaç motifi üzerine karakter eğitiminin inşa edilmesiyle ortaya çıkar.
Çevresinden etkilenmeden, mahiyetindeki potansiyelleri açığa çıkaran nilüfer gibi, insan da, tutum ve davranışlarıyla kendi karakterini ortaya koymaktadır. Karakter de, mizaç motifi üzerinde inşa edilen bir yapı olduğundan, insan kişiliğinin önemli bir yanı olarak kabul edilir. İnsanların hadiseleri farklı algılama, analiz ve yorumları; farklı mizaç motiflerinde yaratılmış olmalarından ve bunun üzerine bina edilen çeşitli karakter motifleri inşa etmekten doğan farklı kişiliklerinden kaynaklanır.
Nilüferin güneş ve havayla temasa geçtikten sonra, hoş kokulu ve güzel renkli bir çiçeğe dönüşmesi; insanın nebati ve hayvani yanlarının insanileşmesi, hakikat güneşine yönelerek, zühre, katre ve reşha makamlarında barışın, huzurun, güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun temsilcisi olan "kamil insan" olma süreciyle paralellik gösterir. Ancak hatırlanması gereken nokta, insanın kemale olan yolculuğunun üç kademeli (zühre-katre-reşha) oluşudur. Bu yüzden insanlar, potansiyelleri ve gayretleri ölçüsünde zühre, katre ve reşha makamına kadar, kendilerine ait kemalatlarını tamamlarlar. Nilüfer (lotus) çiçeği temsiliyle anlatılan insanileşme ve kemale erme, zühre makamına kadar olandır. Zühre makamında her insan kendi kemaline ulaşır.
Bu hakikatten dolayı, insan nebati ve hayvani yönlerinin esiri olarak kalmamalı, kalb ve aklın rehberliğinde hak ve hakikat güneşine yönelmeli, kendi potansiyelleri ölçüsünde doğruyu, iyiliği ve güzelliği temsil eden insan olmaya çalışmalıdır. Nasıl nilüferin genetiğine güneşi arama ve ona yönelme temayülü konmuşsa, insanın da fıtratına hakikat güneşine yönelme eğilimi, doğru, iyi ve güzel olanda buluşma isteği konmuştur. Karakter eğitimi sırasında bu istek ve meyiller köreltilmemeli, güçlendirilmelidir. İnsan, normalde cismani bir hayat sürmeye yatkındır. Ancak kendisine verilecek karakter ve irade eğitimi, onun bu fıtri temayülünü kontrol altına alıp, kendisini bilgi ve bilgeliğin rehberliğinde hakikat güneşine yönelmeye, hak ve hakikat eksenli bir hayat sürmeye teşvik eder.