Sızıntı Arşivi

Mart 1990 · s. 84 · 2 dakikalık okuma

İnsan Olmanın Sunduğu

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

İnsan gönlüyle irtibatı kesildiği nisbette maddeye teveccüh eder. Bu, ümitten ye’se bir rücudur ki, gayri bütün dünyası o şahsın,küsufa uğramışcasina kapkaranlık ve zulmet doludur.

Millet ve vatan için bir sancı yoktur onun gönlünde. Gününü gün etme yolunda bahişkâr olan bu zavallı, kendine yardım edecek bir halde dahi değilken tabii ki ondan böyle abidevi şahsiyetlere yakışan fedakarlıklar beklenemez.

Sabır sebat duygusunu da yitirmiştir bu zavallı habis ruhlar. Kendi iç dünyalarında oluşturdukları bataklıklarda hırs ve hasaret ayaklarıyla yürürken boğulurlar. Cesetleriyse dışta, öldürücü şan ve şöhretin vakumunda zevk ve eğlencenin girdabında boğulur gider.

Ölümsüzlük onların kollarına kement vurmamış, fena ve fâni olan şeyler geçirmişlerdir küflü zincirlerini gönlün kollarına, aklın ayaklarına..

Öteler onlar için bir hikâye, bir vehimdir. Halbuki yaşadıkları hayat ötelerden akseden bir bereket tablosu, bir merhamet kucağıdır. Lâkin asıl âleme göre bir rüya bir resim, bir gölgedir. Fakat onlar bu gölgelerden oluşmuş kadehlerle daima gölge lezzetleri yudumlarken bir çöl yolcusu gibi hiç bir dem serap peşinde koştuklarının farkına varamazlar. Nasıl varsınlar ki? Zira bu hayali meyle sermesttirler onlar; bu susuzluğu açlığı en güzel doyma ve kanma noktası bildikleri anda..

Fakat mânâya yükselmek için aşk kanatlarını takmak gerek ruha. Asıl âleme uruc için sevgi ve muhabbet telekleriyle süslü kanatlar ruhun arşiyesini tamamlayacaktır.

Şahsi haz ve lezzetlerden kurtulmak ve özü atinin bir mayası şekline sokabilmek, geleceğe oradan olgunluk mesajı sunabilmek için ışık ve nurla yoğurmalıyız ruhumuzu. Hiç bir an mânânın efsunlu havasını terketmemeliyiz. Ve küsufa uğratmamalıyız özümüzü. İblis tayflarıyla sertleşmiş granit parçalarını hatırlatan gönüllerin atmosferinden şiddetle içtinap etmeliyiz.

Zira bir büyük alim bu hususta “Kesif atmosferine girdiğiniz bir inançsız, sizlerden yıllarca yaptığınız ibadet şevkini bir anda alabilir ve ruhunuzdaki şevk şulesini, aşk ateşini söndürebilir’’ diyor.

Aynı zamanda ötelere yükselişin ayrı bir rüknü de daima hareket ve aksiyon içinde olmakdır. Atalet ve yeknesaklık, rehavet ve zevk mağduru olma, bir sam rüzgârı gibi insanı maddenin kaoslu çemberinde idam eder. Bir çiçek gibi pörsütür, lötüs gibi açmış ve etrafa misk gibi râyiha sunan bir gönlü sise dumana boğar, öldürücü iksirlere meylettirip,soldurur.

Ayrıca “Zikri ne ise insanın fikri de odur” kaidesince kalbî hayatımızın ab-ı hayatı olan lahutî sedayı sık sık terennüm etmeliyiz. Zira İlahî bestenin ikliminden ayrılan ruh, gayri rotasız gemi gibi nereye gideceğini şaşırır. Belki de çok kısa zamanda zeval kayalıklarında parça parça olur.

Ötelerden gelen nesim-i nevbahar misali kudsi besteye gönlünü açmayan sineler içlerinde en güzide mevsimleri yaşasalar da kısa bir müddet sonra bir hazan mevsiminde iç ve dışlarıyla felce uğrarlar. Ve koflaşmış kömürleşmiş özleriyle giderler kendileri için hazırlanmış azab beldesine..

Bir nergis bir yasemen gibi ruhumuza ezel canibinden gelen sonsuzluk ışıklarıyla renk vermeliyiz. Melekler, ruhaniler, rayihalar serpiştirmeli gönül gülümüze her an. Mevla’dan gelen hususi mesajlarla özümüze ümit ve inanç şebnemleri sunmalıyız. Taki yapraklan bu ışıklı jale ile daha görkemli, diri ve ceyyit olsun. Bazen maddi sis ve dumanlardan sıyrılıp arınmalıyız bir zambak, bir sümbül gibi ve ötelere yükselmeliyiz. Özümüzdeki hayat suyuna aşık olan melekler, kelebekler gibi ruhumuza pervane kesilsin diye. O âb-ı hayattan insan olmanın tatlı iksirini yudumlasın diye....