Nisan 2000 · s. 129 · 9 dakikalık okuma
İnsan-ı Kamil - 1
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
İnsan-ı Kamil - 1
Yetkin insan demek olan insan-ı kamil; Allah'ın ef'al, esma, sıfat, hatta şuunat-ı zatiyesinin en parlak aynası demektir. "Mutlak zikir kemaline masruftur" esprisi açısından, insan-ı kamil denince, ilk akla gelen Hakikat-ı Muhammediye (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebin.. bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur'an ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.
Bir kısım mülahazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelamcılar insan-ı kamili, "akl-ı evvel", "akl-ı küll" , "kelime-i camia", "nokta-i camia", "nokta-i vahdet", "sırr-ı ilahi", "ayine-i sırr-ı ilahi", "vesile-i uzma"; bazı sufiler de pişuva, hadi, mehdi, dana-ı kamil, mükemmil, baliğ, tiryak-ı ekber, iksir-i a'zam.. şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülahazaların hepsini cami bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kamilin ayine-i vücud-u Hak ve "du kevn" olması gerçeğidir. Evet o, varlığın özü, usaresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekanlardaki "kenz-i mahfi"yi ifadenin yanında, her şeyi Zat-ı Hakk'a bağlar; bağlar ve O Zat'ı hem vicdanın enginliği, hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.
Aslında insan-ı kamil, öyle bir mir'at-ı mücelladır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuunat-ı zatiye onda "bi kem u keyf" tecelli eder.! Tecelli eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semaların önüne geçer. Zira insan-ı kamil, adeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim marifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez. Onun bakış zaviyesine bağlanamamış bütün bir fizik alemi ruhsuz, ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nursuzdur.. tabii böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbi ve ruhi ufukları itibarıyla fetret insanı sayılırlar. Muahezeye maruz kalmayacakları manasına fetret insanı değil, mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.
Bugüne kadar insanların arızasız Hakk'a yönelmeleri hep insan-ı kamillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedi mihraplarını bulmuş, Hakk'a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşahede eden de, mazhar ve tecelligahın şeffafiyeti, vüs'ati ölçüsünde Hak cemalini temaşa etmiş sayılır.
İnsan-ı kamil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, İslam, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızası hedefi, Hakk'ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da, kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla, bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.
İnsan-ı kamil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve marifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlak-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler.. güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O'nunla oturur-kalkar.. O'nu düşünür, O'nu konuşur.. her tavrı ve her beyanıyla O'nu hatırlatır ve hakkın hakikatin en talakatli bir lisanı olarak yaşar. Kamil insanların en kamili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıydı. İslamiyet'in özündeki ilahi sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun -önyargısız ve insaflı olmak şartıyla- temaşa yetiyordu. Cili'nin de dediği gibi; varlık aleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalat-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir. Eğer kemalden maksat; Hakk'ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insani latifelerin inkişafı; ve bunların yanında cismani isteklerin, bedeni arzuların aşılması, derken Hak'la tam mukayyet hale gelinmesi ve beka-yı Ehadiyet'le beka bulup, bütün esma, sıfat ve şuunat-ı ilahiye adına mücella bir mir'at seviyesine ulaşılması ise, -ki öyledir- bu yüce evsafı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu "kab-ı kavseyni ev edna" ufkunda sürdüren Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelü't-tehaya), kemal ehlinin en kamili ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle, şeref-i nev-i insanın ve divan-ı nübüvvetin de hatemidir.. evet O Zat, kemaliyle ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kainattır.
Sofiye ıstılahında insan-ı kamil; ilahi ve kevni, asli ve zılli, cüz'i ve külli, cevheri ve arazi, maddi ve manevi bütün alemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulasa, bir usare ve bir fihristtir. Seyyid ?erif'e göre, beşerin medar-ı fahri olan Zat; "kadri, kıymeti fevkalade yüksek sırlı bir kitap ve ilahi, kevni hakikatleri cami öyle bir risaledir ki, bedeni ve cismani kirlerden arınmış olan talihlilerden başkası O'nu tam idrak edemez." Aklın zahiri nazarında alem-i kebir kainattır; hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır. Hazreti Ali'nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvidir; avalim onda pinhandır, cihanlar onda matvidir. (Türkçesi akif'e aittir.)
İnsan-ı kamil, Cenab-ı Hakk'ın, zati şuunatının tam bir mazharı ve O'nun varlığının da cami bir aynası olması itibarıyla, batını esma, sıfat ve şuunat-ı zatiyenin nokta-i mihrakiyesi, zahiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulasası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hadiselerin cami bir indeksidir. Hazreti Vücud, onda külli ve tafsili bir şekilde tecelli ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir manada her varlık onun ayine-i vücudunda mündemiç, Zat-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellidir. Her halde ilk insan-ı kamile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zahiri-batıni donanımı ve potansiyel zenginliği olsa gerek.! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususi teveccühe ciddi bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilahi ahlak ve kevni kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eğer Hakk'ın gözü bizim üzerimizde ise -ki öyle olduğu açıktır- bizim gözümüz de, dini hayata hayat kılma cehdiyle hep O'nda olmalıydı..!
Varlık ve hadiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kamil, yeryüzünde Allah'ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilahi icraatı temaşa, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimai bünyenin her yanında bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her haliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir.
- Başka değil, Biz seni bütün alemlere ancak rahmet olarak gönderdik." (el-Enbiya, 21/107) mazmununca insan-ı kamil, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam itibarıyla bil-asale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.
- Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik." (Sebe', 34/28) işaretiyle de bütün insanlığa rehber, rehnüma, hadi, mehdi, nezir ve beşirdir.
İnsan-ı kamilin bütün varlık ve eşyaya tekvini emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zaviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insani latifelerinin Hakk'a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insani kemalata yönlendirip yükselten bir mürebbidir. O'nu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidadı ölçüsünde Hakk'a ulaşma ve O'nu bulma yoluna girmiş sayılır. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekandan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; "ulaşma", "bulma" gibi kelimeler O'nun hakkında birer mecazdır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zat'a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O'nun yakınlığını duymaktır.. Evet, hayvaniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, "bi kem u keyf" kalben O'nun yakınlığını duyar, basiretiyle temaşası zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu mevzuda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, külli tecellinin mazhar-ı tammı olan insan-ı kamile mahsustur.
Bütün varlık, esrar-ı uluhiyeti insan-ı kamilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zat da, başka aynalardaki tecelli ve zuhuru, has bir manada bu mir'at-ı mücellada temaşa buyurur. Bu itibarla da insan-ı kamil, faniler arasında Baki'yi gösteren cami öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk'ı görmüş, onu seven Hakk'ı sevmiş, ona uyan Hakk'a ubudiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet planında ve külliyet çerçevesinde hakiki insan-ı kamille alakalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz'iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu payeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizab hususunda hakiki insan-ı kamilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.
Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temaşa edip ettirmesi ve insan-ı kamilin de bu temaşa edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmaniyet şuunatını tam aksettiren cami bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hali bulunan mekanlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekan parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kamile ihtiyacı vardır. Evet eğer Hak, insan-ı kamilde, cami ve tafsili bir planla mütecelli ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktur- bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekanda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin zatı, Hazreti Zat'ın aynası; ilmi, ilminin lem'ası ve o da, varlık içinde Hak sırlarının sırlı bir anahtarıdır.
Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envara ulaşır ve bir feyiz kaynağı haline gelir. İnsan-ı kamil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir mecla, bir memer ve en fazla da bir mazhar telakki eder; eder de ne kendini, ne sıfatlarını, ne de zati gibi görülen kabiliyetlerini kat'iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini
- Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü." (el-Enfal, 8/17) mazmununa bağlı görür ve her zaman
- Attığında da sen atmadın; onu Allah attı" (el-Enfal, 8/17) hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülahazalarıyla oturur kalkar; ne ittihad ne hulul.. her şeyi O'ndan bilir ve üzerindeki fevkaladelikleri de O'nun ekstradan tecellileri sayarak, "Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir.?" (M. Lütfi) der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar. Aslında hulul ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak karşısında insan-ı kamil müstakil bir mevcut değildir ki, hulul ve ittihad söz konusu olabilsin. Zat-ı Hak, bilasale bir mevcud, insan ise, O'nun ziya-yı vücuduyla kaimdir. İster insan-ı kamil isterse bir başkası, vücudu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalaletten başka bir şey değildir.
İnsan-ı kamil, her şeyin Hak'tan geldiği şuuruyla kendi mahlukiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalade hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar, ne de ayinedarlığında ayniyet iltibasına düşer. Kendisindeki mevhibeleri kamilane aynadarlık yapma ölçüsünde, ilahi sıfat ve zati şe'nlerin bir tecellisi ve ehadiyet-i ilahiyenin de bir mazhar-ı tammı olarak duyar, zevk eder ve mehabetle iki büklüm olur. İnsan-ı kamilde böyle bir hal, onun nefis ve enaniyeti açısından yok olup, kalbi ve ruhi hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi halidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O'nun vücuduyla hakiki var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlana, Divan-ı Kebir'inde, bu mazhariyet ve bu payenin kahramanlarıyla alakalı olarak şöyle der:
- O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir cana benzeyen dünyanın ötesinde, O'nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm. Hepsi de, tertemiz vefa ve safa içindeydiler."
(Devam Edecek.)