Sızıntı Arşivi

Nisan 2000 · s. 133 · 5 dakikalık okuma

Hatıralar

İsmail Boyacı · Edebiyat


HATIRALAR
Yine geçmişin ak hatıralarına daldım;
Bir tatlı çağıltıyla yerimde kalakaldım.
Her devri ayrı bir ihtişam ve ayrı bir şan
adeta dünyaları saran ışıktan bir tufan

Düşündüm bir lahza devletini Osman'ın,
Ve zirvelere ulaştı elinde Orhan'ın

Yürüdü garbın karanlık afakına emin...
Gürledi gülbanklarla her yerde "feth-i mübin"

Derken her yanda şahlandı evlad-ı fatihan,
Ve bir çığlık oldu inledi Yavuz Selim Han...

Çağlar ve çağlar boyu böyle kükreyip durduk,
Dünyada tıpkı bir uhrevi saltanat kurduk.

Hülyam hala meshur cedlerin velvelesiyle,
Ve meydanları dolduran at kişnemesiyle...

Her taraf bağ-ı iremdi o kutlu devirde,
Cennet tüllenirdi o iklimde perde perde

Meğer kadrini bilmişler zamanın çok erken
Henüz hiçbir yerde onun sırrı bilinmezken

Nurdan ırmaklar gibi akmışlar çağlar boyu
Çağıltılarla her yanda, Cennetlerden suyu...

M. Abdülfettah Şahin

İnsanlar, içinde yaşadıkları zamanın çirkinlikleri karşısında, çoğunlukla mazinin güzelliklerini hatırlamış, o güzelliklere sığınma gereği duymuştur.

Yüzyıllar boyunca muhteşem bir devlet olarak tarih sahnesinde yerini alan, ömrünün son yıllarında bile Macaristan ovalarından Basra Körfezi'ne, Kuzey Afrika'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti'nin 1918 yılında yıkılışı, binlerce yıldan beri dünya coğrafyasına sığışmayan bir milletin Edirne'den Kars'a kadar uzanan küçücük bir coğrafyaya mahkum edilişi, Türk aydınlarının bir kısmında geçmişe karşı büyük bir özlem meydana getirmiş, çirkin halihazır, onları tarihin kahramanlık ve güzellik dolu hatıralarına çekmiştir.

Hatıralara sığınma, onlarla yaşama, yani kendine muhayyel bir dünya kurma, o muhayyel dünyada mutluluğu arama, realiteyi aşmanın değişik bir şeklidir.

Eğer insan, içinde yaşamaktan mutlu olmadığı realiteyi aşmazsa ümitsizliğe kapılır, bedbinleşir ve toplumla bağlarını koparır, kendi aşiyanına çekilir, orada yapayalnız bir hayat sürer. Bu yüzden realiteyi aşmak, sık sık geçmişin ak hatıralarına dalmak, bir tatlı çağıltıyla o günleri duymak insanları ümitsizlikten kurtarır, onlara gelecek duygusu kazandırır ve bu da eğer yerinde kullanılırsa büyük bir aktivite ve müthiş bir dinamizme sebebiyet verir. Bu sebeple toplumların, toplumları meydana getiren fertlerin mutlu olmadıkları devirlerde, tarihlerinin kahramanlık ve güzellik dolu iklimine koşmaları, oradan güç almaları, içinde yaşadıkları zamana, ümit tomurcukları taşımaları, yeniden dirilişin dinamiklerini bulmaları lazımdır. İşte Abdülfettah Şahin'in, üzerinde duracağımız Hatıralar adlı şiiri bunun tipik bir örneğini teşkil eder.

Şair, yine bilmem kaçıncı kez geçmişin ak hatıralarına dalar. Bu güzel hatıralar onu, tarifi kelimelerle imkansız bir tatlı çağıltıyla karşı karşıya bırakır. Tarihimizin ihtişam dolu, her biri ayrı bir şan ve şerefle dolu devirleri ve bu devirlerin insanı mutlu eden olayları, bir sinema şeridi gibi teker teker gözünün önünden geçer. Bu devirler sanki, dünyaları saran ışıktan bir tufan gibidir. Bu devirlerde her şey apaydınlık, pırıl pırıldır. Bu devirlerde günümüzde olduğu gibi ezen ve ezilenler, mazlum ve zalimler, yiyenler ve bakanlar, yaptığı yanına kar kalanlar, zayıfın hakkını gaspedenler, masumları inim inim inletenler, dünyayı çirkefe çevirenler yoktur. Böyleleri barınamaz bu devirlerde:

Yine geçmişin ak hatıralarına daldım;
Bir tatlı çağıltıyla yerimde kalakaldım.
Her devri ayrı bir ihtişam ve ayrı bir şan,
adeta dünyaları saran ışıktan bir tufan.

Bu duygular içindeki şair bir an Osman Gazi'nin kurduğu devleti düşünür. Bu devletin nasıl bir imanla, ihlasla, samimiyetle, Allah adının ufuklarda bayraklaşması için kurulduğunu ve bu yüzden de çok kısa bir zamanda, daha Osman Gazi'nin oğlu Orhan Gazi devrinde bile hızla zirvelere doğru tırmandığını hatırlar. Bu devletin gazi-dervişleri, alperenleri batının karanlık ufuklarına kendilerinden emin adımlarla yürür, oralara nurlar saçarlar.

Batıda ta Avusturya-Almanya içlerine, İngiltere sahillerine, kuzeyde Moskova önlerine, doğuda Azerbaycan'a, İran'a, güneydoğuda Hint okyanusuna, güneyde Habeşistan'a ve Afrika ortalarına kadar uzanan geniş coğrafyaya hakim olurlar. Bu gazi-dervişler, bu alperenler, bu nebiler nebisinin "ne güzel asker" diye vasıflandırdığı, yücelttiği kahramanlar, "feth-i mübin"i gerçekleştirip İstanbul'u fethederler. Derken bu fatih neslin fatih evlatları, her tarafta şahlanır. Yavuz Selim Han ve onun cihangir ordusu, Çaldıran'da, Mercidabık'ta, Ridaniye'de bir çığlık gibi inler:

Düşündüm bir lahza devletini Osman'ın,
Ve zirvelere ulaştı elinde Orhan'ın


Yürüdü garbın karanlık afakına emin...
Gürledi gülbanklarla her yerde "feth-i mübin"


Derken her yanda şahlandı evlad-ı fatihan,
Ve bir çığlık oldu inledi Yavuz Selim Han...

Tıpkı Abdülfettah Şahin gibi, yıllar önce Yahya Kemal de çirkin halihazır karşısında, mazinin kahramanlık ve güzellik dolu iklimine çekilmiş ve bu fatih neslin hayatını destanlaştırmıştı. Bence, Abdülfettah Şahin'in Hatıralar adlı şiirini, Yahya Kemal'in aşağıya aldığım O Rüzgar adlı şiiriyle birlikte okumak lazımdır:


Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan!
Gür bir imanla damarlarda ateşten bir kan,
Birleşip böyle diyorlardı, derin bir sesle,
Yeri fethetmek için gelmiş o fatih nesle.


Böyle bir dersi alan ruha vatan dar görünür;
Daima başka sefer, başka ufuklar görünür.
O nesil duymuş akın zevkini rüzgarda bile,
Bu duyuş varmış akınlardaki atlarda bile,


Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fatih rüzgarına.

Atalarımız çağlar boyu hep böyle bütün dünyaya nizam vermişler, dünyayı hakkın, huzurun, adaletin, kardeşliğin, sevginin hakim olduğu, zulmün ortadan kalktığı, haklının hakkını aldığı bir dünya haline getirmişlerdir. Böylelikle dünya onların elinde adeta uhrevileşmiştir:

Çağlar ve çağlar boyu böyle kükreyip durduk,
Dünyada tıpkı bir uhrevi saltanat kurduk. i

Şair, tarihimizin bu muhteşem devirlerinin hayalinden, bir türlü kendini alamaz ve atalarının yaptıkları ona, sanki sihirli, büyülü bir şeymiş gibi gelir, onu derinden etkiler:

Hülyam hala meshur cedlerin velvelesiyle,
Ve meydanları dolduran at kişnemesiyle... p>Burada üzerinde durulacak en önemli kelime "hülya" kelimesidir. İçinde yaşadığı devirden memnun olmayan, bundan ızdırap duyan büyük insanlar, büyük hülyalar kurarlar, güzel rüyalara dalarlar. Bu bir ölçüde de olsa onları rahatlatır ve misyonlarını gerçekleştirmek için onlara bir kararlılık kazandırır. Çünkü muhteşem bir mazinin hayal edilmesi, canlı bir tablo şeklinde sürekli hatırlanması, gelecekle ilgili bir takım hayallerin kurulmasına sebebiyet verir ve bu hayallerin gerçekleşmesi için insana lazım olan irade, güç ve kararlılık kaynağı teşkil eder. Bu yüzden tarih boyunca büyük devletleri ve medeniyetleri, büyük hülyaları olan, büyük rüyalar gören milletler kurmuştur. Hülyaları olmayan milletler, tarih sahnesinden hızla çekilir, erir, kaybolur giderler. Aynı şey, tek tek insanlar için de söz konusudur. Hayalleri, rüyaları olmayan insanlar, bütün yaşama kabiliyetlerini kaybederler. Yahya Kemal'in ifadesiyle "insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar".

Muhteşem devirlerimizin hayali, şairimizi mutlu eder. O kutlu devirde her tarafın bağ-ı irem olması, cennet misal bir hayatın yaşanması onu kendinden geçirir.

Şairimize göre o güzel devirlerin güzel insanları, zamanın değerini, diğer insanlardan önce anlamışlar ve çağlar boyu nurdan ırmaklar gibi akmış, yani dünyada nasıl bir hayat yaşanması gerekiyorsa öylece, dupduru, tertemiz, berrak mı berrak bir hayat yaşamış, dünyayı cennete çevirmiş ve geride kalanlara bir "yad-ı cemil" bırakarak dünyadan göçüp gitmişlerdir:

Her taraf bağ-ı iremdi o kutlu devirde,
Cennet tüllenirdi o iklimde perde perde

Meğer kadrini bilmişler zamanın çok erken
Henüz hiçbir yerde onun sırrı bilinmezken


Nurdan ırmaklar gibi akmışlar çağlar boyu
Çağıltılarla her yanda, Cennetlerden suyu...