Aralık 1990 · s. 504 · 2 dakikalık okuma
İnbisât
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
İNBİSÂT
Genişleme, yayılma, içte derinleşme ve kendi tabiatını aşma ma'nâlarına gelen inbîsât; erbâbınca, şer'î hududlar çerçevesinde, gönlün herkese açılması, tatlı dil ve güler yüzle hoşnûd edilebilecek herkesisin hoşnûd edilmesi.. ve Allah'la münâsebet açısından da havf u recâ halîtası bir hâletin, insan benliğine hükmetmesinden ibarettir ki, bu seviyeye ulaşan kalbler, huzurda bulunmanın heybetiyle soluklarını yutar, huzur esintilerinin neş'e ve sevinciyle de dışarıya çıkarırlar. Nefes alırken ürperir verirken de inşirâh duyarlar.
Bu itibârla inbisâtı, halkla alâkalarımız ve Hakk'la münâsebetlerimiz içindeki inbisât olmak üzere ikiye ayırabiliriz:
1. Halkla alâkalı münâsebetlerimiz içinde inbisât; Hakk'la aramızdaki irtibatı koruyup-kollama kaydıyla, insanlar arasında, ins olarak, herkesi kabul edip ve onlârâ kendi idrâk ve anlayışları içinde muamelede bulunmaktan ibarettir. Hazret-i rûh-u seyyid'il enam (s), çevresiyle münâsebetlerinde, yer yer işi latifeye vardıracak şekilde, tekellüfsüz, yumuşak ve rahat davranır; hikmet dolu nükteleriyle onların havsala ve idrâk seviyelerinde dolaşır ve o murâkabe insanlarına tebessüm eder, tebessüm ettirir ve nefes aldırırdı. “Kalb tıpkı bir âyine gibidir . Zaman zaman ciddilik o âyineyi buğulandırabilir.. O buğuları da lâtif latifelerden başka bir şeyle silip ayineyi cilalamak mümkün değildir.” (Az bir tasarrufla Minhâc.)
2. Hakk'la irtibatımız içinde inbisât; hâller üstü bir hâlle, korku ve ümidi birden ruhda yaşama ve “inbisât” halîtasını, soluklamadan ibarettir. Havf u recâ, nefsin hâllerinden olup, yolun başındakilerin Hakk'la münâsebetlerine bir ünvan; tamamen âriflerin hâli olan inbisât ise, kalbî hayatın ayrı bir buudu ve gönül erlerine has bir halettir. İnbisât seviyesine ulaşamayanların inbisât gibi görünen halleri, çok defa kendilerinde hâsıl olan bir ülfet-i ma'rifetle temkîni tahrîb ve insanı Allah'a karşı sû-i edeb sayılabilecek lâubaliliklere sevk edebilir...
İnbisât; insanın cismânî arzulardan sıyrılarak, bedenî tutkuların tesirinden kurtularak Hakk'ın isim ve sıfatlarına mücellâ (pırıl pırıl) bir âyine olma makamında zuhur eder ki-bu makama ister “cem’ “ ister “mahv” mertebesi diyelim netice değişmez-şahsın, Hakk'tan gelen esintilerle şekillendiği ve renkler üstü renklere büründüğü sırlı bir noktadır. Bu noktaya ulaşanların inbisâtı ketmetmeleri imkânsız, ulaşamayan müptedilerin inbisâttan dem vurmaları ise küstahlıkdır. “Eğer şâhın nedîmi naz ve cilve yaparsa, sen de onu yapmaya kalkma! Çünkü sen, o sened'e mâlik değilsin! Ey bu fâni alemin kayıtlarından kurtulamayan kimse, sen mahv u sekr ve inbisâtı ne bilirsin!” Ruhun şâd olsun Mevlânâ ! Beden ve cesedin kulları rûhu ne bilir! Bedenin mahbûsu rûhâniyat ve ledünniyatı ne bilir! Hakk ateşi ile elli defa yanıp püryân olmuş gönüllere sormalı şak şak sînelerin derdini ve verâların rengiyle tüllenen inkibâz ve inbisâtları..!