Sızıntı Arşivi

Ağustos 2000 · s. 338 · 5 dakikalık okuma

İlm-i Ledün

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


İlm-i Ledün


Türkçe'de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir manada "ınde" lafzının da müteradifi sayılan "ledün" kelimesi, "ilm-i ledün" şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilahi bilgi ve içe doğan hakikatlar manasına gelir. Başta, umum Enbiya ve Mürselin olmak üzere, bütün evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebinin - bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne manaya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız - ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere ilka edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, "ekrabu'l-mukarrebin" olan İlm-i Ledün Sultanı'nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alakalı her türlü bilgi ve marifeti - bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz - ilm-i ledün nev'indendir ve O Ferid-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi'nin:

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı'dır,
Bu gelen tevhid-i irfan kanıdır.
mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedarı ve bu hususi irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliya ve enbiya, bütün asfiya ve mürselin için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün, ilahi feyz yoluyla, hususi bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir.

İlm-i ledün, her zaman zahiri şer'e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhudatlarını "usulü'd-din" prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tabi olanları da yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemata göre tesbit edenler ise her zaman, berzahi ufuklarıyla mülk ve melekutu birden görür.. dünya ve ukbayı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet aleminin varidatından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur'an-ı Kerim, Kehf Suresi'nde bu mazhariyeti haiz, Allah'ın has bir kulundan bahsederken - Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler - "Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususi bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilahi esrar) ilmi öğretmiştik." (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa gibi "ülü'l-azm" enbiyadan birisi, temelde, ilahi bilgilerde tam metbu olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır'a tabi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahih-i Buhari'de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa'ya "Ya Musa, ben, Allah'ın bana öğrettiği öyle hususi bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem" der.

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususi bazı kimselere Cenabı Hak'kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malumat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim - liyakat, istidat, Allah'a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adi planında vesilelikleri mahfuz - tamamen Allah'ın bir ata tecellisidir ve kat'iyen kesbi de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur. Evet o, - Bu tamamen Allah'ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir." (Cuma/62:4) fehvasınca hususi bir tecellinin unvanıdır.

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilahi esrara açık olsa da, yine de enbiya-i izamın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevi-uhrevi saadetlerinin de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz' etmek de mümkündür:

Hazret-i Musa'nın ilmi, insanların dünyevi hayatlarını tanzim ve uhrevi saadetlerini temine matuf bir "ilm-i şeriat", Hızır'ın ilmi, gayb ve esrarla alakalı ledünni bir mevhibe; Hazreti Musa'nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alakalı ahkam ve kazaya müteallik, Hızır'ın malumatı ise sadece melekut eksenli bir kısım varidattan ibarettir - ki, buna "ilm-i ledünn-ü sırf" dendiği gibi "ilm-i hakikat" , "ilm-i batın" da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda ilahi esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülahazayı ifade sadedinde şöyle der:

Bakma ey hace ilm-i kil ü kale,
Esrar-ı Hak'kı ilm-i ledünde ara..!

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alakasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedelli çerçevesinde vuku bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir.. ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i ruhanisini Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytani vesvese ve nefsani hevacisle iltibası da söz konusudur.

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususi manasıyla olmasa da, ilm-i ilahinin tecellileriyle alakalı en geniş bir alanı işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak tecelli edince ona "hatır" denir. Ancak, bazen böyle bir hatır veya ihtara, Hak'tan geldiği kendi karineleriyle kat'i değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle Hak'tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazret-i "İlim"den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü varidatın Kitap ve Sünnet'e muvafakatıdır. Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hatır veya sufilerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havatırın, nefsin hevacisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hatırın Hazret-i İlim'in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.

Aksine, şeytani vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havatır, şeytani; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de "heces" veya hevacis-i nefsanidir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen salik, hemen Cenabı Hak'ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkematına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir.

Sufiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba "hatır-ı Hak", melekten geldiği bilinene "hatır-ı melek", nefis ve şeytan tarafından esip ruhu saran manevi şerarelere de "hevacis" veya "şeytani vesveseler" diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da "usulü'd-din" ve "Sünnet-i Seniye" mizanlarını bilmeye vabestedir. Zira, bu türlü havatırın bazıları şer'i prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytani gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur.

Nefis ve onun hevacisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz.