Ekim 1989 · s. 9 · 3 dakikalık okuma
İdeal Cemiyete Doğru

İnsan ve cemiyet arasında, teşbih ve benzetmenin ötesinde, misliyete hatta bazı yönleriyle ayniyete varan bir nisbet mevcuttur. Onun içindir ki, insanı insan yapan bazı hususiyetleri aynen cemiyette de aramanın, cemiyet hakkında vereceğimiz hükümlerin müsbetin uç noktasında odaklaşabilmesi bakımından ehemmiyeti her türlü anlatma ve izah etme gayretinden vareste bulunmaktadır. Ancak, bu mevzuda da mücerret kelime kalıplarının istiab kapasitesini aşan bazı mânâların anlaşılabilmesi için, ifade eksikliğinden veya örselenmiş mânâdan birini tercih etme mecburiyeti karşısında, ifade eksikliğinden kaçınmada hassas davrananlar, diğer şıkkı seçerek şekil ve şematik ağırlıklı üslubu tercih ederler. Biz bunu doğru bulmuyoruz. Çünkü bir mânâyı eksik bir kalıpla okuyucuya takdim, bazı durumlarda onun muhayyilesiyle yapacağı birleşmeden sonra öyle kuvvet kazanacaktır ki, o mânâyı ifadede yeterli bir kelime kalıbı, muhayyileyi işletme ihtiyacını duyurmadığından dolayı evvelki kadar güçlü olamıyacaktır. Ve yine şekil ve şemada boğulup kalan mânâlar, hafızaya yerleşme bakımından belli avantajlara sahip olsa dahi, örselenmiş bir çiçeğin güzelliğinden kaybettiği fakat kaybedilen kısmı ölçü ve tartıya vurma İmkânsızlığından dolayı, müşahhas olana, şu kadar eksik diyemediğimiz oranda, bu mânâların da eksik bir yanı, eksik bir güzellik tarafı olacak; ancak biz yine şu kadar yani eksik diyemiyeceğiz. Tabiiki ifade edilemeyiş o eksikliğin ortadan kalkmasına yeterli sebep değildir. Vicdani sezişler gözle görmekten hem daha öncedir hem de daha kesindirler..............
İnsanın biyolojik yönünü bütün ayrıntılarıyla bir cemiyette aynen aramak ne ölçüde ifratsa, hiçbir yönüyle böyle bir ayniyetin olamıyacağını iddia etmek de aynı ölçüde tefrittir. Kanaatımızca bu meselenin ortası, ayrıntıları teker teker ele alıp o şekilde bir değerlendirmeye tabi tutmak olacaktır.
Mesela, insan vücudunu meydana getiren atom ve hücrelerin çalışma keyfiyeti itibariyle, cemiyeti meydana getiren fertlere nisbet edilmesi bir benzetme vasıtasını düşünceye yaklaştırmada kullanabilme gayreti kabul edilse bile, insan kalbinin cemiyette olması gereken iman ve inanca nisbeti sadece bir benzetme aracı değildir. Aralarındaki nisbet ayniyettir. Ve yine insanın ferdi şahsiyetiyle cemiyetin şahsiyeti arasında, misliyete varan bir nisbeti kabul etmek zorunludur. Aksini söylemek, insan ve cemiyeti anlamadığını itiraftan öte bir mânâ ifâde etmez.
Durum böyle olunca, ortaya çıkan bir soruyu cevaplamak mecburiyetindeyiz: Birbirine nisbet edeceğimiz nasıl bir insan ve nasıl bir cemiyettir? Tahmin ediyorum, içtimâiyi kendilerine araştırma mevzuu yapanların üzerinde durmadıkları veya başka ve daha mülâyim bir ifadeyle, bugüne kadar öğrendikleri, bu soruya cevap vermeye yeterli olmadığı için cevaplandıramadıkları bu sorunun cevabı tatbik edilme çapında ele alınabilirse, tatbik edildiği oranda olmak şartıyla fert ve cemiyete ait problemler halledilmiş olacaktır.
Elbette cemiyeti en ideal bir noktada görebilmenin şartı, onu en ideal bir insana benzetebilme imkânında aranacaktır. Ufka taç giydiren bu İdeal insan kimdir? İşte bütün mesele bu sorunun cevabını bulabilmektedir.
Bizim için cevap bellidir. Ve inancımız odur ki, yakın bir gelecekte, bütün insanlık, vicdanlarının sesiyle ve tek ağız halinde aynı cevabı haykıracaktır. Dudaklar o ismi yâdederken cemiyet hem mânâ hem de şekil olarak misliyet ölçüsünde o isme benzeyecektir.
Dudaklar "mim" gibi bütünleşecek, kollar "ha" gibi sevinçle açılacak ve gönüllerde mevcelenen sevgi ve muhabbetin tazyikiyle insanlar "iki mim" gibi birbirleriyle sarmaş dolaş olacak ve nihayet bütün insanlık, kendisine böyle bir cemiyet bahşeden Rab karşısında saygı ve hürmetle iki büklüm olacak ve o ismin sonu olan "dal"a benziyecektir.
İnancımıza fer veren emarelerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Artan bu emarelerin içinde biri var ki güneş gibi parlamaktadır. O da "Muhakkak, senin için bir sonrası daima bir öncekinden daha hayırlıdır" hakikatında anlatılan mânâdır.
Senelerce önce, bir inkisar bulutunun ümit ışığını gölgelediği bir devrede dudaklarımdan dökülen şu mısralardı:
Gördümse bir aydınlık
Hemen koştum yanına
Fakat ah ki ne yazık
Enkaz çıktı karşıma
Halbuki şimdi, serinletici nefesi ensemde ürperen sesin aydınlık tufanı mısralarıyla dopdoluyum:
"Aralıktan ruhlarımıza doğan rüyalar.
Mesajlarla rengârenkti mutlu gelecekten
Neler bekledikse şimdiye kadar felekten
Yoldaydı bir bir gerçekleşiyordu hülyâlar
Ve hicrân dönemindeki en tatlı rüyâlar.. "
Ve gönlüm Akif'in mısralarıyla bir kuş gibi heyecandan çırpınıyor. "Belki yarın"ı kabul edemiyorum bir türlü de kalbim "Yarından da yakın"a ancak razı oluyor.