Sızıntı Arşivi

Kasım 1988 · s. 401 · 4 dakikalık okuma

Huzura Açılan Pencere

M.Emin Arslan · Edebiyat

Bu ahşap, yağmur sularına bile dayanıklılığı olmayan rutubet kokulu evin kapısından içeri girerken, buruk bir huzur içime çöküverir. Hele hele benimle beraber farelere yataklık eden odamın perdelerini kapatıp içi ve dışı zıtlıklarla dolu insanlarla irtibatı kestiğim zaman, elimde olmayarak ferahlıyorum. İlim ve irfan yuvaları namıyla meşhur üniversitelerden, insanların kaynaşmaları için yaptıkları bütün sistemlere kadar herşey bu saman kokulu ev kadar cazip değildir benim için. Çoğu kez başımı ellerim arasına alıyor, içimden gelen bir sesle münakaşaya tutuşuyordum. ‘Neden hemcinslerimden bu kadar uzaklaşıyor ve kaçıyorum diye.
İçinde yaşadığım topluluğun, kendi koyduğu kurallarıyla yetiştirdiği iki insanın işlediği cinayet üstü bir suç la dünyaya gelmiş, hürriyetlerini kısıtlayacağım endişesiyle de, bir cami avlusuna terk edilmişim. Daha sonraki hayatımsa; insafsız bakıcıların elinde, kışın dondurucu soğuğu altında beklemek ya da dayak atıldıktan sonra kapatılan karanlık odalarda bir dilim ekmeğin uzatılacağı anı kollamakla geçti.
On sekiz yaşına kadar kaldığım ve daha sonra kapı dışarı edildiğim bu yuvada bulunduğum süre zarfında, bir defaya mahsus olmak üzere duyduğum en güzel kelime; yılda bir kere numunelik olarak düzenledikleri “kimsesiz çocukları anma günü”nde valinin eşinin ağzından dökülen, merhamet dolu, buram buram annelik kokan “yavrucuğum” daki bu ifade maddileşseydi, hayatımın en güzel hatırası olarak, değerli çerçevelerde boynumda asılı taşırdım.
On sekiz yaşından sonra sürüye giren yabani bir hayvanı kovalar gibi tekme tokat kovulduğum yuvamdan, gözyaşları arasında şehrin kollarına atılırken; yıllardır duygularım ve hislerimle büyüttüğüm ümitlerimi de beraberimde götürmüştüm, Kısa süre sonra insanların tebessümleriyle kazdıkları çukurların farkına varınca; ümit bahçemde esen hazan rüzgârı, insanlardan bucak bucak kaçmama vesile oldu. Kiminle samimi bir dostluk kurmak istediysem kabul görmedim. Hakkımda biraz bilgiye sahip olan kimse, artık ikinci bir kez konuşmuyordu benimle.
Toplumun bana karşı vahşi hayvanlara denk tutumuna sebep, annemin ve babamın belli olmayışı ve ‘‘yetiştirme yurdundan” gelmiş olmamdı. Toplumun, hürriyet hesabına sokaklara döktüğü insanların günahlarının bedelini ben ödemeye mahkûm ediliyordum. Günü, cami avlusuna terk edilmiş, soluk alıp verdiğini bile hatırlayamayan bir çocukta mıydı, yoksa başıbozuk hayatı hürriyet kabul ederek insanlara sevgilerini, duygularını, vazifelerini unutturarak ormanlara has hayatı yaşamaya mecbur kılan kurallarda mı?
Evet, binleri suçluydu ama kim? Ya bu suçlar işlenirken bellerinde ateş saçan aletleriyle halkın huzur ve emniyetini sağlamaya memur kişiler neredeydi? İçki kadehleri arasında, sarhoş dimağlarıyla numunelik anma günleri düzenleyen yöneticiler, vaatlerini ve bağlılık yeminlerini ne çabuk unutmuşlardı? Hukuka bile maddi kılıflar uyduranların, her gün binlerce kalbin kırılışı, adalet ve hakkın katledilişi, ruhların öldürülüşü karşısında, bu işin Milleriyle elbirliği içinde olduğunu haykıranların vicdanlarındaki menfezlere de ne olmuştu?
Sahte medeniyetler ve gayesiz fikirler adına toplumu özünden uzaklaştıran, basit gölgelikler için muhteşem çınarları baltalayan ilim adamı kimlikli cücelere hesap soracak devlet adamlarına ne olmuştu? Devletin silahı bellerinde iken altı asır düşmanlarına bile huzur çiçekleri koklattıran ecdadını, fahişe beyinlerinde ürettikleri yalanlarla kafa ve vicdanlardan söküp atmaya çalışan ve kısmen de başarı sağlayan tarihçi lakaplı çırçır böceklerini susturacak seslerede ne olmuştu? Bütün yasaklığına rağmen eline çakı geçirenin birilerinin boğazına sarıldığı, insanların boğaz boğaza geldiği
ve kuvvetlinin haklı görüldüğü şu asırda, mazlumların hakkını alacak şahsiyetlere ne olmuştu?
Doluydum! İçimde beslediğim sevgi- ye hep kötülüklerle, art niyetlerle karşılık görmüştüm. Dışarıda bahar bütün ihtişamıyla hüküm sürerken; insanlar tarafından sürgün edildiğim bu viranede, rutubet kokular, arasında huzur teneffüs etmeye çalışıyordum. Vücudumda hissettiğim bir ürperti ile gözlerim dolmuştu. “Acaba” diyordum kendi kendime, “hayatım hep böyle huzurdan uzak, insanlardan kaçmakta mı geçecekti?” Ne acı! Her şey mükemmel olabilir miydi acaba? Her insanın başına bir görevli dikilseydi kötülükler, km ve nefretlere nihayet verilebilir miydi? Ya görevlilerin başına kim dikilecekti? Ya insanların düşüncelerinde yaşattıkları kötülükler nasıl silinecekti? Zavallı insanlık!
Bunları düşünürken aşağı yukarı aynı kaderi paylaştığımız arkadaşımın okuduğu gazetede, büyük harflerle yazılmış olan “yaratığı severiz yaratandan ötürü” diye bir yazı gözüme ilişti. Birden heyecanlandım. Çünkü bu sözde insanlar kadar bitki ve hayvanlara da bir sevgi saklıydı. Yunus Emre’ye ait olan bu sözü daha önce de duymuştum. Ama dikkat etmemiştim. Böylesine derin bir sevgi kaynağını nereden buluyordu Yunus?

Artık Yunus’ un hayatına yön veren esasları araştırmaya koyuldum. Oysaki bunlar, benim ve birçoklarının kimliklerinde yazılı olan “din”den geliyormuş. Artık günlerimin büyük bir bölümünü okuyarak yahut bitenlere sorarak geçiriyordum. Bu din, cemiyeti ferde, ferdi cemiyete kurban ettirmiyordu. Kişilerin başlarına eli sopalı ve silahlı kişiler dikmek yerine, vicdanlarını kendilerine bekçi kılmakla emniyetin temel taşını oluşturuyordu. Hâlbuki bu çağda asayişin temini ile vazifeli kişiler, suça mani olmak yerine suçluları toplama işiyle meşguldüler.
Duygulandım. Düşüncelerinden silerek kimliklerine hapsettikleri bu sistemi tanımamakla cemiyetler ne kadar bahtsızdılar. Şimdi daha iyi anlıyordum, bellerinde devlete ait silahları taşımalarına rağmen, neden devletlerin asırlarca yaşayabildiğini. Çünkü her insanın vicdanında aşamayacağı çiğneyip geçemeyeceği karakollar kurulmuştu. Çünkü bu inanç sisteminin temelleri sevgiye, muhabbete, hakkı gözetmeye dayanıyordu.
Topyekûn insanlığın huzura ermesi için, Yaratıcı tarafından sunulan hükümlere gönül vermeme rağmen, çektiğim ızdırap sona ermemişti, ama huzurum yerindeydi. Çiçek uzattığım zaman sopalarla karşı koyanlar, ayaklarından dikeni çıkarırken elimi ısıranlar, gözyaşlarını silerken yüzüme tükürenler düşünsün.

M. Emin Arslan