Sızıntı Arşivi

Kasım 1995 · s. 434 · 5 dakikalık okuma

Hürriyet

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İnsan varolduğu günden bu yana hep hürriyet arayışı içinde olmuştur. Bu arayış yer yer onun kendi iradesini sezişi ve onu tam gerçekleştirmeye çalışması, zaman zaman da dinle, devletle, hattâ örf, âdet ve ahlâkla sa­vaşması şeklinde cereyan etmiştir ve bu savaş bazen, liberalizmin aldatan şîvesiyle, bazen, nihilizmin ifratkâr çığlıklarıyla, bazen ateizmin mütecaviz hezeyanlarıyla, bazen de komünizmin bohemliğe kaçan mülahazalarıyla ifa­de edilmiştir.

Evet, başta İngiltere olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerindeki işçi ha­reketlerinde bayraklaştırılan hürriyet düşüncesiyle, onsekizinci asırda Fran­sız İhtilâli’yle tanıdığımız hürriyet te­lakkisi birbirinden farklı olduğu gibi, kapitalistlerin hürriyet anlayışları da komünistlerinkinden çok farklı bir gö­rünüm arzetmiştir. Cariyle ona farklı bakmış.. Goethe onu değişik şekilde tefsir etmiş.. Ruskin onunla alâkalı garip yorumlar getirmiş.. Hölderlin onu sırlı bir büyü gibi göstermiş.. Marx onu insanda hayvânî duygu­ların salıverilmesi şeklinde anlamış.. Nietzsche ise onunla alâkalı yorum­larını bir çılgınlık felsefesi şeklinde or­taya koymuştur.

Günümüzdeki hürriyet telâkkisi ise, geçmişteki bu değişik mülâhaza­ların yeniden yorumlanması ve bu yo­rumlara göre kitlelerin mantık, mu­hakeme görünümlü, ama his ve hevâ yörüngeli serâzad ve çakırkeyf olma­ları şeklinde algılanmaktadır.. ve tabîi böyle bir anlayışın beraberinde bir hay­li olumsuzluk getireceği de kaçınıl­mazdı ve öyle de oldu. Bu dönemde di­ne karşı farklı bir tavır sergilendi.. mil­liyet fikri fısk u fücurla eş tutuldu.. ta­rih ve tarihî hâdiseler değişik bir menşurdan geçirilerek değerlendiril­di.. idare, iktisat ve siyaset bütün insanı değerlerin önüne çıktı; çıktı ve in­san ekonomik bir hayvan olarak yo­rumlandı.. hulâsa çağımız farklı bir deha veya çılgınlığın elinde adetâ, bir gariplikler çağı haline geldi. Bu arada, sinema, tiyatro ve edebiyat bu yeni anlayışın propaganda müesseseleri olarak, medeniyetin levsiyatını da gü­zelliklerini de, tabîi daha çok da lev­siyatını, toplumun hemen her kesi­minde en mükemmel şekilde temsil ederek, hasımların gözlerimizi kamaş­tıran o büyülü dünyalarını (!) hayatı­mızın bir parçası haline getirdi -şim­dilerde yatak odalarımıza soktuğu da söylenebilir- ve bizi kendi milletimize, kendi değerlerimize rağmen, içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya sürükledi. Öyle ki, kendi tarihî dinamiklerimiz­den, ma’nâ köklerimizden habersiz yaşarken, hattâ yanıbaşımızdaki kom­şuda olup-biten şeylere karşı lakaydâne davranırken, Amerika, Avusturalya veya Uzak Doğudaki insanların evlerinin en ücra köşelerindeki iç çe­kişlerini ve heyecanlarını merak eder ve duyar hale geldik. Ve tabîi bu ara­da ahlâklarını benimseyip taklit etme­yi ve levsiyatlarını yakın takibe alıp iz­lemeyi de. Bu yeni telakki bir illüzyon ölçüsündeki müessiriyetiyle, toplumu derdest edip öyle avucunun içine aldı ki, bugün, pek çoğumuz itibariyle is­tesek de artık onun cazibesinden kur­tulmamız mümkün değil...

Bu dönemde maruz kaldığımız çıl­gınlıklar, bundan önceki çağların dehasının önüne geçti. Öyle ki, kendi örf, âdet ve geleneklerimizi tamamen kapı dışarı ederek ülkeyi bir baştan bir başa adetâ serbest bölge haline getirdik. Bu bulanık dönemde hay­siyet ve şerefimiz payimâl oldu; millî gururumuz defaatle rencide edildi ve varlığımızın esası sayılan tarihî dinamikler bir bir bünyemizden sökülüp atılarak, bu ölümsüz değerlerin yerleri çocuksu heveslerle, aptalca fantezi­lerle doldurulmağa çalışıldı. İnançların yerine ruhlarımıza ilhad pompalandı.. her yerde nihilizm, halaskar bir dü­şünce gibi alkışlandı.. kalbî ve ruhî hayatımız tezyif edilerek hemen her kesimde kaba cismâniyet ve beden nesilleri yetiştirilmeye çalışıldı. Der­ken, nefsânîlik aldı yürüdü.. ve çakırkeyf nesiller kendilerini, uyuşturu­cudan müstehcenliğe kadar hemen her toplumu çürüten bir korkunç levsiyat içinde buldular.

Cinsî hayat, en masum tasvirler­de bile, temiz ruh ve safî gönülleri baştan çıkaracak açıklığa ulaştı -ede­bimiz buna “hayâsızlık” demeye mü­saade etmiyor- Öyle ki, bütün insanî duygular, diş-damak-yemek borusu ve tenasül uzvunun azad kabul etmez kö­leleri şeklinde yorumlandı veya öyle gösterildi. Annesinin memesini emen masum yavruların en masum davranışlarında bile Freud’cu düşüncenin izleri arandı veya bulunduğu iddia edildi. Böylesine cinsî temayüllere zimamı kaptıran insan şuuru, artık üniversite kürsülerinde, araştırma merkezlerinde, okul laboratuarlarında, ga­zete, mecmua ve porno kasetlerinde, hatta yatak odalarına kadar girebilen radyo ve televizyonlarda hep bedeni aramaya, bedeni dinlemeye ve be­deniyle oturup kalkmaya başladı. Böy­le bir atmosferde, iffet, namus ve hi­cabın, cismâniyetin azgınlığına karşı mukavemet etmesi oldukça zordu; zordu, zira, nefsânî duygular, çeşit çe­şit tahrik, teşvik primleri ve insan ta­biatını baskı altında tutan bir kısım dürtüler yüzünden sürekli bir açlık ya­şıyorlardı. Şimdilerde, tamamen be­denî bir varlık haline gelmiş ve her za­man iştihalarını tatmin peşinde ko­şan, koşan ve asla doyma bilmeyen bu insan bozmalarının şuurlarındaki ihtilaç ve mücadeleleri bir düşünün; bunları en kahramanca karşı koyma­larla bile aşamayacakları beşerî za­afların gayyalarında görecek ve acı­yacaksınız..

Şayet ona da çizgi denecekse, ha­yatlarını bu çizgide sürdürenler, sür­dürüp bu acayip hürriyet mülaha­zasıyla (!) bu yüzsüzler yolunu yol ka­bul edenler, ahlâk ve faziletin yerine, hayatın “dinamo”su deyip cinsiyeti yerleştirdiler. Ne acıdır ki, bunu plân­layıp gerçekleştirenlerin yüzlerinde, en küçük bir hayâ emaresine rast­lamak da mümkün olmadı. Kim bilir, böylelerinin karanlık dünyasında, da­ha ne değerlerin alt-üst olduğunu gö­recek ve ürpereceğiz! İlhadla yaygınlaşan bunalımlar, Allah’la irtibatsız­lıktan kaynaklanan tatminsizlikler, be­denî ve cismânî hayatın öne çıkma­sıyla meydana gelen türlü türlü illetler -adlarına temas etmeyi haya anlayı­şımla telif edemediğim için bilhassa bu illetleri tasrih etmedim- uyuşturucu ağına yakalanmış nesillerdeki inkıraz­lar.. bohemleştirilen gençlik, otel sa­kinlerinden farksız hale getirilen aile, anarşiye açık yığınlar -gerçekleşmesin inşâallah- ufukta görülen bu olumsuzlukların sadece birkaçı...

Eğer hürriyetin, bu kabil yanlış yorumlara açık ma’nâlandırılmasından vazgeçilmez ve onun sû-i istimal edilmesine karşı gerçek çerçevesi belirlenmezse, milletçe daha çok kurbanlar verir ve ruhî erozyonlara ma­ruz kalarak kafiyen belimizi doğrultamayız. Bu ölçüsüz serbesti, şimdi ol­duğundan da fazla yakın bir gelecekte genç nesillerin iflahını keseceği gibi, onları bunalımdan bunalıma atacak ve inkırazlara sürükleyecektir.

Bizden evvel de dünyanın değişik yörelerinde, böyle serâzadlar hürriyeti yaşandı; ama levsiyatı görülünce he­men çaresine bakıldı. Bir zaman ömürlerini hürriyet rüyalarıyla geçiren A. Comte’lar, E. Renan’lar, Ch. Maurrus’lar bu aşırı ve çılgın hürriyet te­lâkkisinin bir kısım insanî değerleri tahrip etmesi ve kendi aleyhinde iş­lemesi karşısında âdeta birer hürriyet düşmanı kesildiler. Bunların ilk hal­lerinin ifrat olduğunda şüphe yoktu..ve tabîi son durumları itibariyle de gi­dip tefritin en korkuncuna saplan­dılar.

Şimdi yaşanmış bunca fezâyî ve fecâyîi görmezlikten gelerek “hürriyete had ve sınır!” diyenleri, hür­riyet düşmanı sayarak sorgular, hatta onları cezalandırmaya kalkarsak, bi­zim hürriyet telâkkimizle yetişen çakırkeyf nesiller de hem bizi hem de türlü türlü illet ve iptilalarla kendilerini ve tabîi aynı zamanda milletimizi ce­zalandıracaklardır.