Sızıntı Arşivi

Temmuz 1995 · s. 242 · 5 dakikalık okuma

Hülyalarımızdaki Yarınlar

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Geleceği kendi derinlikleriyle duy­mak, anlamak, şimdilerde hülya gibi görünse de, o bir gerçektir; ama, inanç, ümit, azim ve kararlılıkla bes­lenen bir gerçek. Hülyalarımızdaki bu gerçeğin en belirgin özelliği ise, herhalde, birkaç asırdan beri elimizden kaçırmış bulunduğumuz hu­zur, itmi’nân ve sükûnetin avdet et­mesi olacaktır. Bunlara “geleceğin belirgin özelliği” dedim; çünkü gü­nümüzde en çok özlenen onlar. Evet bu ülkede motor gürültüleriyle delik-deşik edilen, klakson sesleriyle yırtılan, radyo çığlıklarıyla paramparça olan ve silah seslerinin tehdidi al­tında bulunan, katil âvâzı ve mazlum iniltileriyle, her zaman sinelerimizin rikkatinde kendini hissettiren ve bi­zim de en çok özlemini çektiğimiz şey, işte bu huzur, sükûn ve itmi’nândır. Seneler var ki, arzu ve hül­yalarımızın onlarla buluşma anlarını bir lezzet gibi duyuyor, bir güzel koku gibi teneffüs ediyor ve bir musikî gibi yudumluyoruz.

Bizimle aynı memeden süt emen hemen herkesin, bazen bir musikî­den daha derin tesirlere sahip olan böyle bir sükût ve huzur bekleyişi içinde olduğu ve olacağı kanaatindeyim. Şimdilerde, bir koruya, bir bah­çeye, hatta firdevslere girmeye denk böyle bir mazhariyeti, imkânsız gör­sek de, gelecekte bunun, bizim tabiî ve daimi iklimimiz olacağında -inşâallah- şüphem yok. Günümüzün, ka­ranlık atmosferi içinde bunları hayal görenler, ihtimal bir gün, o huzur ve itmi’nânı teneffüs edip, yudum yu­dum yudumlarken de onların kadrini bilemeyecek; kimbilir belki de yine karanlık görecek, karanlık düşüne­cek ve ruh dünyalarında hep kara-kuralarla haşr ü neşr olacaklardır.

Aslında, huzur ve itmi’nân tüten bir hayat anlayışının düşlenmesi, duyulup hissedilmesi, biraz da içinde bulunduğumuz patırtı-gürültü, kin-nefret, kan-irin ve gözyaşlarıyla du­man duman çevremizi saran atmos­ferden sıyrılmamıza bağlı. Evet, hâlihazırdaki durumumuz itibariyle, hu­zur, emniyet ve sükûnetten o kadar mahrum bulunuyoruz ki, senenin bir­kaç ayını, bir koruda, bir koyda, ok­yanusun enginliklerinde bir transat­lantikte geçirmedikten sonra, onu bi­razcık duymamız mümkün değildir. Hatta bazen böyle bir inziva bile ger­çek huzuru hatırlatmaya yetmeye­bilir. Onu tam duyup özleyebilmek için, daha ciddi tecerrüdlere ve insanî mülâhazalarımızı coşturacak, ka­natlandıracak ortamlara ihtiyacımız olduğunu zannediyorum.

Yıllar ve yıllar boyu bu ülkede, böy­le ledünnî bir huzur ve emniyet hükümfermâ olmuştu.. sabahlar, bem­beyaz tomurcukların çiçeğe yürümesi gibi mahmur bir canlılık; kuşluklar, hummalı bir faaliyetin “hay-huy”unun yaşandığı bir çalışma aşkı; ak­şamlar, kuş yuvalarından daha sıcak, daha yumuşak ve daha canlı olan ev­lerimizde bir bayram neşvesi; geceler, sonsuzluk duygu ve tutkularıyla köpüren birer varidat ırmağı.. elhâ­sıl, her an ayrı renk, ayrı tat ve ayrı şivede herkesi bayıltan bir huzur ve sükûnet çağlardı.

Vakıa, eksik, kusurlu ve tamire ih­tiyacı olan bir sürü yanlarımız da var­dı ama, yine de hayatın her ünitesi; köy-kent, kasaba-şehir, asker-sivil, kadın-erkek, genç-ihtiyar, ilmiye sınıfı-halk hemen her kesimiyle, azim­li, ümitli, huzur aşığı ve emniyet va’deden bir ülkenin kesitleri, bir mil­letin cüz’i fertleri olma görünümünü sergiliyordu.. hiçbir sersem gürültü, hiçbir gayesiz çığlık, hiçbir çılgın he­yecan milletin bu ezelî sükûnet şiirini bozmuyor, bozamıyor, hiçbir yaban­cı ses ve soluk onun huzur dünyası­nın atmosferinden içeriye sızamıyor ve hemen her tarafta millî ruh kokan nazlı bir itminân esintileri hissedili­yordu.

Bu açıdan mutlu gelecek, onun ciddi sayılan maziden tevarüs ettiği, o burcu burcu huzur kokan, üfül üfül emniyetle esen hususî havayı temsil edebildiği ölçüde -ki ben onun temsil edilebileceği ümidiyle dopdoluyum-geçmişin hülyalı günlerini bir kere daha yaşamamız mümkün olacaktır. Öyle ki, o mutlu zaman diliminde, ne toplumun değişik kesimleri arasında müsademe ve kavga, ne zalim “hay-huy”u ve mazlum âh u efgânı, ne ruhları rencide eden çığlık, ne yü­reklere inen hıçkırık, ne kan-irin ve gözyaşı ne de toplumu her gün ta­salara boğan terör ve anarşi ol­mayacaktır.. olmayacaktır ve bu ülke insanı, o esâtirî haline bürünerek, gökler ötesinden gelip gönlüne dö­külen sevgi ve müsamaha tayflarıyla âdeta bir sükûnet ve huzur faslı ya­şayacaktır.

Evet, o gün kin, nefret ve düş­manlıklar susacak, hiç olmazsa sesi kısılacak; gördüğümüz her manza­radan, duyduğumuz her ses ve so­luktan gönüllerimize uhrevîlikler sızacak ve bütün varlık bir musikî neş­vesi içinde duyulup hissedilecek. Te­peden tırnağa benliğimizi saran güzelliklerin gölgesinde, güzel görecek, güzel düşünecek, güzel yaşayacak ve herşeyi içimizin güzelliklerine göre yorumlayıp. îmânlı olmanın bütün avantajlarından yararlanacak ve mu­vakkat hayatımızı sonsuza göre di­zayn edeceğiz. Kim bilir, belki de ruhlarımıza, fevkalâde mahrem, sese-söze kapalı ve kelimelerin ifade edemeyeceği ölçüde ma’nâları du­yuracak ve gerçek insanî derinlik­lerimizle renklendirdiğimiz bir sırlı za­man ve atmosfere ererek bütün in­sanları, hatta topyekün varlığı, gö­nüllerimizi dolduran bir lezzetle du­yup idrak edecek ve beşer tabiatın­dan kaynaklanan bir kısım rahatsız edici söz ve görüntülere de bütün bü­tün kapanarak, ömrümüzü, cennet koridorlarında yolculuk yapıyor gibi bir zevk zemzemesi haline getirece­ğiz.. getireceğiz, zira bu sükûnet ve huzur zaten, bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz kültürün her parçasında mevcut ve millî karakterimizin de önemli bir buudunu teşkil etmekte.

Evet, her döneme ait o dönemi yükselten değerlerin, başarıların; o değerleri temsil eden ve o başarıları ortaya koyan insanların bakış zavi­yelerine göre varlığın taşıdığı ma’nâların; o ma’nâları değişik yorumla­malarla derinleştiren düşüncelerin.. evet bütün bunların ayrı ayrı birer zevk enginliği, birer tadı ve birer neşvesi ve ruhlarımıza sinen birer tatlı hatırası var.. biz onların bütününü birden duyup hissediyoruz. Bizim olacağına inandığımız gelecekte de duyup hissedeceğimize inanıyoruz. Yani yeniden bir kere daha, ruhlarımızın sükûnet ve huzurla dolup-taşacağına, eşyanın perde arkasının gönüllerimize açılacağına ve çıplak hakikatlerin esbabın önüne geçerek, bize şimdiye kadar olanından daha fazla bir şeyler fısıldayacağına kana­atimiz tamdır.

Çok yakın bir gelecekte, hemen herkes, aradığı herşeyden daha zi­yade, sükûnet, emniyet ve huzura koşacak.. her yerde onları soluklayacak ve en içli bestelerini onların etrafında örgüleyecektir.. örgüleyecektir; zira insanlık varolduğu günden beri, her türlü mahrumiyete rağ­men varlığını sürdürmüştür ama, hu­zur, emniyet ve muhabbetsiz edememiştir. Küreselleşme sath-ı maili­ne girmiş bir dünyada, iç içeleşen in­sanların bundan müstağnî kalmaları mümkün değildir.

Zaten, bu duygu ve düşünceler, daha şimdiden, bazılarımızın ruhla­rında öyle kök salmış ki, gelecek yıl­ların onların fideliği olacağında zerre kadar şüphem yok. Bu ma’nâlar, gö­nüllerimize öyle nakşolmuş ki, daha bugünden onları dillerimizde bir tat ve gönüllerimizde de birer heyecan olarak duymaya başladık bile. İh­timal ki şimdilerde, birer ümit, birer heyecan olarak duyduğumuz bu şey­ler, gelecekteki hayatımız adına bize üst üste direktifler yağdırarak, gönül yamaçlarımızı sevginin, aşkın ve mü­samahanın yeşerdiği birer altın çayır haline getireceklerdir.

İTİZAR: Geçen ayki “Hicret” isimli başyazıda 5. pa­ragrafın son cümlesindeki “köyüne” kelimesi sehven “güneye” şeklinde yazılmıştı.r Kıymetli okuyucularımızdan ve Muhterem yazarımızdan özür dileriz.