Sızıntı Arşivi

Ocak 2004 · s. 598 · 9 dakikalık okuma

Hullet

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Hullet
Hullet, içten samimi bir dostluk; hıllet ise, bir musadaka ve kardeşliktir. Hullet’i, bir şeyin eczası içine nüfuz ederek onun mahiyetini değiştirme, içten ve dıştan onu kuşatarak başkalaştırıp ikinci bir tabiata ulaştırma şeklinde de yorumlamışlardır. Her zaman itminan ufuklu yaşayan Hazreti İbrahim, ruhundaki hullet özüne Cenab-ı Hak’tan fevkalade tecelliler sayesinde, değişik istihaleler geçirerek duyguları, düşünceleri, himmeti, gayreti, sözü ve sohbetiyle kemalatının ufkuna erişmiş ve zamanla da farklı bir tabiatın sesi-soluğu haline gelmiştir. Öyle ki, artık o oturup kalkıp her yerde Hakk’ı ilan etmekte, Hak da ona “Halilim” demektedir.
Hullet’in insan kalbindeki bu tür nüfuz ve tesirine mukabil, muhabbet ise, “latife-i rabbaniye”nin gözbebeği de sayılan “süveydaü’l-kalb” veya “habbetü’l-kalb”i bütün bütün kuşatıp ona kendi boyasını çalması, onu kendi şivesiyle konuşturmasıdır ki; muhabbetle harekete geçmiş ve aşkla inleyen böyle bir kalbde masiva (O’ndan başka her şey) adına hiçbir şey kalmaz; bütün başka alaka ve irtibatlar bir bir silinir gider ve sadece O duyulur, O hissedilir, O düşünülür ve O söylenir.
Öz ve icmal itibarıyla hullet, Hazreti İbrahim’in mahiyetine emanet edilmiş bir cevherdir. Bu ona, Hak’la münasebeti açısından önceden bahşedilmiş ilk mevhibe ve ruhundaki mekni sadakate rahmani bir utufettir.. ve böyle bir utufet kendinden sonra gelenlere muktedabih olmanın da adeta bir remzidir. Ancak, umumi manadaki bu engin hullet münasebeti –O’nun varidatı ve mevahibi mahfuz– Hazreti Muhibb u Mahbub’da (sallallahu aleyhi ve sellem) aşk ve muhabbet şeklinde tecelli etmiştir ki, bu da, aşkın bir marifet ve gönülden bir ülfet ve ünsiyet sahibine hususi bir teveccüh demektir.
Hullet, saf bir sadakat ve sadakatte bir tat, bir şivedir. Muhabbet ise, bir aşk u iştiyak ve bir ihtiraktır. Onun için hullette şevk u şükür birkaç adım önde; hüzün ise, şöyle-böyle bir iki kadem daha geridedir. Yani, hullet erbabında şevk u şükür galip olmasına karşılık, muhabbet ehlinde her zaman zikr u fikir ve hüzn-ü daim söz konusudur. Ne latif tecellidir ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın (aleyhi salavatullahi ve selamuh) her zamanki hali de böyle ümit ve reca televvünlü, niyaz ve tazarru eksenli bir hüzn-ü daimdi.
Allah Resulü, hullet’i aşk u iştiyaka inkılap etmiş bir mahbub u muhibdi ve böyle bir payeye mazhariyetinin de farkındaydı. “Bi kem u keyf” sevildiğini biliyor ve “bi hadd ü hisab” sürekli sevgiyle soluklanıyordu. Ne bir mansıp ne de vuslat talebi.. Mabud’unu bildiği için ibadet ediyor, imanını marifetle derinleştiriyor, daha engin bilmeler adına hep “hel min mezid” kulvarlarında koşuyor ve marifetinin çağlayanlara dönüşmesi ölçüsünde de garazsız, ivazsız, halisane bir muhabbetle, hem de vuslat hesaplarına girmeden, ciddi bir ubudiyet temkiniyle O’nu can u gönülden seviyordu. Cenab-ı Hakk’ı bu çerçevede ve O’nun ululuğuna yakışır şekilde sevmek, O’na aşık olmak ve o uğurda her zaman iştiyakla soluklanmak, o en güçlü iradeye Allah’ın fevkaladeden bir teveccühü, payeler üstü bir payesiydi ve bu sayede O, bu yüce mansıbın biricik kahramanıydı. Hullet’e kendi samimiyetinin boyasını çalan ve insan özündeki o derin dostluğu aşk u şevkle taçlandıran da yine O olmuştu (aleyhi salavatullahi ve selamuhu mil’el-ardı ve mil’es-semavat).
Hullet’in yüce bir mazhariyet olduğunda şüphe yoktur; Hakk’ın sadık bendelerine ılgıt ılgıt esip gelen bütün ülfetler, ünsiyetler, sekineler, itminanlar hullet örgüsünden birer nakış, ilahi aşk u iştiyaktan da birer kıvılcımdır. Dahası bütün bunlara terettüp eden ruhani zevkler de, o mansıba teveccühün külli-cüz’i bir tezahürü ve gönül yamaçlarının da bir esintisidir. Muhabbet ise, o örgünün temel atkısı, o kıvılcımın yatağı ve kaynağı sayılan kordur. Gerçi, ef’al-i ilahiye ağrazla malul değildir; ama, yine de “Hilkat-i kainatın en parlak manevi hikmeti muhabbettir.” diyebiliriz: Evet, icad silsilesi, Yaratan’ın kendi sanatlarını görme istek ve muhabbetiyle harekete geçmiş, sonuçta da o zincirleme gelişmeler Hazreti Muhibb u Mahbub’u netice vermiştir.
Hullet, özündeki ülfet ve ünsiyet unsurlarıyla, büyük-küçük bütün varlık mabeyninde ruhani bir imtizaç vesilesi ve itilaf vasıtası mesabesindedir. Bu itibarla, hullet kahramanı sayılan Hazreti Halil, kendinden sonra gelenlere bu hususiyetiyle hem bir örnek, hem mukteda-bih, hem de gönülleri belli noktada toplayabilen cami bir zattır. Kur’an-ı Kerim onun bu özelliğini: “ – Seni insanlara serkar ve imam yapacağım.” (Bakara suresi, 2/124) iltifatkar ifadeleriyle ortaya kor. Evet o, dinin özünde ve ruhunda bütün haleflerine imamdır. Ondaki o öz ve ruhun tafsil ve inkişafı ise, mukteda-yı küll, rehber-i ekmel ü ekrem, hakiki insan-ı kamil Hazreti Habibullah’la gerçekleşmiştir.
Hazreti Halil, hayat-ı seniyyelerinin de şehadetiyle, nazar ufkunun doyma bilmeyen bir itminan talibidir. Hazreti Muhibb u Mahbub ise, “ – . Son derece kuvvetli o Hükümdar’ın, hak ve dürüstlük otağında yerlerini alırlar.” (Kamer suresi, 54/55) fehvasınca, hulf ü hilafa kapalı ve zeval ihtimali bulunmayan bir sadakat otağının kadem sultanıdır. O, kademi nazarına ulaşmış öyle bir müşahid-i nu- ranidir ki, sadece tasavvurları, tahayyülleri ve nazar-ı temaşalarıyla değil, künhü nakabil-i idrak ve mazmununca gözlerin görmediği/göremeyeceği, kulakların işitmediği/işitemeyeceği ve nazar ufkunu aşkın öyle şahikalarda pervaz etmiştir de, ne evvel gelenler ermiştir o devlete, ne de melekutun üveykleri erişmiştir bu rif’ate...
Nazar-ı vusul, bi’l-asale Hazreti Halil’in mazhariyeti; kadem-i vusul ise, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın (aleyhi efdalu’t-tahiyyat ve ekmelü’t-teslimat) payesidir. Ne var ki, sahib-i kadem, sahib-i nazar’ın ufkunda “ . – Sen de onlara, yürüdükleri bu yolda iktida et.” (En’am suresi, 6/90) mefhumunca, min vechin ona/onlara uyar. Tıpkı sultanın, raiyyetinden birinin hanesinde, “ – Ev sahibinin imam olması daha uygundur.” deyip tenezzülen onun iş’ar ve işaretleriyle hareket etmesi gibi...
Bir diğer manada halil, dostunun esrar atmosferine giren ve onun muhabbetini kalbinin bütün derinliklerinde hisseden tam bir enis ve vefalı bir elif demektir. Hiç kuşkusuz bu ölçüde bir vefa ve sadakate çok az insan muvaffak olmuştur. Şüphesiz bunların başında da, taayyündeki hususiyeti ve durduğu noktada başında bulunduğu kaynak itibarıyla Hazreti İbrahim gelir. Halilü’r-Rahman, hullet unvan-ı celilini, işte o fevkalade sadakati, – Ve o çok vefalı İbrahim.” (Necm suresi, 53/37) ile müseccel vefası, emre itaatteki inceliği kavrama hassasiyeti, her platformda gürül gürül hakka daveti ve tevhidi haykırması, kalbinin yanında aklını, mantığını, muhakemesini bu çağrının emrine vermesi, başına gelen onca devahiyi tevekkül, teslimiyet ve tefviz üstü bir ruh haletiyle karşılaması; evet o, mütemerritlerden mütemerrit muhatapları karşısında hakkı ilan ederken, bütün kalbiyle onların umum zahir ve batın hislerine seslenmesi; gülerek nar-ı Nemrud’a yürümesi; tenezzühe çıkıyor gibi yurdundan-yuvasından ayrılıp yad ellere düşmesi; Rabbi emrettiği için sevgili eşini insiz-cinsiz bir vadiye bırakması, bırakıp arkasına dahi bakmadan çekip gitmesi; hilm ü silm abidesi semere-i fuadını ve aydınlık bir gelecek adına Hakk’ın muradı o hususi evladını “ . – Baba oğul Allah’ın emrine teslim olup da İbrahim onu, şakağı üzerine yere yıktığında...” (Saffat suresi, 37/103) ayetinin sarahatiyle Hakk’ın emrine teslimiyet ve inkıyadı; varını yoğunu kimseyi tefrik etmeden herkese infakı; hasılı, ilahi ahlakla tam tahalluk edip, geçmiş bütün enbiyanın medar-ı fahrı olabilecek bir ufka ulaşması, – Gelecek nesiller arasında hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuara suresi, 26/84) mazmununca Müslümanlar nezdinde hep bir yad-ı cemil olarak anılması ve arkadan gelenler arasında da dualarla yad edilmesi bakımından hullet’in en parlak simasıdır. Aslında o, seçkinlerden bir seçkin hüviyetiyle seleflerinin bir semere-i nuraniyesi ve haleflerinin de –hususiyle de Sultanu’r-Rusül’ün– münevver bir çekirdeği olması açısından farklı bir konumu haizdi ve ona göre de mükemmel bir duruşu vardı. Rabbi ona: “Can u gönülden Hakk’a teslim ol (veya özünü Allah’a teslim et).” deyince o da hemen “Ben Rabbü’l-alemin’e teslim oldum.” deyivermişti. (Bakara suresi, 2/131) Bu peygamberane teslimiyet ve inkıyad onda bir öz ve ruh, İnsanlığın İftihar Tablosu’nda bir şecere-i mübareke, ümmet-i Muhammed’e de bir maiyyet semeresi ve maidesiydi. Bu son hususu Kur’an şöyle işaretler: - Eğer (müşrikler İslam konusunda) seninle tartışmaya girerlerse de ki: Ben bütün benliğimle Allah’a teslim oldum. Bana tabi olanlar da tam teslim olup inkıyad ettiler.” (al-i İmran suresi, 3/20)
Hullet’in ana unsurları, herhangi bir kurbet kahramanının zahir ve batın letaif ve havassına nüfuz edince, onu eşya ve hadiseler hakkında parça parça görüp düşünmekten kurtarır; ihsasları, ihtisasları, iç mülahazaları, mantıki yorum ve değerlendirmeleriyle tevhid ufkuna ulaştırır; aklı, zihni, hissi, şuuru, kalbi ve sırrıyla –zaviye farklılığı mahfuz– her şeyi birden müşahede zirvesine yükseltir ve ona havass-ı zahir ve batının icmai tarassutlarıyla çok buutlu, çok renkli ama tevhid şiveli, tevhid desenli neler ve neler temaşa ettirir.
Hullet mesleğinde yol alan her arif, varlığa Hazreti İbrahim ufkundan bakar; onun vilayet yörüngesinde seyahat eder. İşin özündeki hullet ruhunu inkişaf ettirebildiği ölçüde o da o ana kadar parça parça gibi görülen umum varlığı bir bütün olarak duyar, damlaları derya şeklinde müşahede eder; her şeyi ali bir manzaradan mahruti temaşaya alıyormuşçasına iç içe intizamlı ve birbiriyle sımsıkı irtibatlı olarak her şeyin aynı manayı seslendirdiğini, aynı hakikate göndermede bulunduğunu, nizam, intizam ve ahenk diliyle bütün bir kainatın “Allahu Ehad” dediğini duyar ve bu külli ve icmai şehadetle kendinden geçer.
Böyle bir arifin, bakış ve duyuşlarında sıfat-ı sübhaniye tecellileri nümayan ve nazarı da rahmanidir; o, herkese ve her şeye karşı sımsıcaktır. Her nesneyi adeta kendinden bir parça bilir, onu şefkatle okşar, herkesi bağrına basar, bir kardeş gibi koklar; alemin niyet, düşünce, kanaat ve yorumlarıyla alakalı mülahazalarını, gizli-açık her şeyi bilen “Allamü’l-guyub”a bırakır ve bir Mevlana edasıyla herkese “gel gel” eder; münasebetsiz bir muameleye maruz kalınca da “eyvallah!” der, ellerini göğsüne bağlar. Zira o, rahmetin vüs’atiyle münasip diyeceğimiz hullet ufkunda seyahat eden sadık bir Hak halifesi, eli bütün varlığın üzerinde bir sıfat-ı sübhaniye aynası, muamelelerinde ilahi esmanın şuurlu bir meclası ve letaifinin farklı menfezlerinden, iki gözün bir görmesi gibi, her şeyi farklı derinlikleriyle tek gören nazarı cami bir mutarassıddır.
Hullet vilayeti, vilayetlerin zirvesidir. Gerçi Allah’a yakın olmanın bir sınırı yoktur, zira O sınırsızdır. Ne var ki, her ferdin tabiat ve donanımı icabı bir “arş-ı kemalat”ı vardır ve bu, o salik ya da arif için mecburi bir serhad oluşturur. Bu itibarla, hullet vilayetinde hak yolcusu, yedinci kat semaya ulaşsa yine de onun bir sınırı var demektir. Meğer ki, Cenab-ı Mennan’ın, Rabbü’l-alemin unvanıyla, Sahib-i Fazilet, Sahib-i Vesile ve Sahib-i Makam-ı Mahmud’a özel teşrifatı nev’inden ekstra bir lütfu olsun, olmuştur da.. ve O, mekanı lamekan olacağı, mübarek cismi can olacağı, bütün pinhanların da ayan olacağı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, orada ne arz u sema vardır, ne de oraya bir melek ve ruhani uğramıştır.
Cenab-ı Hak her nebiyi farklı bir hususiyetle mümtaz kılmış ve bu imtiyazla nazara vermiştir: Hazreti Adem bir safiyy, Nuh Nebi ise bir neciyy, Hazreti İbrahim hulletle mümtaz bir halil, Hazreti Musa apaçık bir kelim, Hazreti İsa ise ruh ile serfiraz bir ruhullahtır. Bu yüce evsaf yanında Efendimiz’e takdir buyurulan paye ise “Habibullah” unvan-ı celili olmuştur. Miraçta Allah Resulü, her nebiyi, makamının remzi bir semada Allah’la münasebet içinde bulur ve Hazreti Musa’yı altıncı kat semada, Hazreti İbrahim’i yedinci tabakada ziyaret eder. Kendisi ise yürür sonların sonuna; ulaşır ruhaniler burcuna ve melekten merhaba görür.. “kab-ı kavseyni ev edna” iklimine erer.. “bi huruf u lafz u savt” özel bir vahiyle şereflendirilir.. inkişaf etmiş letaifinin mercekleriyle görünmezleri temaşa eder, duyulmazları duyar, bilinmezleri bilir ve “Cennetü’l-Me’va”yı aşarak “Sidretü’l-Münteha”ya ulaşır; ulaşır ve bütün yükselmelere de, kurbetlere de son noktayı koyar.
Ne var ki O, yürüdüğü bu yolu kendi vilayetinin gölgesinde, arkasından gidenlere hep açık tutar; maiyyete terettüp eden lütuflardan herkesin istifade etmesi için de –kaynağı Hak’tan– her zaman cömert davranır.
Ondandır bugün vilayet planında duyulup hissedilen hulletler ve o hulletin bir iz düşümüdür mü’minler arasındaki musadaka (karşılıklı sadakat teatisi), iha, ülfet tavrı ve ünsiyet muamelesi şeklinde tezahür eden hılletler ve Kur’an hizmetkarlarına ilahi bir mevhibe saydığımız İbrahimi üslup. Bediüzzaman, hulletten doğan böyle bir musadaka ve kardeşliği çok gerekli görür ve millet-i hanifiyeden olmanın bir hususiyeti sayar: “Mesleğimiz haliliye olduğu için meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost, en fedakar arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmayı iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası samimi ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder ve derin bir çukura düşer.” Ona göre bu düşüş, iflah etmeyen bir zeyğ ve zımni bir dalalettir.