Temmuz 2001 · s. 306 · 5 dakikalık okuma
His Ve Düşünce Ufku
Garibim
Bir yıldızdan düştüm ben bu diyara
Yararak dingin karanlığını kainatın
Bir gece ansızın düştüm bu diyara
Göz kırpan bir yıldızdan sehere yakın
Anlar mısınız derdimi döksem
Bakın işte o yıldız diye göstersem
O yıldız diye sayıklayarak ölsem
Kaçınız inanırsınız bana
Buraların adamı değilim ben
Aşina değilim yaptıklarınıza
Bu yüzdendir hüznüm sılaya hasretim
Bu yüzdendir yalnızlığım insan içinde
Kafdağı'na geceleri çıkışım ondan
Doruğunda yıldızları sayışım
Hele birine öyle candan
Öyle yürekten bakışım ondan
Dedim ya buraların adamı değilim
Garibim uzağım hasretim toprağıma
Bir gece ağlayan bir yıldızdan düştüm
Bir damla su olarak bir avuç toprağa
Levent Denizer
Deniz ve rüzgar
Ey deniz!
Hırçın yaramaz saf çocuk
Yüreğini köpük köpük sunan mazlum
Seni dinliyorum
Anlatacakların var biliyorum
Yalnızların dostusun desem
Kırılır mısın bilmem ama
Hep suskuyu yaşayanlar sende bozuyor bu oyunu
Hayatı senle tanıyanlar daim sende kalıyor
Mor dağların ardında güneş yolcu edilirken sabaha
Yanakların utanç rüzgarıyla eğleşir ılık ılık
Yağmuru tanımazdım sana yağıncaya dek
Bilmezdim her damlanın bir sesle indiğini
Ve sen ey rüzgar!
Engel olma çiğ tanesi yanağıma düşsün
Yavru kırlangıç yuvasına uçsun
Bırak yelkenli kıyıya vursun
Biçare olma umutlara
Esmeye devam et hayata
Sığın martıların kanatlarına
Takılırsan birgün balıkçının ağına
Aksini ara gözlerinde onun
Bulduğun sen olacaksın
Fatma Betül Tarğal
Ötelere
Biliyorum
Sema ancak ötelere aşık olana dosttur
Ya kasvettir yağan, ya masmavi umutlar
Ve
Kayalara çarpan dalgaların sessizliği
İçimizdeki çocukların tercümanıdır
Sanıyorum
Mumun hicabla ağlattığı
Güvercin gözlü yalnızlığıdır
Diliyorum
Dudaklarım zambakları soldurmasın
Çöller gözlerime bir buse kondurmasın
Bekliyorum
Hayatın kıyısında naçar
Ne zaman tülleneceksin ufkumda
Yüzünü hiç görmediğim yarı vefadar
Güneşi görseydi gece
Karalar bağlar mıydı
....
Yalnızlar ağlar mıydı
Engin Memduh
Bir yiğit vardı...
Gür bir ses duyuluyordu sisli dağın yamaçlarından. O ihtişamlı dağı inleten bu ses neyin nesiydi? Evet, bu ses insan sesiydi, fakat sahibi kim olabilirdi? Olsa olsa bu ses cihangirlere aittir, diye kararsızlık içinde inceden inceye düşünenler oluyordu. adeta açılmayı bekleyen bir muamma, çözülmeyi bekleyen bir bulmaca, bir sır olmuştu bu ses. Sesi duyanlar merak içindeydi.
Çok geçmeden bir süvari beliriverdi dağın yamacında. Sırtında koskoca bir yükle, dolu dizgin geliyordu. Dinmiyordu sesi soluğu; gözündeki yaş, yüreğindeki ızdırap, keder ve hasret... Sebebi bilinmiyordu bunun. Derdi neydi, ne olabilirdi? Sevdalı mıydı yoksa? Sesin ihtişamıyla büyülenenler, bu sefer bunu düşünüyorlardı: Niçin ağlıyor bu yiğit?
Haftalar geçti, aylar oldu o süvari yine ağlıyordu. Bu ağlayıştan bahsediliyordu divandan divana, diyardan diyara. Aradan geçen uzun bir zaman sonra, bir şarkı söylenmeye başlanmıştı güftesi ve bestesi etrafı kıvılcımlar salan genç süvariye ait. Şarkının sözleri anlaşılmıyordu ilk önce. Bir hayat sunan bu şarkı, sevmekten sevilmekten bahsediyordu. Gönüller sarmaş dolaş oldu bu şarkının ritmi karşısında. Dinmiyordu bu şarkının temposu, daha ziyade yükseldikçe yükselmek istiyor, ve yükseliyordu yükselmek istediği yerlere.
Daha tanınmayan bu genç yiğit acep Üveyk miydi, sevdalı Kerem miydi, yoksa Mecnun mu? Dağları aşıyor ve sevda yüklü şarkısına devam ediyordu. Onu şarkısıyla sevenler çok olmuştu. Ve anlamışlardıki, sevgi uzun ve meşakkatli bir yoldur. O yolda aşk ile şevk vardır; iyilik ve güzellik saklıdır; hasret tüter yanık yanık... Genç yiğitle yürümeye başlamışlardı.
Genç yiğidin, baldan tatlı sevgi eleğinden geçmiş sözleri vardı. Fakat ömrü buna müsaade etmiyordu. Emanet olarak verilen vadesi noktalanmak üzereydi. Bu sebeple herkesi büyük bir hüzün kaplamıştı. Ara sıra hıçkırık sesleri yükseliyor, gözyaşları damla damla akıyordu. İnsanlar yas içindeydi. Genç yiğit çoktan ruhunu teslim etmişti. Ah keşke, keşke şarkısının son nakaratını da söyleyecek kadar ömrü uzun olabilseydi.. sevgiyle coşan kalbi daha fazla dayanabilseydi.. sevdikleriyle biraz daha kalabilseydi! Kim bilir en güzel an o an olurdu.
Bilenler bilirdi, o yiğidin bir idealin adamı olduğunu . İdealinin simgesi sevgiydi, hoşgörü ve kardeşlikti.
Sevenlerine bir mektup ve bir adres bırakırken elveda demişti idealist adam. Elveda gençliğe, elveda dostlara!... Yeşeren mor menekşelere, güllere, yerde gezen karıncalara, gökte uçan kuşlara, dünyaya, fanilere elveda!...
Şimdi o yiğidin bestelediği şarkı söylenirken dillerde, yarım kalmış sevdası, 'bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra' diyerek başlayan şiirler anlatılıyor her yerde.
Ahmet Kantarkıran
Levent Denizer'e;
Güzide bir şiir... Bir serüven gibi... Gizemli bir serüvenin çizgilerini taşıyor mısralar..
Bir yıldızdan düşme ve bu diyara gelme imajı çok etkili olmuş. Fakat bu düşüşten sonra keşke biraz da tasvirler girseydi işin içine; gözde canlandırmak için yapsaydınız bu betimlemeleri.. Fakat bu kadarı bile, 'İşte orijinal şiire atılan bir adım' dedirtiyor.
Fatma Betül Tarğal'a;
Şiiriniz gayet güzel... Romantik bir iklimde örülmüş... Ses, renk, koku her şey var mısralarınızda; sıcaklık, hayat, ümit... En güzel mısranız: 'Yağmuru tanımazdım sana yağıncaya dek' Sizden, bir kuyumcu inceliğiyle işlenmiş daha nice şiirler bekliyoruz.
Engin Memduh'a;
Şiiriniz güzel.. Ama bu güzellik bazı yerlerde dimdik bir dağ gibi yükseliyor. Bazı yerlerde vadiler gibi bir ivme ile içe bükülüyor... Mesela, 'Sema ancak ötelere aşık olana dosttur. (...) Kayalara çarpan dalgaların sessizliğidir. (...) Sanıyorum / Mumun hicabla ağlattığı / Güvercin gözlü yalnızlığıdır (...) Diliyorum / Dudakların zambakları soldurmasın / Çöller gözlerime bir buse kondurmasın'
Şiirinizdeki bu güzel mısraları bir ışık gibi tutarak kendinize, şiirin merkezine doğru yürüyebilirsiniz. Ama Necip Fazıl, Dıranas, Fethullah Gülen, A. Hamdi Tanpınar.. gibi şairleri inceleyip farklı ufuklar açabilirsiniz kendinize.
Ahmet Kantarkıran'a;
O yiğidin sesi, sözü ve nağmesi gönlümüzde çağıldadı yazınızı okurken. Ona hasretimiz filizlendi gönüllerimizde... Onun çektiği çileler tablolaştı o an hayalimizde... Milleti için candan ve canandan geçen, her şeyini insanlık uğruna feda eden bu insanın bazıları tarafından anlaşılmaması kalbimize bir ok gibi saplandı.
Bir zamanlar gençliğin kaos üstüne kaos yaşadığı dönemde ufukta bir güneş gibi doğan, vicdanının teline aşk ve sevda mızrabını vurup kurtuluş besteleri söyleyen bu yiğidi kim tanımaz? Onu girdaptan girdaba yuvarlanan, vakumdan vakuma sürüklenen gençlik çok iyi bilir. Böyle boğuluşlar içindeyken; başı ucunda dünya zevklerini, her türlü şeref ve şanı, hatta ahiretini bile feda etmiş bu yiğidi gören insan ona nasıl meftun olmazdı ki? Onu nasıl bir ana, bir baba, bir yar gibi görmezdi? İşte o gençlik bu gün dünyayı imar etmekle meşgul; yıkılışları yükselişlere, dökülüşleri ikbale çevirmek için var gücüyle çalışmakta. Gurbet ilde, hasret içinde ışık neslini seyreden o yiğide özlem dolu selamlarımızı iletiyoruz...