Sızıntı Arşivi

Temmuz 2001 · s. 308 · 7 dakikalık okuma

Diyalog Köşesi

· Edebiyat



Kelimeler ve şeyler
Haluk Nurbaki, Simyacı'daki Santiago gibi hazinesini bulmuştu. Bana o hazineye caddelerden değil, patika yollardan gidildiğini, patikalardan da sadece kalbimle geçebileceğimi anlatmıştı. Sebebini sorduğumda şöyle demişti: 'Kalp bilgiyi sadece yorumlamaz, bilgiyi İlahi bir sır içinde idrak eder ve üretir. Bu yüzden Allah'ı ancak kalp sezer. Eğer kalp O'nu sezmiyorsa, Kutsal Kitap'ta anlatıldığı gibi mühürlenir.'

İlahi Kudret benim kıymetini bilmediğim kalbimi yaratırken, nötron yıldızının içine de bir kalp yerleştirmişti. Crab adlı nebulanın içinde büyük bir patlama olmuş, etrafa parlak bir ışık yayılmıştı. Yıldızın vücudu o büyük patlamada dağılmış, fakat kalbi hala atıyordu. Her 1,3 saniyede nabız atışı gibi radyo dalgaları gönderiyordu

Bir yıldız ölmüştü, fakat kalbi hala atıyordu... Onun adı nötron değil, kalb atışı anlamına gelen 'pulsar'dı. İlk pulsarın keşfedildiği Cambridge Üniversite'sinde Cavendish Laboratuarı'nın kapısında, 'Yaratıcı'nın işleri büyüktür. Faaliyetlerinde saklı bulunan zevk ve lezzeti arayın!' yazıyordu. Bernard Show'un öyküsündeki bir karakter ise, detayların içine gizlenen hakikatlerden habersiz, 'Burnunun ötesini arama! Burnunun ötesinde bir şey bulunduğunu hep bileceksin, bu bilgi de seni umutlu ve mutlu kılacaktır.' diyordu. Onun bu tavsiyesine karşı öyküdeki kız, 'Benim aklım burnumun ötesinden ileriye gidiyor. Tanrı'yı bilmeyi mutluluktan da, umuttan da çok istiyorum' diyor, kare ve dikdörtgenin dışına taşan halini ortaya koyuyordu.

İnsanların, bu kız çocuğunun dilinden pek bir şey anladığı söylenemezdi. Çünkü, soğuk kelimeler sert çiziktirmeler onun naif yüreğinin yansımalarını bütün yalınlığıyla temsil etmiyorlardı. Aslında kelimelerin, temsil etmek gibi bir kaygısı yoktur; sayılı ve sınırlı harfleriyle hayatlarını sürdürüyorlar sadece. Yaşatmış oldukları karmaşadan, ruhlardaki kaoslardan habersiz kalemle kağıdın arasında sakin tavırlarına bürünüyorlar daima.

Sahi 'kelime' neden yaratılmış?

'Kelime' bir anahtardır, insanın kullanmayı unuttuğu... Kendi varlığının mahiyetini kavrayabilecekken, kimileri anahtarı önemsemiyor. Kimileri de ona takılıyor. 'Kelime'nin değeri kendisinde değil, açtığı çekmecededir. Bir yazar, 'Cennete arka kapıdan ya da çitlerin üzerinden girsek bile içimizdeki cennet alemini tamamlamadığımız için geri dönmek isteyebiliriz.' diyor.

Çekmecenin içindeki bilgiler ruhumuzdaki cennet alemini oluşturacak değerlerden bahsediyor. En önemlisi soru sormayı öğretiyor. Oysa hazır paket cevaplar sunanlar, bu çekmeceyi açmamdan hiç memnun değiller. İsmet Özel'in dediği gibi, 'Ne zaman yalnızca düşünerek anlayabileceğimiz bazı araştırmalar yaparak açıklayabileceğimiz bir durumla karşılaşsak, birileri kalkıp buna kısa yoldan bir açıklama getirir, bazı kolay adlandırmalarda bulunur.'

...

Ve kitap... Ve Cemil Meriç... 'Denize atılmış bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.' diyor üstad.

Farketmeyi isterken, bilinçli bir şekilde istememiştim aslında. Fakat değerini hissedebiliyordum... Cemil Meriç'in ifade ettiği kumsalın (yılların) içinden Mart 1981 tarihli Sızıntı dergisi dikkatimi çekmişti. İçinde, daha önce ismini duyduğum Biruni, ve kendisine bir fil yükü saf gümüş gönderen Sultan Mesud'a söylediği, 'İlmin devamlı zenginliğini, gümüşün kısa ömürlü bayağı parıltısına hiçbir zaman değişmem.' sözleri vardı.

Kabuk ve ezber, daima 'öz'ün mahiyetinde tehlikeydi. Ben kabuk ve ezber bilgilerin sınırlarından çıkmaya çalışırken, bir arkadaşımın notu geçti elime. Sizinle paylaşmak istiyorum: 'Bulut, her gün yeniden doğar, başka bir şekilde... O her an değişir, hayatı tazelensin diye... Bir tek şekilde kalıplaştırmaz kendisini. Yaratıcı'nın verdiği yeteneği kullanır özgürce...'

DAMLA SAĞLAM

Bütünüyle samimiyet kesilince...
Hep Sızıntı'ya göndermek üzere yazılar yazardım lise yıllarımda. Bir de lise defterlerime annemi... Arkadaşlarım buna 'özlem' derlerdi. Oysa o zamanlar ailemin yanındaydım. Ama yine de yazardım annemi defter sayfalarına. Anneme dair neler gizliydi bir bilseniz; dertlerimi, özlemlerimi defter sayfalarında kucaklıyordu annem, şefkatli kollarıyla. Orta Asya'ya gelebilme hayalleri, öz yurdunda garip olma üzüntüleri kaplayınca beni, annemi yazardım, defterlerime ve okul tahtalarına. Anne bir semboldu o an için, bir perdeydi gizlediği nice hayallere... Dedim ya; Orta Asya özlemini hissedince yüreğimde, bütün arzumla gelmek isteyince benim için ulaşılmaz olan bu yerlere, hemen elimdeki kalemim anne derdi, gözyaşım süzülürdü kelimelerin üstüne anne diye...

Evet Sızıntı'ya yazı gönderemedim, ama nice güzelliklerle tanıştım onunla, nice yazılarını okudum. Üniversitedeyken beraber kaldığımız arkadaşlarla hayaller kurardık. Ben hep Orta Asya'ya giderdim, arkadaşım ise Sızıntı'ya yazılar gönderirdi o gece muhabbetlerinde. Nitekim de gerçekleşti hayallerimiz. Biz neyi çok istedik de Rabbim vermedi? Şöyle bir düşündüm dün gece, Sızıntı'ya tekrar yazmaya karar verince. Yıllar öncesine gittim... Ağlardım anneme, buralara gelebilme isteğini söylerdim ona. Belki de adını bile ilk defa benimle duyduğu Orta Asya'ya gitme isteğim için döktüğü gözyaşlarını saklardı. Sadece, 'tamam kızım' derdi. Ya ben kimden duymuştum bu güzel yerlerin adını? Hep ağlayan o güzel insan değil miydi bana buraları sevdiren? Bu tutkuyu gönlüme serpen bahçıvanın gözyaşları değil miydi? Tutku muydu, saplantı mıydı bendeki bu arzu bilemem!... Dedim ya, gerçekleşti hayallerimiz... Ben Orta Asya'daydım, arkadaşım da yazısını göndermişti Sızıntı'ya... Kısmette buralarda okumak varmış yazısını. Geçen yıl Sızıntı'da ismini görünce gözyaşlarımı tutamadım, hemen odama çekildim, 'Allahım sen ne büyüksün!' dedim.

Hüznü ve sevinci bizlere yaşatan Rabbim ne güzellikler vermiş, içindeyken anlayamadığımız. Geçen yıl öğrencilerimizin mezuniyet programını STV'de izlerken daha iyi anladım bunu, bir de Kırgızistan'ı ne çok sevdiğimi. Hani İbrahim Sadri, 'kalmanı sevmedim!' diyor, alışmaktan korktuğu için. Ben buralarda kalmamayı sevemem artık, çünkü alışmışım!... Alışmak ne kelime, ayrılık hayali bile yetiyor bana. Seven gönüller ümitli çünkü. Gerçek dost yanlarında, cevap veriyor dualarına. İnanan gönüllerin gözyaşları bile bu yüzden bir başka süzülür yanaklardan. Ümitli oldukları için... Bütün gözyaşlarına Rabbim ümidi tattırsın! Amin...

SERPİL AKKAYA

'Yürek'te 'hikaye'leşen 'an'lar

Adına zaman dedikleri, aslında ortalığa saçılan 'an'lardan başka bir şey olmayan, ama yine de künhüne vakıf olamadığımız kuşatıcılıkta, nazlı, naif, kırılgan kelebekler gibiyiz. Bir 'an'dan diğerine uçup duruyoruz. Birinden kalkıyor, birine konuyoruz.

Kalkış ve konuşlarımız da 'an'da gerçekleşiyor. Akan nehrin yüzeyine bırakılmış bir gül, bir nergiz veya ağaçların birinden kopmuş yalnız bir dal gibi suyun hallerini yaşıyoruz. Bazen sakin, bazen dalgalı.. zaman zaman yukarılardan aşağılara dökülen.. yer yer ovaların genişliğinde kollara ayrılan, bölünen.. sonra iki dağın arasında tekrar birleşen... Dağlardan dökülerek, taşların üzerinden sekerek, toprakları içine katarak, kasabaları ikiye bölerek, şehirlerin dibinden geçerek denizlere karışan... Erimiş kar ve yağmur sularıyla çoğalan, çöllerin kalbine doğru akışlarla azalan...

Belirlenmiş sürede hep yaşadığımız gerçekse eğer, demek ki 'an'dan kurtulmuyoruz. Bir 'an'dan sıyrılıp diğerinin kapısını aralamıyoruz. Çünkü 'anlar' yok, 'an' var hep. Sanıyorum durum bu. Ancak, birbirinden kopuk 'an'lar yoksa da, 'an' içinde yaşanan birbirinden faklı 'ben'lerden bahsedilebilir. Öyle ya; sevinçli, hüzünlü, mutlu, mutsuz hallerimiz oluyor. Hayat sanki bazen kır çiçeklerinden yayılan kokularla yumuşuyor, bazen de dünyanın şurasında burasında ezilen, hakları gasbedilen, mağdur insanların inleyişleriyle hapishaneye dönüşüyor. 'İyi' olduğumuz bir 'an'da, birden bakıyoruz, baştan aşağı 'kötü' keşilmişiz. Belki de hallerimizdeki bu farklılık, bu gelgitler sebebiyle 'anlar'dan bahseder oluyoruz.

Velhasıl, hayatımızda çok önemli bir yer ediniyor an veya anlar... Hatta diyebiliriz ki, hayatımız 'an'dan başka bir şey değildir. 'An' içinde hayata karışır, hayatı yitirişimiz yine 'an'da gerçekleşir.

Hayat dediğimiz ne ki? Doğuşumuza zemin olan 'an' ile yaşadığımız son 'an' arasındaki 'anlar'ın (böyle bir şey varsa eğer) toplamı değil mi? Hayata dair ne biliyoruz, neyi hatırlıyoruz? Elbette ki çok şey... Ancak bunların hepsi kısa şeylerden oluşuyor; 'an'ın içine sığan, kendimize, ailemize, dostlarımıza dair yaşanmışlıklardır. 'Bir yaz günüydü...' diyerek anlatılmaya başlanan o çok hatıra, 'gün'den çok, 'an'ı akla getiriyor. Cesare Pavese'nin Yaşama Uğraşı'nda geçiyordu, 'günleri değil, anları hatırlıyoruz' diye... Öyle değil mi? Hani yaşı yetmişlere gelmiş ihtiyarlara, 'Söyle beyamca! Hayat için ne düşünüyorsunuz? Yaşadığınız onca şeyden sonra hayatı nasıl değerlendiriyorsunuz?' dediğinizde, cevapları çok net olur: 'Hayat çok kısa evladım, çok kısa... Daha dün gibi hatırlıyorum... Neler yapmayı düşünmüyordum ki? Ama ne yazık ki, düşündüklerimi hayatıma sığdıramadım. Birkaç hatıra kaldı geriye sadece, birkaç anı...'

Bütün mesele bu... Varoluşumuz üzerinde yoğunlaştığımızda duyumsadığımız acılar, adı geçen hiçlik şarkılar, kaygılı duruşumuz; arzuladığımız çok şeyi, sahip olduğumuz çok kısa bir vakitte gerçekleştirememizden doğuyor. Kierkegaard ne diyordu, hatırlayalım: 'İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir sentezdir. (...) Varoluşun özü, sonsuzluk özlemiyle yanan insanın sonluluk çırpınışıdır.'

Elimizde sadece 'an' var, hayat orada kımıldar. Bütün bir yaşanmışlık, 'an'a gölgesini düşürerek insan yüreğine çentik atar. Acılar, hüzünler, sevinçler, 'ay ışığında büyüyen fısıltılar'a dönüşür. 'An'lar biteviye birikir, hayat olur. İnsanın şiir hali, yani çocukluk... Delişmenliğin başa açtığı belalar... Sevdalar... Hayal kırıklıkları... Yaş otuz beş... Ve sonrası...

Unutulamayan 'an'ların hikayeleri kurgusal metne dönüşür bir zaman sonra. Ressam, mimar, müzisyen, yazar, 'an'ı zamanaşımından kurtarmak çabası içinde olan sanatçı, bir anlamda hayat(ın)a sahip çıkar.. kısalık ve geçicilikte sonsuzluğa bakışlar fırlatır devamlı.. üzerine sonsuzluğun gölgesini düşürür böylelikle.

Ne ilginçtir, hepsi, o çok kısa 'an'da oluyor; olan ne ise, 'ay ışığında büyüyen fısıltılar' gibi, varlığın sırrını ifşa eder.

Ayşegül Aygün'ün, 'Yağmur Taşlara da Yağar' kitabını okurken düşündüm bunları. Kitabı oluşturan bölümlerden birine 'an', birine 'yürek', birine de 'hikaye' diyen yazar, bir anlamda,'yürek'te 'hikaye'leşen 'an'ları kalıcılaştırıyor. Sonsuzluğa karışmak isteyen her sanatçı gibi davranıyor; bize içinden, 'an'larından haber veriyor. Ve anlıyoruz ki, her yazarın hikayesi, bizim de hikayemizdir..