Kasım 2000 · s. 512 · 3 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku
DEPREM
Korkunun yüreğine bir damla ateş düştü,
Gerildi hayat çizgisi,
Ve birden kıvılcım çaktı,
Hançer saplandı huzur bağrına
Tufanlar koptu üst üste,
Ve felaket her yeri yaktı.
Bir anda sevginin üstünde acı bulutları,
Kırıldı gülün dalı,
Rahmetti beklenilen,
Heyhat gökten nur değil,
Yerden fışkırdı dehşet,
Kaynadı zemin,
Karıştık topraklara,
Üstümüze beton, enkaz, feryat yağdı.
Güneşin gözünü kan bürüdü,
Fezada yankılandı çığlık,
Ve titredi tül gibi hasretin bağrı gecede.
Ölüm sessizliğiyle yürüdü,
Dünyaya çöktü ağırlık
Bir el tetikledi,
Koptu hayatın bağı,
Altüst oldu şehirler, ağıtlar kaldı hecede.
Güle acı düştü,
Gül yandı.
Gülzarını hiç sorma, hayli perişan,
Millet yandı, devlet yandı, can ve canan yandı.
Etem Akçan / Kırklareli
BİR HAYAT AŞIĞI
“Hayatı sev çocuk” dedi bana, “öylesine tutun ki hiç bırakmamacasına.”
O’nu ilk gördüğümde, bir köşeye çekilmiş, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Arada bir yüzünde hafif bir tebessüm beliriyor fakat tekrar yerini dalgın bakışlara bırakıyordu. Bir müddet öylece seyrettim O’nu. O hiç tavrını bozmadan düşünmeye devam ediyordu. Neden sonra beni farketti. Ağır hareketlerle kafasını yerden kaldırıp, gözlerini gözlerime dikti. Islak gözleri gözlerime, ıslak gözleri yüreğime değmişti.
“Selam çocuk” dedi nazik bir tavırla, “otursana.” “Şey...” dedim şaşkınlığın verdiği bir heyecanla, “teşekkürler.” Bu kez aynı boş gözlerini bana dikip bir müddet öyle kaldı. İkimiz de çekiniyor ya da ikimiz de birbirimizden bekliyorduk. O bir müddet sonra konuşmadığımı görünce tekrar eski halini aldı. Susmamalı bir şeyler söylemeliydim. İçimde anlayamadığım bir his bu adamla konuşmam gerektiğini söylüyordu bana.
Söze ben başladım. “Afedersiniz! Çok dalgın ve yorgun görünüyorsunuz. Hasta mısınız?” Gülümsedi. Belki de söze ilk benim başlamam iyi olmuştu. “Hayır evlat” dedi, “yalnızca düşünüyorum.” İşte sıra yine bana gelmişti. Belki de hiç konuşmamalı, O’nu burada öylece, düşünceleriyle başbaşa bırakmalıydım. Ama hayır! Konuşmalı, O’nu anlamaya çalışmalıydım. “Ne düşünüyorsunuz?” dedim bu kez biraz daha kendime güvenerek. “Hayatı...” dedi boğuk bir sesle. Güldüm. “İşte” dedim içimden. “Hayatın acımasızlığından nasibini almış biri daha...” Tam O’na hayattan neler çektiğini soracakken, O girdi araya, “Hayatı seviyor musun, çocuk?” Böyle bir soru bekliyordum. Kendisine dert ortağı arayan bu zavallı ihtiyarı üzmek istemiyordum. “Sevmiyorum be amca!” dedim. “Öylesine acımasız ki...” Sustu... O ıslak gözlerini bu kez endişeli bir tavırla dikti gözlerime. “Onu sevmelisin çocuk” dedi bana, “onu öylesine sevmelisin ki en zor anında bile gülümseyebilesin. Bunu başarabilirsen, hiçbir acı hükmedemez o zaman hayatına. Savaş, çocuk. Hayatı sevmek, her türlü zorluğuna katlanabilmek için savaş. Bırak insanlar ölmek istediklerini söylesinler, bırak yenik düşsünler aciz bedenleriyle. Sen yenik düşme çocuk. En zor anında ufka dik gözlerini, engin semaları yüreğinde hisset. Sakın çocuk: Ne vazgeçmesine izin ver hayatın senden, ne de sen vazgeç hayatın kendisinden...”
Şaşırmıştım. Bu kez aynı düşünceli tavırlara ben bürünmüştüm. Bir an durup yüzüme baktı. Beni şaşırtmış olmak O’nu mutlu etmiş gibiydi. Sonra devam etti: “Sevdaları içinde gizleme çocuk, dağıt dağıtabildiğin kadar. Herkese katıksız sevgilerden bahset, içlerinde umut olsun güzellikten yana. İnan çocuk, öyle değerli ki şu yaşadığın yıllar.”
Sustu... Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Islak gözlerini son kez dikti gözlerime ve gitti...
Neden sonra kendime geldim. Hayatımda ilk defa ne kadar çaresiz, ne kadar aciz olduğumu farkettim. Direnmeliydim... Direnmek... Yenik düşmemek... Özveriyi kirletmemek ve acıyla yoğrulmuş bir hayata gülümseyebilmek... Ne kadar da uzaktı bu kelimeler, şimdi ne kadar da yakınlaştı.
Şimdiye kadar hiç kimse hissettirmemişti bana hayatın anlamını, oysa anladım ki bir kişi için bile olsa, herşeyden vazgeçecek kadar büyük yüreğim vardı.
Ve ben herşeyi seviyordum. Ve herşeyden önemlisi kendimi seviyordum...
O gitti... O ardında artık hayata gülümseyerek bakabilen bir insan bırakarak gitti. Yüreğimde kocaman bir sevgi, ıslak gözleri ve hayatım boyunca unutamayacağım sözler kaldı;
“Hayatı sev çocuk, ve öylesine tutun ki, hiç bırakmamacasına...”
Zeynep Üstüner
BİR KARDELEN AĞIDI
Soldu bugün bendeki çocukluk resmin
Ve bir türkü
Kuru dudaklarımdan toprağa düştü,
Kırlangıçlar yavrularını kundaklayıp gittiler.
Kardelenleri ısıtan güneş battı,
İhanetin kutlu olsun...
Haber uçurdu bir üveyik, üzgün ve boynu bükük
Kolların bir yabanın omzunda dinlenmiş.
Güneş şefkatle ısıtırken bir karanfili
Sen cehennem alevi bir nefeste yanmışsın.
Boynuna çakıl taşı bir gerdanlık takmışsın.
İhanetin kutlu olsun...
Güvercinler, kırlangıçlar, serçeler ve ben.
Karanfiller, menekşeler, çiğdemler ve ben.
Gökyüzü, yeryüzü, ay, güneş ve ben
Denizler, nehirler, göller ve ben.
Yunus, İzzet Molla, Şeyh Galip ve ben.
Yüreklerimizde bir ihanetin dinmez acısı
Dilimizde Arzu–Kamber efsanesi
Ağladık, ağladık, ağladık,
Bütün şiirleri bir Nemrut ateşine attık.
İhanetin kutlu olsun...
Seyfettin Keskin / Kütahya