Sızıntı Arşivi

Mayıs 2000 · s. 202 · 4 dakikalık okuma

His ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

TEŞRİFİNİZ İÇİN...
Hasretim hicrana inkılap ettiği için yazmaya karar verdim. "Senegal'e gideceğim günün akşamında uğurlamaya gelir muhakkak" deyip teselli ediyordum kendimi; fakat o günü beklemeye iradem daha fazla tahammül edemedi.
Ya ifade-i meramı tam yapamazsam!
Bir rüyada görmüştüm sizi ilkin. Kapı eşiğinde duruyor, gelenlerin çarpmasına maruz kalıyordunuz. Bir ara göz göze geldiğimizde, "eğer eşikte durmaya devam ederseniz, çok zarar vereceklerdir size" diye geçirmiştim içimden. Acı acı gülümseyerek başınızla tasdik ettiniz; "biliyorum" der gibi... Ve, "benim için endişelenme" imasıyla baktınız yüzüme.
Ne manidar bir rüya imiş...
Rüyama teşrifiniz bir ateş yakmıştı gönlümde. Hayatımın hiçbir döneminde hatırlamak bile istemeyeceğim günlerimde, o ateş ayakta tutmuştu beni. Artık her cümlemin içine adınızı sıkıştırmak; yaşayan, yaşadığını yaşatmaya çalışan, yaşatma hissiyle yaşamaktan vazgeçen biri olduğunuzu haykırmak istiyordum her mecliste.
Başka bir zamanda başka bir mekanda daha görmüştüm sizi. Mazi ve müstakbeli birbirine bağlayan bir köprüde yalnızdınız... Her an boşalmaya hazır bir bulut gibi dolu gözlerinizden, bakışlarınızı çok uzaklara göndermiştiniz. Ötelerin insanı olduğunuzu anlamam zor olmadı. Bir ara gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldınız. Fakat yutkunamadınız. Belli ki boğazınızda düğümlenen o nefesin hesabını nasıl vereceğinizi düşünüyordunuz. Ve bir müddet kalakaldınız öylece...
Gözlerinizi açtığınızda dolu bulutlar, başlamıştı boşalmaya. Her bir damla, üstünde her bir çeyrek asrın vebalini taşıyordu adeta.
Omuzlarınız düşmüş, başınız eğilmişti. "Neyiniz var?" diye sormak, sizi anlamamak demekti. Belli ki düşmüş omuzlarınız, dalgın ve yorgun bakışlarınız, buram buram terlemeniz ve asırlık ağlamanız, bir yüce davanın ve sorumlulukların ağırlığı altında ezilmişliğinizin bir skalasıydı. Ve biliyordum ki, gözlerinizin altındaki mor halkalar, ağlamayı unutanların yerine de ağladığınızın bir emaresiydi.
Son görüşmemizde sitem etmiştiniz bana ve benim şahsımda benim gibi olanlara da... "Yirmibeş seneden beri söylediğim sözlerin yirmibeş tanesi bana tesir etmemiş, yirmibeş seneden beri söylediğim sözlerin yirmibeş tanesi en yakınlarıma tesir icra etmemiş" dediğinizde ise, hiçbir şeyi ne düşünmeye, ne söylemeye mecalim kalmamıştı.
Haklıydınız siteminizde. Çok uzaktık sizi anlamaktan. Zira; vefadan, sadakatten, uhuvvetten, muhabbetten, meşveretten bihaber olanlar anlayamazdı sizi.
Bu mektup kabul buyurursanız ben ve benim gibi ölgün ruhların, size gönderdiği bir davetiye olsun: TEŞRİFİNİZ için...

Rukiye Çelik / Gaziantep


YORGUN
Bu ne bitmez kavgaymış
El yorgun ayak yorgun
Bahar bitti geldi kış
Göz yorgun gönül yorgun.

Ak çoğaldı saçlarda,
Ateş yok avuçlarda,
Baktım ki ağaçlarda,
Dal yorgun, yaprak yorgun
Bir sis kapladı gözü,
Görmez oldum gündüzü,
Üzerimde gök yüzü,

Altımda toprak yorgun.
Ben'de düşünce halsiz,
Gönül kaldı hayalsiz,
Menekşeler mecalsiz,
Gül yorgun, leylak yorgun.

Oğuz Cemil Yurdakul


EY DOST!
Gün dönüyor ve sen büyüyorsun içimde. Ellerin bahar rüzgarları, elleri yediveren gül goncası. Çocukluğumda gördüğüm düşlere benziyor hayalin: Sabah sis/eri içinde bir duvara dayanmış, melul.. efsunlu bir yakamoz bulaşığı dört bir yanın... Şarkılar ne bilir ki, bir naif menekşenin fısıldadıklarında gizlidir aşkın ve hayatın esrarı. Ve şiirler., yazıldıklarından nice yıl sonra onlara ruh veren, anlam kazandıran eşsiz muhayyilen ve ta derinlerinden binlerce kırlangıcın havalandığı mahzun gözlerindir katran gecelerini ağartan. Soluğun beyzadır zulmün karanlığına. Umudumsun sen...
Gönlümün mehdisi... Gitme! Beni bana bırakıp gitme! Çarçabuk ve hiçbir kaygı duymadan çıkarıp koskoca bir hayatı heybenden yeniden sırtlama kederlerini. Ziyandır vuslatın ertelendiği her an.
Kuşlar çağırır seni bana: Gel!.. Yağmurlar yağar adınla, arıtır yüreğimi. Mevsim sensin! Kışın ayazını eriten buğu, baharın erguvanlarına renk veren tılsım., asırlar evvelinden Baki sana sesleniyor, Şeyh Galip senin için çile kırıyor, Ferhat adını haykırıyor dağlara...: Gel!.. Turnalarla dost iline, sılaya ve gönlünü yangın yerine çeviren güzel insanlara selam gönderen aşık bir aracı bulmuş meğer, daha ne gam?! Sevda söylenmeyen cümlelerin ağır ve baygın çiçekleriyle donandıkça güzelleşir oysa!..

Hamza Bedir / Adapazarı


ADINA ISLANIYOR SAÇLARIM
Yabancı bir şehrin sokaklarında
Meçhule uzayan adımlarımdasın
Dışımda bulut akar, gece akar, zaman akar...
içimdeyse sen akarsın!
Bilirsin ki;
Kuzey rüzgarları beslenir saçlarımda
Ve yangın havasında yağar benim karım
Serseri yağmurlar altında...
Adına ıslanıyor saçlarım.

Sokak lambaları fersiz yanar
Binbir fısıltıyı besler yapraklar
Işık yılı uzaklığınca
Çaresizliğe kodlanmıştır numaralar
Telefon tuşlarında kalıyor yarım...
Serseri yağmurlar altında...
Adına ıslanıyor saçlarım.

Zamane atlıları çalar aklımı
Duvarlarda iz sürer gölgem
Bulutlara yaslanır soylu isyanlarım
İçimde dalgalanır karmakarışık mekanlar
Bir ışık ses verir, her şey ses olur
Seslerin kaynağında sen varsın ben varım
Serseri yağmurlar altında...
Adına ıslanıyor saçlarım

Gün doğacak, gün batacak, zaman akacak...
Bulutlar okşayacak gecenin saçlarını
Damla damla anılar birikecek hücrelerimde
Nice kaldırımlar öpecek ayaklarım
Sessiz çığlıklar büyütecek dudaklarım
Ve yine yangın havasında yağacak benim karım
Serseri yağmurlar altında
Adına ıslanacak saçlarım.
Adına ıslanacak saçlarım.

Ali Osman Dönmez / Fethiye