Sızıntı Arşivi

Kasım 1999 · s. 42 · 7 dakikalık okuma

His ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Mehmet Erdoğan

KİM BİLİR?

Kaçıncı defadır bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına geçiyorum, bilemeyeceğim. Ancak her defasında önüme aşamadığım çeşitli engeller çıkarılıyor. Tam bu cümleyi yazmışken telefonum çaldı ve 'yine mi yarım kalacak bu arzum, yine mi isteğimi gerçekleştiremeyeceğim' diye üzülmeye başlamıştım ki, telefonun bana gelmediğini öğrendim. Yüreğime su serpilmişti böylece, yersiz bir korkunun eşiğinden dönmüştüm...

Bu teşebbüste bulunurken unuttuğum bazı gerçekler vardı,' galiba... Ve bunların en önemlisi mücadeleyi devam ettirmekti. Her girişimin ucunu tez bir şekilde bırakırsam, karşılaşacağım engeller yüzünden ideallerime hiçbir zaman ulaşamayacaktım. Aslında bu hakikate henüz ulaşmak benim için geç bile sayılırdı, çünkü yaşamımda bu tip tecrübelerim çoktu.. Ancak insan nisyanla malûldü ve ben de iradesine hâkim olamayan zayıf bir insandım. Gerçi irademe hâkim olamadığımı daha Önceleri çok defa tespit etmiş ve pişmanlıklarımı izhar etmiştim, ancak kader beni bir kez daha bu gerçeğin pençesine sürükledi. Her defasında 'ah zaaflarım' deyip ah u vah ediyorum, fakat bu kısır döngünün içinden bir türlü sıynlamadım. Demek ki, farkında olmam çözüm için geçerli ve yeterli değilmiş...

Pekâlâ tüm bu gerçeklerin farkında olmam ve oturup serzenişte bulunmam doğru mu? Değil elbette... Pekiyi ne yapmalıyım? Kafamı kurcalıyor bu fikirler, parçalı bulutlu, ipe sapa gelmez düşüncelerden sıyrılamıyorum, topariayamıyorum kendimi, salim bir kafayla düşünemiyorum...

Beynimdeki hücre sayısınca meseleyle karşı karşıyayım. Uçuşuyor düşünceler sağa sola yalpa yaparak ve ben bunların hiçbirine hâkim değilim. Beyin cidarlarım çatlayacak sanki, rahatsızım bundan. Çoğu zaman bundan dolayı sağlığımdan şüpheleniyorum....

Çevreme bakıyorum. Şaşkınca bakışlarla süzüyorum hâdiseleri. Diğer insanların da çıkmazını görünce hâlime şükrediyorum. Çünkü onların durumu benimkinden de vahim ve bunun farkında değiller.

Ne acı bir durum içine düşülen çıkmazın farkına varamamak, hayatı istihkar edercesine yaşamı gaflet içinde devam ettirmek. Bir ağacın gölgesinde gölgelenmekten ibaret hayatı ebedî zannetmek. Eğlencenin çeperleri arasında seneleri öğütmek. Aciz olmanın acziyetini idrak edememek... Unutmak çevrede cereyan eden ibret dolu hâdiseleri. Meydana gelen afetlerden kendimizi masun görmek. Evet, çok acı...

Acı olan bu şeyleri dile getirerek, kendimizi acındırmak çözüm mü? Yoksa zayıflığımızın tescili mi, başkalarına sığınarak acılardan sıyrılma isteği. Tüm bunlar acz ve zaafımızı bize haykırmak için mi? Hiçbir şeye mâlik olmadığımızın sarih bîr ifadesi mi? Çok mu güvenmeye başlamıştık kendimize... İhmal mi ediyorduk iç âlemimizi? Biz de mi dünyevîleşmiştik madde perestler gibi. Maddenin kucağına mı bırakmıştık kendimizi, annemizin kucağındaki huzuru arayarak. Gaflet perdeleri mi sarıp sarmalamıştı dört bir yanımızı?...

Sımsıcak bir atmosferimiz vardı ya, çevremize kulaklarımızı tıkamıştık belki de... Bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali, dışımızda bir dünya olduğunu unutmuştuk. Tepkisizdik çevremizdeki inlemelere, çünkü ucu bize dokunmuyordu, haksızlıkların, açlığın, sefaletin ve, ve, ve.... Unutmuştuk bu vasatın tasarımcısını.. Kendimizi herşeye mâlik zannediyorduk, tasalanmadan...

Kim bilir, belki bundan sarsıldık. Kim bilir, belki de "özünüze dönün ve kendinize gelin" dendi bize, kim bilir?...

Mehmet Tavşanlı / İzmir

Yıllar yılı içinizde mayaladığınız ve bir türlü terennüm etme imkanı bulamadığınız duygularınızı anlatmışsınız bize... Evet gözlemişsiniz çevreyi... İçi güllük gülistanlık olanlar ile yıkık ve perişan sineleri bir bir gözlemlemişsiniz. Çok kitap okumaktan bile fazla bir birikim verir insana böyle gözlemler. Evet insan iyi ve kötüyü görmeli, bilmeli ama tercih edecekken vicdanına danışmak. Siz bunu yapmışsınız ve tercihinizi birkaç cümle ile bizlere de bildirmişsiniz... Tuttuğunuz ışıklı yolda sizlere yolunuz açık olsun diyor, karanlık sevdalılarına da tecrübelerinizden ışık tayflarını göndermenizi hayatınızın ideali olarak seçmenizi salık veriyoruz... Selâm ve sevgiler...

BİR GÜN BİTER BİR GÜN BAŞLAR

Ve yeni bir gün başlar,

Sarmaşıklarımın yaprağında şebnem

Ve bahçemde kır çiçeklerinin kokusuyla

Güneş gözünü diker pencereden içeri

Renkler, ışıklar dolar kucağıma

Ve yeni bir umut başlar.

Parmak uçlarımda ısınır kanım,

Kalkarım yerimden

Ve bir yo! başlar yeniden

Yürürüm, omzumda hayatın yükü

Ve gün çoktan yarılanmıştır.

Artık rüzgârlar esmeye başlar

Ve bahçede toprak kokusu

Yağmurun hüzünlü bestesi

Ve bir kıyafet değişikliğiyle

Bir hazin son başlar.

Ve bîr arşın kefen unutturur

Kederlerle uyunamayacağını.

Bir gün biter;

Ama bir yerlerde yeni bir gün başlar.

Sarmaşıkların yaprağında şebnem

Ve bahçede...

Zeynep Sabancı / Adana

Güzel bir söyleyişiniz var. Akıcı, berrak. Ama imajlar klâsik. Daha doğrusu üzerinde derinlemesine kafa yorulmamış. "Sarmaşıkların yaprağında şebnem" yani ağacın, yani çiçeklerin. Çok kullanılmış imgeler bunlar.

Bahçede toprak kokusu ve rüzgârların esmesi, hiç zorlanmadan ele ne geçtiyse ortaya konulmuş gibi. Halbuki şair eşittir manevî kuyumcuya. Ele aldığı mısraları bir elmas gibi yontmalı; en güzel şekli alıncaya kadar, keski ve çekici elinden düşmeyen yaman ve zorlu bir maden işçisi gibi azimli olmak. Bakın şu mısrada bu işçilik var. "Parmak uçlarımda ısınır kanım." Demek ki uğraşınca oluyor. O mısrada zihin yoğunluğunuz şiirin üzerine tam teksif edilmiş. Bu sebepten orijinal bir mısra doğmuş o gayretin sonucunda... M. Akif demiyor mu; "Şiirin onda dokuzu gayret, onda biri ilham" diye... Haydi, dostum, gayret. Terini mürekkep yap, azim asasını kalem eyle ve yönel sayfalara, ör şiir yüklü tılsımlı mısraları. Ör ki o mısralardan çağlayan öz sular; bebelere süt, gençlere kut ve gıda, ihtiyarlara ümit ışığı olsun. Selâm ve sevgiler...

VATANDAN SELÂM

Uzaklardan maziden bir ses, bir iz

Ufukta akşam rengi bir sis

Hüzünle kavrulan ovalar bir nefes:

Haykırdılar, duydum: "Biz biriz."

Kardeşlen hangi nehirden .su içer?

Bilmez dost susuzluğuna ağlarlar

Göz yaşı olup ana yurdu çağlarlar

Dakikası firakın asır gibi geçer.

Bir selâm olup uçar kuşlar

Yegane hür, tek hâkim baykuşlar

Islık sesleri kulakta

İşte şuracıkta:

Tüner hasret.

Bir selâmdır vatandan gelen

Gelip kısık seslere can veren

Sonra bir hayal gibi uçuveren

Vatandan bir haber...

Bir kelâm cana yeter:

Ve diner hasret.

M. Serhat Muğlalı / Tacikistan

Şiirinizin en güzel bölümü son iki bölüm. Sanki şiir kafiye prangasından kurtuldukça daha güzel bir iklime, daha serbest bir söyleyişe ermiş.

Hasretin dalda tüneınesi bu serbest söyleyişin tatlı bir meyvesi. Farklı ses ve farklı imaj gerek bize... İlhamı serbest söyleyişte yakalamak mizacınıza uygunsa serbest söyleyin. Bazı mizaçlar zincire vurulsa da serbest söylemeyi becerirler. Ölçülü söylemeyi onlara bırakmak gerek. Mekanik şeyleri seven kişiye, bir makine parçası; bir gülden daha tarâvetlidir. Ama tabiî güzelliklere açık bir kişiye; bir bülbülün kınalı gövdesi, bir ötüşlük sesi, bir fabrikadan ve içindeki üretimlerden daha değerlidir.

Şairler arasında böyle mizaç farklılıkları mevcut. Ölçülü şiirler, daha çok zekâ endeksli şiir yazanlara has bir üslûp- Serbest şiir yazanlar ise, duygusallığı ağır basan şairlere has bir keyfiyet. Mizacımız nereye itiyorsa bizi, orada, çimlenmeyi ve meyve vermeyi denemeliyiz. Tabiat-ı şairanenin hangi kategorisine dahilsek, sesimizi oraya göre akort etmeliyiz. Fıtrî olanı da bu değil mi? Sevgi ve selâmlar.

NE SENDE NE BENDE

Ne sende ne bende

Hanımelinin bir sabah uyanışındaydı güzellik

Güzellik, kuşun ağaca aşkındaydı

Çöldeki kumun güneşe

Bir bahar sabahı şebnemin öyküsünde

Bir temmuz akşamı mehtabın sözünde

Çağlaya çağlaya akan suyun sesinde

Ne sende... ne bende...

Güzellik bir canın dünyaşa ilk sesinde

Yaramaz bir çocuğun kedisiyle alay edişinde

Kavalın sesinde, ney'in bataklığa hasretinde

Bir Flemenko gecesinde ortadaki ateşte

Ne sende... ne bende...

Üstünkörü yazılmış onca mektupta

Sevgiliden bir selâmda

Sevgiliye bir selâmda

Sınırda erin türküsünde

Ne sende... ne bende...

Bir akşam üstü çay sohbetinde

Muradiye'nin sesinde

Ne sende ne bende

Güzellik, güzelin kadrini bilende

Ceyhun D. Küçükçul

Yer yer güzel imajlarla örülmüş bir şiir. En manidar kısım ise; "Kavalın sesinde, ney'in bataklığa hasretinde" mısraında olmuş. Bu mısranın en güzel bölümü ise. "ney'in bataklığa hasretinde" ifadesi...

Benim bu bölümden anladıklarım âcizâne şunlar:

Ney kamıştan yapıldığı için bataklığı, yani asıl vatanını özlüyor. Ney insanı temsil ediyorsa, insan da çamurdan yaratıldığı için, bu hasret fıtrî bir eğilimdir.

İnşaallah bundan sonraki çalışmalarınızda da bu mânâ ve muhteva yoğunluğunu buluruz. Ama ben şimdiden size söyleyeyim: Dostum, sizde üstün şair olma ip uçları mevcut. Bu sesi ve cevheri yerinde ve isabetli kullanın. Sevgi ve selâmlar.

TUTSAK RUH

Denizlerin dalgalarında gizli ayak hışırtılarını duyuyorum. Penceremin yeşil perdelerini aralayıp sana bakıyorum, ama göremiyorum cismini. Yine bîr hüzün kaplıyor içimi. Göz yaşlarım süzülürken yanaklarımdan, ıslak dudaklarım buruşuyor sıkışan yüreğimle birlikte. Ben düşüncelerin tuzağına düşüp çepeçevre sarılmışken, sen rengarenk rüyalarla geziyorsun gecelerde. Zalim olma bu kadar; baharlar hazana dönmeden, gecelerden sıyrılıp yağmur ol da gel. Düş tane tane ellerime... Yağ sicim sicim kor sinelere... Rüzgâr ol da gel... Kapalı kapılar ardından çağıran sesimi duyur tüm evrene... Karanlığın zindanlarında çürüyen bedenime, vurulmuş zincirleri kır. Kır da kurtar tüm azalarımı.

Çıplak duyguların günahlarından utandırma beni. Özgürlüğün neresinde hayat buldun? Bulanık bakışlar durulsun artık... Ne olur konuş! Bana bu ızdırap niye? Nedenini bile bilmediğim bir suçum yüzünden, yargısız ve hükümsüz cezamı çekiyorum. / . Sana bu naçiz bedenimi getirirken, geriye demir parmaklıklar ardında ruhumu bırakıyorum. Yani gerçek varlığımı... Asıl o seni görmek isteyen... Bırak artık bu bitkin bedeni... Ona koş, onu kurtar, onu gör! Sana gelen her nâme, her söz ona aittir. Bu yıkık beden, sadece onun elçisidir. Gerçek can, gerçek canan odur.

Git, ona git! Azat et sevgine tutsak ruhumu. Kaldır artık aradaki perdeleri, göster kendini. Ölüm yüzümüzü soldurana dek!

Hülya Doğan Gönül / Yozgat

Güzel bir imaj çizmişsiniz yazınızda. "Cisim ruhun elçisidir" benzetmeniz ne kadar yerinde. Konunun can damarı bu teşbih olmuş. Ruhun azat olma isteği ise konunun ana fikrinin odaklandığı yer. Yazınız bir münacat ruhuyla kaleme alınmış. "Uzatma dünya sürgünümü benim" diyen Sezai Karakoç gibi kutsî bir isteğin çevresinde örmüşsünüz nesrinizi. Devamını dileriz. Selâm ve sevgiler..