Aralık 1998 · s. 523 · 5 dakikalık okuma
His Ve Düşünce Ufku

Hayalimde kendimi küçük şairin pembe panjurlu evinde buluyorum. Sanki yıllar geçmiş ve yaşlanmışım. Çatısına güneşin düştüğü, odasına bahçeden serin, mis kokuların dolduğu bir düşteyim. Hayalimi o geniş odalarda deli atlar gibi yormak isterim: Geniş ve sade odaları olacak. Açık pencerelerinden içeriye solgun gül yaprakları düşecek. Bu ipek zaman içinde uzaklardan annemin sesi gelecek. Mürşidim bir anda odaya dolacak ve bana beyaz bir gül uzatacak.. Hayat arkadaşımın çalışma odasından daktilo sesleri gelecek.
Köşede ceviz bir masa ve üstünde yapraklan sararmış
yeşil defter. Defterde sahipsiz anılar, günü geçmiş yazılar, kurumuş frezyalar,
asma yaprağı ve kuş sesleri... Hayal bahçesi.. Şiir mırıldanıyorum. Plâkta
eski musiki: ‘Gönül kapım açıktır,
çalmadan gir içeri...’ Pencereyi açıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl, gül
kokulan odamda. Gizliden gizliye kızımı süzüyorum, beni görmüyor. Ah
seni!.. Kavak yelleri...
Geniş kütüphanem yanımda... Elimi uzatıyorum, bir kitap bana doğru geliyor. Kitabı açıyorum. Her satırda ayrı mana... Solgun gül yapraklarından kitabıma izler koyuyorum. Yavrum, benden sonra kitabı alıyor, saçlarını karıştırıyorum ben de. Dudaklarımda divan edebiyatından bir dize: ‘Geldi amma neyleyim, sensiz baharın şevki yok...’
Bahçeye iniyorum. Pembe ve beyaz güller arasında küçük bir yol iniyor. Serin sabah kokuları arasında küçük çeşmeden bir yudum su içiyorum. Kendimi Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ ına benzetiyorum.
Dünyam okudukça güzelleşiyor. Küçük oğlumu şiire alıştırıyorum. ‘Şiir bir ekmek gibidir değil mi anne?1 diyor. ‘Evet yavrum!’ diyorum, beslenme çantasını hazırlarken., bir fatiha üç ihlas okurken ardından. Birkaç gül deriyorum bahçeden, ‘bunları öğretmenine ver’ diyorum.
Gözlerim geçmişe uzanıyor., hayallerimi tazeliyorum çayımı yudumlarken. Gönlüm ayrı iklimlerden süzülüyor ve ilkin Hanım’ın geçmişte bana içlenerek okuduğu şiiri mırıldanıyorum: Yakut mine, zümrüt bana birdir kayalarla I Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez I Kâşane sedir, sırma ışık onların olsun/Bir köhne kitap bir sarı kandil neme yetmez I Bir gül dikeninden kanayan el gibi ıssızsa bu gönlüm I Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez I Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet i Bir servinin altında dalan göz neme yetmez...’
Geçmiş, hülyalarıyla beni bırakmıyor, ufka doğru bakıyorum. Güneş perdelerle son oyununu oynuyor.
Ayşe Akmaz / Bursa
Tasvir ağırlıklı kısa güzel bir hikâye. Cümleler üzerinde özenle durulmuş. Ağdalı bir dil kullanıp fikir ve nişlerinizi sise dumana boğmamışsınız. Çünkü çok kez böyle yazılarda en çok korkulan şey, içinden çıkılmaz bir dil kaosuna düşmek, anlatım bulanıklığına kapılmak oluyor.
Biliyorsunuz, hikâyelerde hem tasvir hem çağrışımlar yerli yerine oturmalı ki hem özlülük sağlansın, hem de seçicilik ve titizlik yönüyle hikâye estetiği korunsun. Yoksa akla ne gelirse söyleme, hikâyenin incelik isteyen tarzına ters düşer. Emile Zola’da görülen herşeyi tasvir etme ve akla ne gelirse söyleme tarzı değil, Tolstoy’un romanlarındaki olay, kahraman ve tasvir edilecek konulan seçme titizliği gibi bir incelik bizi yönlendirmeli. Yani ne söylüyorsak asıl konuyla uzaktan yakından alâkalı olmalı..
Biz sizin kısa hikâyenizde, üslûptan dile kadar bir orijinalitenin ipuçlarını gördük. Bu kabiliyetinizi ve anlatım cevherinizi işlemek size kalıyor. Dikkatli bir şekilde bol bol okuyup ve tavsiyelerimiz ışığında denemeler yaparsanız gelecekte iyi bir hikâyeci olacağınızdan eminiz. Yeni yazılarınızı bekliyoruz. Sevgi ve selâmlar....
İLTİCA ETTİM YALNIZLIĞA
Gece sessiz ve titrek
Zaman donmuş.
Kaskatı kesilmiş herşey
Yalnızların sultanıyım
Aczine diyet ödeyen.
Yüreğimin yalnızlık melodisidir bu
Kimsesizliğimin sorgusudur
Yalnızlığımın arbedesidir bu
Biliyorum,
Son sorgusudur ölümün
Yalnızlığın son düellosudur.
Ama yine de
Yine de gülümserim, gülüm yalnızlığıma
İltica etmişim yalnızlığa
Yalnızlığın şarkısına:
S. Ahmed Gümüşoğlu / Trabzon
Bazı mısralar hafif kaçmasına rağmen güzel şiir.
“Aczine diye! ödeyen
Yüreğimin yalnızlık melodisidir bu”
mısraları gayet güzel ve orijinal. Bunun yanında;
“Yalnızlığımın arbedesidir bu” mısraında “arbede” kelimesiyle mısra kurtarılmaya çalışılmış. Fakat diğer mısralara göre basit kalmış.
“Yalnızlığın son düellosudur”
mısrası da öyle. Bence farklı söyleyişe müsait bir dimağınız var. Tenkidimizin başına aldığımız mısralar da sizde şiir sezgi ve mayası olduğunu ispat ediyor. Bu sezgiyi daha gür ve veciz bir üslûpla yeni şiirlere taşımanız sizin için imkânsız değil.
Gayret ve azimle çalışın. Yeni söyleyiş ve ritim ikliminde orijinal şiirler yazıp bizlere turfanda meyveler gibi gönderin. Sizde bu kabiliyet var dostum. Selâm ve sevgiler...
ELVEDA SİZE
Güneşin sarı saçları
Üşüyen ruhlarımızı
Okşayıp ısıtırken
Kara soğuklar elveda size.
Bir şefkat eli
Gözyaşlarımızı silip
Dağınık zülüflerimizi tararken
Yalnız günler elveda size
Ufkumuzda nur yelkeni açılalı
Denizler olsa da hep dalgalı
Fırtına ve kasırgalar koparken
Korkmuyoruz hiçbir şeyden elveda size
Olsun dünyanın ihtişamı sizin
Bizler gerçek güzeli sevmişiz
Sizler yalancı dünyanın koynunda uyurken
Bizler o güzelin hasretini çekeriz.
Elveda size...
E. Hasanoğlu
Duru bir söyleyiş. Berrak bir üslûp. Yunusça bir ses. Niyazi Mısrî çizgisinde bir beka aşkı ve fenayı terk duygusu.
Bazı yerlerde teknik hatalar olmasına rağmen güzel şiir, zengin hisleriniz ne güzel bir ufka yönlendirmiş sizi. Şair bu âlemin çiçeklerinden hakikat balı toplayıp mana peteğine dolduran ve sonra fena posasına “elveda” deyip şiirine son kafiyeyi koyan değil midir zaten?
“Fırtınalı kasırga” olmaz güzel şair. Fırtına ve kasırga ayrı ayrı rüzgârlardır. Biz onu “fırtına ve kasırga” diye düzelttik.
İkinci dörtlükteki zaman sıralaması hatasını da biraz mısralara dokunarak rötuşladık. Engin kabiliyetiniz burada kalmamalı. Bir şiir, iki şiir diye iktifa etmeyiniz. Zira şiir sonsuzluğun sesiyse, yazmak da onun ebed müddet hamlesi ol malı. Yazın ve bize gönderin. Ama iyi süzün şiiri, iyi damıtın önce. Bol bol okuyun. Kırık Mızrap, Çile, Han Duvarları, Hızırla Kırk Saat, Sisler Bulvarı., okuyun okuyun...
Sonra onları kendi duygu ve hislerinizin harmanı edin. Sonra imbikten geçirin ve kendi üslûbunuz ile şekillendirip bizlere sunun. Haydi gayret. Selâm ve sevgiler...
ÜMİT NEFESLERİ
doğarken bir çağ ayın ondördü gibi
sessiz müjdeler aldık göklerden.
nal seslerini duyduk / güneş yeleli atların
ve gelişlerini ardından
yusufların.
anladık yağan bu yağmur
yakub’un sevinç gözyaşlarıdır.
çölde kalmış çiçeğin
son yalvarışlarıdır.
bilirdik bizde birgün
güneşlerin doğacağını.
her
yerde yediveren 
güllerin açacağını.
bilirdik ve inanırdık;
yerde yer yüzü
gökte gök yüzü
tutup kaldıracak,
bir avuç öksüzü.
sonra bir dünya kurulacak
gözyaşlarından,
sevgi akacak dağ
başlarından.
Ömer Hekimoğlu / Amasya
Güzel bir şiir. İlk bölümdeki “Güneş yeleli atlar” benzetmeniz ve ikinci bölümdeki yağmuru Yakup(a.s)’un gözyaşlarına teşbihiniz şiire ayrı bir renk katmış.
Akıcı, duru bir söyleyişiniz var. “Dağ başlarından sevgi akması” imajıyla şiiri bitirmeniz üstteki teşbih bolluğuna göre biraz kuru kalmış.
Dağın bir kalbe yahut bir asra veya ulu insanların dudaklarına benzetilmesine benzer bir imaj verseydiniz, şiirin bitişi hem daha canlı hem de daha vurucu olurdu. Yalnız bu şekilde de güzel olduğunu tekrar vurguluyorum.
Teknik ve muhteva yönünden güzel olan şiirleriniz için sizleri tebrik ederiz. Yeni şiirlerinizi bekliyoruz. Sevgi ve selâmlar...