Sızıntı Arşivi

Aralık 1998 · s. 523 · 5 dakikalık okuma

His Ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Hayalimde kendimi küçük şairin pembe panjurlu evinde bu­luyorum. Sanki yıllar geçmiş ve yaşlanmışım. Çatısına güneşin düştüğü, odasına bahçeden serin, mis kokuların dolduğu bir düş­teyim. Hayalimi o geniş odalarda deli atlar gibi yormak isterim: Geniş ve sade odaları olacak. Açık pencerelerinden içeriye sol­gun gül yaprakları düşecek. Bu ipek zaman içinde uzaklardan an­nemin sesi gelecek. Mürşidim bir anda odaya dolacak ve bana beyaz bir gül uzatacak.. Hayat arkadaşımın çalışma odasından daktilo sesleri gelecek.

Köşede ceviz bir masa ve üstünde yapraklan sararmış yeşil defter. Defterde sahipsiz anılar, günü geçmiş yazılar, kurumuş frezyalar, asma yaprağı ve kuş sesleri... Hayal bahçesi.. Şiir mı­rıldanıyorum. Plâkta eski musiki: ‘Gönül kapım açıktır, çalma­dan gir içeri...’ Pencereyi açıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl, gül ko­kulan odamda. Gizliden gizliye kızımı süzüyorum, beni görmü­yor. Ah seni!.. Kavak yelleri...

Geniş kütüphanem yanımda... Elimi uzatıyorum, bir kitap bana doğru geliyor. Kitabı açıyorum. Her satırda ayrı mana... Solgun gül yapraklarından kitabıma izler koyuyorum. Yavrum, benden sonra kitabı alıyor, saçlarını karıştırıyorum ben de. Du­daklarımda divan edebiyatından bir dize: ‘Geldi amma neyleyim, sensiz baharın şevki yok...’

Bahçeye iniyorum. Pembe ve beyaz güller arasında küçük bir yol iniyor. Serin sabah kokuları arasında küçük çeşmeden bir yudum su içiyorum. Kendimi Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ ına benzetiyorum.

Dünyam okudukça güzelleşiyor. Küçük oğlumu şiire alıştı­rıyorum. ‘Şiir bir ekmek gibidir değil mi anne?1 diyor. ‘Evet yav­rum!’ diyorum, beslenme çantasını hazırlarken., bir fatiha üç ihlas okurken ardından. Birkaç gül deriyorum bahçeden, ‘bunları öğretmenine ver’ diyorum.

Gözlerim geçmişe uzanıyor., hayallerimi tazeliyorum çayı­mı yudumlarken. Gönlüm ayrı iklimlerden süzülüyor ve ilkin Hanım’ın geçmişte bana içlenerek okuduğu şiiri mırıldanıyorum: Yakut mine, zümrüt bana birdir kayalarla I Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez I Kâşane sedir, sırma ışık onların ol­sun/Bir köhne kitap bir sarı kandil neme yetmez I Bir gül dikenin­den kanayan el gibi ıssızsa bu gönlüm I Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez I Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet i Bir servinin altında dalan göz neme yetmez...’

Geçmiş, hülyalarıyla beni bırakmıyor, ufka doğ­ru bakıyorum. Güneş perdelerle son oyunu­nu oynuyor.

Ayşe Akmaz / Bursa

Tasvir ağırlıklı kısa güzel bir hikâye. Cüm­leler üzerinde özenle durulmuş. Ağdalı bir dil kullanıp fikir ve nişlerinizi sise dumana boğmamışsınız. Çünkü çok kez böyle yazılarda en çok korkulan şey, içinden çıkılmaz bir dil kaosuna düşmek, anlatım bulanıklığına kapılmak olu­yor.

Biliyorsunuz, hikâyelerde hem tasvir hem çağrışımlar yerli yerine oturmalı ki hem özlülük sağlansın, hem de seçicilik ve titizlik yönüyle hikâye estetiği korunsun. Yoksa akla ne gelirse söyleme, hikâyenin incelik isteyen tarzına ters düşer. Emile Zola’da görülen herşeyi tasvir et­me ve akla ne gelirse söyleme tarzı değil, Tols­toy’un romanlarındaki olay, kahraman ve tasvir edilecek konulan seçme titizliği gibi bir incelik bizi yönlendirmeli. Yani ne söylüyorsak asıl ko­nuyla uzaktan yakından alâkalı olmalı..

Biz sizin kısa hikâyenizde, üslûptan dile ka­dar bir orijinalitenin ipuçlarını gördük. Bu ka­biliyetinizi ve anlatım cevherinizi işlemek size kalıyor. Dikkatli bir şekilde bol bol okuyup ve tavsiyelerimiz ışığında denemeler yaparsanız gelecekte iyi bir hikâyeci olacağınızdan eminiz. Yeni yazılarınızı bekliyoruz. Sevgi ve selâm­lar....

İLTİCA ETTİM YALNIZLIĞA

Gece sessiz ve titrek

Zaman donmuş.

Kaskatı kesilmiş herşey

Yalnızların sultanıyım

Aczine diyet ödeyen.

Yüreğimin yalnızlık melodisidir bu

Kimsesizliğimin sorgusudur

Yalnızlığımın arbedesidir bu

Biliyorum,

Son sorgusudur ölümün

Yalnızlığın son düellosudur.

Ama yine de

Yine de gülümserim, gülüm yalnızlığıma

İltica etmişim yalnızlığa

Yalnızlığın şarkısına:

S. Ahmed Gümüşoğlu / Trabzon

Bazı mısralar hafif kaçmasına rağmen güzel şiir.

“Aczine diye! ödeyen

Yüreğimin yalnızlık melodisidir bu”

mısraları gayet güzel ve orijinal. Bunun yanın­da;

“Yalnızlığımın arbedesidir bu” mısraında “arbede” kelimesiyle mısra kurtarılmaya çalışılmış. Fakat diğer mısralara göre ba­sit kalmış.

“Yalnızlığın son düellosudur”

mısrası da öyle. Bence farklı söyleyişe mü­sait bir dimağınız var. Tenkidimizin başına aldığımız mısralar da sizde şiir sezgi ve mayası ol­duğunu ispat ediyor. Bu sezgiyi daha gür ve veciz bir üslûpla yeni şiirlere taşımanız sizin için imkânsız değil.

Gayret ve azimle çalışın. Yeni söyleyiş ve ritim ikliminde orijinal şiirler yazıp bizlere tur­fanda meyveler gibi gönderin. Sizde bu kabili­yet var dostum. Selâm ve sevgiler...

ELVEDA SİZE

Güneşin sarı saçları

Üşüyen ruhlarımızı

Okşayıp ısıtırken

Kara soğuklar elveda size.

Bir şefkat eli

Gözyaşlarımızı silip

Dağınık zülüflerimizi tararken

Yalnız günler elveda size

Ufkumuzda nur yelkeni açılalı

Denizler olsa da hep dalgalı

Fırtına ve kasırgalar koparken

Korkmuyoruz hiçbir şeyden elveda size

Olsun dünyanın ihtişamı sizin

Bizler gerçek güzeli sevmişiz

Sizler yalancı dünyanın koynunda uyurken

Bizler o güzelin hasretini çekeriz.

Elveda size...

E. Hasanoğlu

Duru bir söyleyiş. Berrak bir üslûp. Yunus­ça bir ses. Niyazi Mısrî çizgisinde bir beka aşkı ve fenayı terk duygusu.

Bazı yerlerde teknik hatalar olmasına rağ­men güzel şiir, zengin hisleriniz ne güzel bir uf­ka yönlendirmiş sizi. Şair bu âlemin çiçeklerin­den hakikat balı toplayıp mana peteğine doldu­ran ve sonra fena posasına “elveda” deyip şiiri­ne son kafiyeyi koyan değil midir zaten?

“Fırtınalı kasırga” olmaz güzel şair. Fırtına ve kasırga ayrı ayrı rüzgârlardır. Biz onu “fırtı­na ve kasırga” diye düzelttik.

İkinci dörtlükteki zaman sıralaması hatasını da biraz mısralara dokunarak rötuşladık. Engin kabiliyetiniz burada kalmamalı. Bir şiir, iki şiir diye iktifa etmeyiniz. Zira şiir sonsuzluğun sesiyse, yazmak da onun ebed müddet hamlesi ol malı. Yazın ve bize gönderin. Ama iyi süzün şi­iri, iyi damıtın önce. Bol bol okuyun. Kırık Mızrap, Çile, Han Duvarları, Hızırla Kırk Saat, Sisler Bulvarı., okuyun okuyun...

Sonra onları kendi duygu ve hislerinizin harmanı edin. Sonra imbikten geçirin ve kendi üslûbunuz ile şekillendirip bizlere sunun. Hay­di gayret. Selâm ve sevgiler...

ÜMİT NEFESLERİ

doğarken bir çağ ayın ondördü gibi

sessiz müjdeler aldık göklerden.

nal seslerini duyduk / güneş yeleli atların

ve gelişlerini ardından

yusufların.

anladık yağan bu yağmur

yakub’un sevinç gözyaşlarıdır.

çölde kalmış çiçeğin

son yalvarışlarıdır.

bilirdik bizde birgün

güneşlerin doğacağını.

her yerde yediveren

güllerin açacağını.

bilirdik ve inanırdık;

yerde yer yüzü

gökte gök yüzü

tutup kaldıracak,

bir avuç öksüzü.

sonra bir dünya kurulacak

gözyaşlarından,

sevgi akacak dağ

başlarından.

Ömer Hekimoğlu / Amasya

Güzel bir şiir. İlk bölümdeki “Güneş yeleli atlar” benzetmeniz ve ikinci bölümdeki yağ­muru Yakup(a.s)’un gözyaşlarına teşbihiniz şiire ayrı bir renk katmış.

Akıcı, duru bir söyleyişiniz var. “Dağ baş­larından sevgi akması” imajıyla şiiri bitirmeniz üstteki teşbih bolluğuna göre biraz kuru kalmış.

Dağın bir kalbe yahut bir asra veya ulu in­sanların dudaklarına benzetilmesine benzer bir imaj verseydiniz, şiirin bitişi hem daha canlı hem de daha vurucu olurdu. Yalnız bu şekilde de güzel olduğunu tekrar vurguluyorum.

Teknik ve muhteva yönünden güzel olan şiirleriniz için sizleri tebrik ederiz. Yeni şiirlerinizi bekliyoruz. Sevgi ve selâmlar...