Sızıntı Arşivi

Ağustos 1998 · s. 330 · 5 dakikalık okuma

His Ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

KARAMUKTA KUŞLAR

Karamuka alaca düşmüş,

Dallarında sürü kuşlar. Etimizde sapan,

Cebimizde çay taştan.

Döner alıcı kuş,

Gölge gibi takibinde kuşların;

O da kuşa dadanmış.

Kuşlar, zavallı kuşlar;

Konsa peşindeyiz biz

Uçsa alır alıcı kuş.

Karamuklar karamış;

Tadı başka, her ağaçta.

Bakmadan batan dikene; :

Karamuk yer, kuş avlarız.

Vurursak kuşu bayram ederiz.

Düşer karamuğun içine,

Duymadan diken acısını,

Uzanır hemen alırız.

Ah karamuk ağaçtan;

Dallarında kuşlar,

Çay taşlan,

Kızılcık çatalı kuş sapanım.

Bir mazi gönül defterimde;

Çocukça duygular,

Ne güzel iz bıraktılar.

Renkli kalemle yazılmış,

Otantik boyadan işlemeli,

Demet demet çiçekler gibi,

Tattı antlar olarak öyle kaldılar.

Ali Küçükaydın

Çocukluk yıllarınızı, o yılların tatlı, unutulmayan hatıralarını çok güzel bir şekilde anlatmayı başarmışsınız. Bu seher yeli kadar tatlı şiiriniz beni de, alıp çocukluk yıllanma götürdü. O, hiçbir insa­nın unutamayacağı, hayatımızda daima derin izler bırakmış çocuk­luk yıllanma. Zaten başarılı bir şiirin en önemli özelliklerinden biri de bu değil midir? Bize bir anı yaşatma, fakat bunu sanatın ihtişa­mı içinde, harikulade bir sesi yakalayarak yapma. Bu, bir şair için ulaşılması hayli güç bir noktadır. İşte siz. bu güç olan şeyi başarmışsınız. Sizi kutlar, yeni şiirle­rinizi bekler, Sızıntı’dan kucak dolusu selâm ve sevgilerimizi sunarız.

ŞAFAK

Işıklar deryaya süzülürken akşamları

Şafağa düş kurarım ıssız penceremde

Gece, gelecek sabaha saklarken camları

Merhalesiz hayaller boğuşur içimde

Lehim damlatır sıçrayan zamana

Körüğünde eriyen bir avuç gözyaşı

Rahmeti müjdeler sarsılmış imana

Vicdanın iki büklüm yakarışına karşı

Feryatsız kulun tokmağıdır şafak

Sokulurken umut ufkundan güneş

Sefalet hayallerine çekilir zikzak

Gözyaşıyla yoğrulur şafakta çilekeş!

Ethem Vayvaylı / K. Maraş

Bir güzide şiir. Bir tatlı söyleyiş.... Farklı ol­mak ve içten gelen sesi sunmak, dış dünyaya. Sayfalara kendini yansıtabilmek. Akıl ve ruhun zenginliği nispetinde bir yansıma olur bu ve fıtrî bir hamle olur... Onun için de orijinalitesi hiçbir zaman pörsümez, silinmez... “Bir avuç gözyaşının zamana lehim damlatması” işte bu orijinal imajlardan biti...”Gecenin gelecek sabahlara camlan saklaması” ayrı bir orijinal söyle­yiş... “Feryatsız kulun tokmağıdır şafak” mısraı bîr ayrı tat ve güzellikte.. Ne demeli.. “Bunca gü­zel söyleyişleri daha da geliştirip daha nice ses ve solukla bizlerin his ve düşünce şölenine eşlik edi­niz” demekten başka bizim elimizden ne gelir. Haydi, dostum, bir daha kalemi elinize alıp gece­den ve gündüzden süzdüğünüz, ruhunuzda damıt­tığınız şiir iksirlerini bizlere kadeh kadeh sunun. Sevgi ve selâmlar...

SANCILAR SİYAHI

Sularda yankısı kırmızıya kayıyor çığlıkların

Bir girdapta dönen rüzgâr uzatıyor elini

Sarmaşık sarmaşık geliyor ızdırap

Sunuyor, vaat ettiği eski günleri

Yıkılışım sarılıyor destana; masum ve bembeyaz

Göklerde adalar oluşuyor sisli ve dağınık

Şimdi caddeler ihanet yüklüyor ayaklanma

Ve gözlerim isli, umutlar bulanık

Nerdesin ey sancılar siyahı, buzullar kuşağı

Yarasalar, kirpiklerim arıyor geceden

Göklerde adalar oluşuyor, sisli ve dağınık

Hüsnü Can / Bursa

Şiirinizin en vurucu mısrası ilk mısrası. En vu­rucu bölümü ilk dörtlük... Sanki uca doğru özetlenmiş bir şiir. Diğer bölümlerdeki yer yer güzel­likler de bizlere sizin hakkınızda şiire istidatlı ol­duğunuz kanaatini verdi... Fakat şiirde biraz yeis unsuru fazla olmuş.. Sanki şiir sis ve duman içine gömülmüş gibi. Yarasa ve gece imajı değil şiiri karanlığa gömen, sizin üzüntü ikliminde mısrala­rı örmüş olmanız bence.. Şiirinizin ismi de yine bu kasveti içimize bir ok gibi saplıyor... Bakın, çok kişinin ötüşüyle irkildiği çok kez batıl inanış­larda bir felaketin habercisi olarak bilinen baykuş, şairin şiirinde nasıl düşündüren ve tebessüm etti­ren bir imge olmuş:

“A wise old owl sat on an oak,

The more he sat the less he spoke.

The less he spoke the more he heard,

Why aren’t we like that wise old bird?”

“Akıllı, yaşlı baykuş bir meşe ağacına kon­du. Epey oturdu, çok (şeyler) duydu (ama) hiç ko­nuşmadı. (Buna rağmen) biz niçin sevmeyiz bu akıllı, yaşlı kuşu?”

Demek ki biz istersek en sevimsiz veya kor­kunç şeyleri bile tebessüm ettirirken, düşündür­mek yolunda kullanabiliriz. Bu bizim elimizde dostum.. Demek ki yeis, seçtiğimiz kelime ve imajlardan çok bizim kalbimizden kaynaklanıyor. Öyleyse bakış açımızı biraz daha geniş tutmak ve üzüntü kefenini bir anda yırtıp atmak ve ümit ba­harına dirilmek gerek... Sizden daha güçlü ve da­ha ümit yüklü şiirler bekliyoruz. Selam ve sevgi­ler...

BİR BAHAR AKŞAMI

Güneşin batışı... Çoğumuz için basit bir tabi­at kanunundan ibaret olan güneşin batışı... Aydın­lığın, yerini karanlıklara bırakmak üzere olduğu şu anki büyüyü mümkün obaydı da herkes duya-bilseydi.. Şu sessizliğin altında ne denli büyük çığlıkların yattığını, ne denli şiddetli depremlerin yaşandığını bilebilselerdi...

“Tatmayan bilmez, âmâya renk, sağıra ahenk olmaz. Bir kör rengi nasıl anlatabilir?” sözünde­ki hikmeti şimdi daha iyi anlıyorum. Ve sormak is­tiyorum: Sen hiç sevdin mi? Gözyaşlarının ce­hennem ateşini söndüreceğini umut ederek dolup dolup taştın mı? Koskoca bir manaya minicik yü­reğinin küçük geldiğini hissedip, manayı gözyaşına çevirip, hafiflediğini hissettin mi? Aynanın karşısına geçip, gözlerini küçücük bir havuza benzettiğin, havuzun taştığını zevkle seyrettiğin oldu mu hiç?

“Ne yârdan geçerim, ne serden” diyorlar..

Değil!

Yârdan da geçerim, serden de...

Vuslat ona değil mi?

Gülay Danış

Yazınız kısa net ve özlü... Dolambaçlı yol­lardan değil sanatlı ama direkt bir anlatım ile vermişsiniz mesajınızı.. Bu yüzden güzel, bu yüzden ufuk açıcı... Tatmayan bilmez elbette dostum. Ni­çin çile çekeceğini bilmeyen veya uğranda ızdıraba katlandığı şeyin bütün dert ve ızdırablara de­ğecek kadar güzide olduğunu anlamayan katlanır mı azaba, kedere, zafer yollarında kan-revan ol­maya?

Ama yine bahar gelir. Anlayan anlar, anla­mayan anlamaz. Yine o kutlu mevsim debdebesiyle, ihtişamıyla gelir.

Bir Hak çağrısı oldu mu kaderden her taraf­ta çiçekler açmaya ve yapraklar yeşermeye durur. Buna engel olmak mümkün değildir. İşte bunu yüreğinde duymuş Lonfellow şöyle çağrıda bulu­nur bahara:

“Came the spring with all it’s splendor,

AH it’s birds and all its blossoms,

Ali it’s flower, and leaves, and grasses.”

“Bütün ihtişamınla, kuşlarınla, çiçekli ağaçlarınla, çiçeklerinle, yapraklarınla, otlarınla gel bahar.....”

Evet, insanlar aslında fıtraten bahara hasrettir. Özlerinde çiçeklerin açmasına, ruhlarında his ve duygu meyvelerinin olgunlaşmasına, vicdanla­rında ümit ve aşk kelebeklerinin uçmasına, sevda bülbüllerinin ötmesine ihtiyaç içinde kıvranmak­tadır. Baharın gelişi kıştan sonra böyle bir hasreti giderir. Ve her tarafta bir şenlik, bir şehrayin, bir fizik, metafizik cümbüş oluşur. İşte Nef’i’yi bu bağlamda şen şakrak söyleten bu neşe ve sevinç mevsimidir.

Erdi yine ürd-i behişt oldu heva amber sirişt

Âlem behişt ender behişt her gûşe bir bağ-ı irem.

Bu tatlı ve etkileyici üslup ile bizlere daha çaplı ve doyurucu yazılar yazıp göndermeniz dileğiyle, sevgi ve selâmlar...