Kasım 1993 · s. 42 · 8 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku
HİS VE DÜŞÜNCE UFKU
Şiir, şair bakış ve duyuşuna tesir eden inanç, kültür ve düşünce tarzlarına göre doğar ve şekillenir. Ne var ki, onu derinleştirip idrak üstü seviyeye ulaştıran tek kaynak, yalnız ilhamdır. İlhamla coşan bir gönülde zerre güneş, damla da derya olur.
ÖLÜM TEHLİKESİ
Baş aşağı, bir çift ok,
Bir ölüm tehlikesi
Ve kurukafa resmi
Asılı her direkte.
Nasıl da sırıtıyor
Sanki bana gülmekte
Tek ölüm orda mı ki?
Ölünmez mi hendekte?
Yoksa garantili mi?
Ölüm yok mu gerdekte?
Suda, yerde ve gökte
Kuş da ölür ördek de.
Yürüyen bir adama,
Vurulursa bir sekte,
Yaşayabilir mi ki,
Enginde ve yüksekte
Aslında ve gerçekte
Görsek de görmesek de
Ölüm Bosna-Hersek’te.
Artık bitti desek de
Hala vuruyor kâfir,
Hala vuruyor sekte.
Kudurmuş ehl-i salip
Vuruyor her tümsekte.
Çaresi var diyorlar,
“Demokratik destekte”
Bu nasıl bir düzense
Bu nasıl bir destekse
Biz hep öldürülsekte
Şahlar hep mikrofonda
Şahlar gevezelikte.
Can çekişen mü’minse
Daima beklemekte...
Daima beklemekte...
Ali TOSMER/Antalya
Şiiriniz Necip Fazıl’ın şiir tekniğinden mülhem. Taklidi zor bir şairin üslubunu denemişsiniz. Fakat oldukça başarılısınız. Önemli olan asıl mesele şiirin sonundaki ızdırap titreşimleri husule getiren mısralar. Tetiğine iyi dokunmuşsunuz dert sazınızın. Fakat bir ümit fısıltısıyla bitseydi şiiriniz daha bir güzel olurdu kanaatindeyiz.
Bu şiirinizde olmadıysa da gelecek şiirlerinizde bize biraz ümit fısıldamanız dileğiyle selam ve sevgiler sunuyoruz.
YÜCE GÖREV
İnsanlığın ve zamanın önüne yeniden bir seçme noktası geldi çattı. Beşer ya hakikat davasını başına taç yapma yönünde tercihini yapacak, ya da yalanın en çukur noktasında kendi kendisini yok edecektir. Malraux’ un dediği gibi” Yirmibirinci yüzyıl ya dini seçecek ya da yok olacaktır”.
Hayat içinde ölümle birlikte, ölüm içinde hayatla birlikte olma zevkini tadan, hayat ve ölümü bir hamur gibi yoğurmuş, ölmeden önce ölerek ölümsüzlüğe ulaşmış kimselere bu noktada, bu seçim noktasında çok iş düşüyor. Yeni bir hayatın çıkışına, hayata hayat olmasına vesile olmaya azm etmiş hizmet adamları çok çalışmak zorunda. Çünkü, asırlar var ki, öksüz ve yetim büyüdü bizim nesiller. Belki, çoğunun ‘sıkı özlemini giderecek” bir anası, bir babası vardı, ama onlar düşünce yönünden öksüz ve yetim büyüdüler. Basmakalıp düşünceleri mahkûm edildi insanlarımız. Acılı, ve buruk, dertli ve yanık büyütüldüler. Onun için çok çalışmalıyız.
Bir davamız olmalı bizim. Bir sözümüz olmalı, mevsimlerin ötesine taşan bir sözümüz. Gözlerimiz ufukta olmalı, ufukların ötesini merak etmeli hep. Ufku olmayanın, daha doğrusu ufkun ötesini hayal edemeyenin yapacağı bir iş de olamaz. Böyleleri kendi ufkuna hapseder kendilerini.
Unutmayalım, biz bu vatanın garipleriyiz, “öz vatanında parya hayatına mahkum edilen” garipleri. Bu vatan bir başı boşluk ülkesi olmuş, bozkırlarıyla, bozkırlardan geçen serseri trenleriyle, baykuşlarıyla, akşam yatıp sabah kalkan, işi gücü isim takmak-yafta asmak olan aydınlarıyla bir başı boşlar ülkesi. Böyle olmamalıydı. Olmamalı da. Bunun için “kendimiz yetiştireceğiz, kendi adamımızı” - Rastlantıların bir araya getirdiği insanlarla iş yapılmıyor, bu adamlara laf anlatılmıyor çünkü. İşte boynumuza borç olan görev bu arkadaşlar: Yetişmek ve yetiştirmek. Her sahada, toplumu kucaklayacak şekilde her sahada kendi adamımızı yetiştirmek zorundayız. Biz öksüz büyüdük arkadaşlar, biz yetim büyüdük. Bari gelecek nesiller öksüz büyümesin. Ağıtlarımız yanık, hem çok dert yüklüyüz. Bari gelecek nesiller tatlı türküler söylesin.
Birbirini seven ve sayan, insana kıymet veren, varlığı hakir görmeyen, “yaradılanı Yaratan’dan ötürü hoş gören” insanlar kuşatsın geleceğin ufkunu. Yirminci asrın minaresininin başına çıkmış oradan, ufkunun ötesine seslenen, bize seslenen ve bizden de “Sözlerini” ufkumuzun ötesine taşımamızı isteyen dağ başındaki münzevi dost, dertli bir anında varsın bu zamanın çocukları be-ni dinlemesin. Ben de kırk elli sene sonra gelecek nesillere sesleniyorum. Ne yapalım acele ettik, kışta geldik. Sizler cennetiisü bir baharda geleceksiniz. Şimdi atılan tohumlar sizin zamanınızda etrafı donatan bahar çiçekleri olacak. Sizden istediğimiz şu: Goncalar kemer kuşanıp baharı alkışladığı zamanda bir demet bahar çiçeğiyle mezarımıza geliniz, “evet haklıymışsın ey dost, doğru söylemişsin” deyiniz. Mezarımızdan “bahar nimet/eri size afiyet olsun” sesini işiteceksiniz demişti.
istenen, arzu edilen, aşkla beklenen, dünyanın beklediği bu baharın gelmesi için çok çalışmalıyız. Adım adım yürümeliyiz hedefe, adamlarımızı yetiştirerek, nesillerimizi büyüterek, öksüz bırakmayarak yürümeliyiz. Bize zaman lazım. Sabırla, metafizik gerilimle zamanın kollarında yürümemiz lazım. Once kendi yolumuzda yürümeliyiz. İnandığımızı hayata geçirmeliyiz yavaşça. Yavaş ve latif bir şekilde. Urkmeden ve ürkütmeden, kırılmadan ve kırmadan, müjdeleyerek, kolaylaştırarak kucaklamalıyız hayatı. “Orümcek ağına düşen sinek gibi, birtakım peşin hükümlerin pençesinde kıvranıp duran” insanlarımıza iyiyi ve güzeli gösterecek, güzel insanlar ve kafalı kişiler yetiştirme zorundayız. Bilgisizliğin kurbanı olmuş avamdan kişiler olduğu gibi, bilginin kurbanı olmuş aydın (!) kimseler vardır. Biz gerçekten aydın kafalı insanlar yetiştirmek zorundayız. Önce aydınlanmış, sonra aydınlatmakta olan aydın kafalılara; bilgiye mahkum değil, bilginin hakimi insanlara çok muhtacız.
Evet, biz bir yeni nesil istiyoruz. Düşünmeyi iş edinmiş, engin düşünen, düşünce zenginliğine ve düşünmenin derinliğine sahip kuşaklar yetiştirmeyenler boşuna kurtuluş beklemesinler.
“Vakit vakti çağırıyor, mağaralar, ashab-ı kehf mağaraları deşiliyor, insan kaderin elinde eridiğini görüyor, kirli kan pıhtılarının bir ömrü var, tamamlanıyor, mekanik hayat gösterileriyle ayakta durduğu için canlı sanılan ölü kaskatı kesiliyor ve ölü sanılan yorgun canlı ayağa kalkıyor, dinliyor”
Ve insanlık seyrediyor, şimdilik sadece seyrediyor. Önce yorgun devin ayağa kalkması ve insanlığı doğru düşünceye davet etmesi gerekiyor.
“Düşünmek ve düşündürmek”, düşünce adamı yetiştirmek elbette kolay değil. Ama çetin ve zorlu olduğu kadar da şerefli ve talihli ve bir o kadar da yüce bir görevdir bu.
Dr. Mehmet RAZAMAZANOĞLU
Makaleniz gayet güzel. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine dikkat etmişsiniz. Yalnız örneklerle konu müşahhas bir şekle getirilmeliydi. Bu yönüyle yazınız zayıf kalmış. Zira bildiğiniz gibi kapalı havzadaki bir gölü besleyen akarsular nasıl önemliyse bir kompozisyonda yazarın fikirlerini destekleyen örnekler de öyledir. Sizden daha güzide makaleler bekliyoruz. Selamlar.
KARANLIK ŞEHİR
Yağmur yağıyor.
Saat sıfır yirmi beş.
Şehir,
Islanmış bir uykuda.
Gecenin isyanı
Ruhlara korku salarken,
Uykular bölünür
Aniden!
Bir şimşek,
Bir fırtına,
Getirir isyan haberini.
Taş duvarlardaki
Karanlık gölgeler,
Yağmurun aksiyle silinir.
Gecenin sükûtu,
Dolaşır sokaklarda.
Şehir,
Kaldıramaz gecenin ağırlığını.
Gönüllere umut veren,
Doğacak günün
Özlemidir.
Gün doğacak
Ve eritecek karanlığı
Mehmet KARATAŞ/Kayseri
Şiiriniz serbest tarza güzel bir misal olmuş. İfadeleriniz alışılmışın dışında orijinal. Bu tarz şiirler ufuk açması yönüyle iyidir. Alışılmış ifadeler, yalama olmuş fikirler gibi zamanla tesir gücünü yitirirler. Bu sebepten yeni, yepyeni söyleyişlerle şiire ruh kazandırmak, şairlerimizin en başta gelen vazifesi olmalıdır. Şiirinizdeki orijinal imajlar: “Gecenin isyanı, gecenin sükûtu, ıslanmış uykular, karanlığın erimesi” Sizden daha orijinal söyleyişlerle süslü güzide şiirler bekliyoruz. Selam ve sevgiler.
BEN’İM!
Tarladaki ayçiçeğinin boyun eğişi,
Şafaktaki martının suya değişi,
Gözlerdeki sevginin ışık verişi,
Ben aydınlık gönüllerin sermayesiyim.
Dertlinin, mazlumun tek ezgisiyim.
Camime tükürme yen dudakların soluğu,
Rahmet, bolluk ve huzurun oluğu,
Kardeşimin samimi sözlerdeki kulluğu,
Ben odanın camında mahzun kalan damlayım.
Bedir’deki müjdeli damarların kanındayım.
İnsanlığın rahatlaması, huzura kavuşması,
Geçmişindeki değil, geleceğin aynası,
Pembe düşlerdeki inkılâbın yasası, Ben O’na çağıldayan, coşan dereciğim. Sevgi pınarlarında yansıyan kevserciğim.
Karanlıktan çıkılan gurbet yolunun,
Yardıma uzanan hayır kolunun,
Yunus gibi bir garip kulun
Ocağındaki tüten sermayesiyim.
Yaşanmış günlerin tek tesellisiyim.
Beni bende yaşayan anlar ancak,
Ben Ulubatlı Hasan’ın diktiği ulu sancak,
Göklerde hürriyete kanat gibi açılarak
“Huzurİslam’ dadır” diyenlerin öncüsüyüm.
Ketum zincirlerinin çözücüsüyüm.
Kardeşiyim sevginin, baharın öncesiyim.
Beyinden kalbe varan umut örücüsüyüm.
Betül ERTEM/Edirne
Şiirinizde bazı yerler tam şiir ufkuna ulaşamamış; fakat buna rağmen kısmen güzel yerler var. Kendinizi ruhunuzda yaşattığınız idealle bütünleştirmişsiniz. Bu ne güzel bir yekparelik. Çevren nur. Ozan nur. Şiirinizdeki ilk iki mısra her açıdan en fazla şiir olan bölüm. Son bölümde “sancak” ile “bayrak” aynı manaya geldiği için biz bu iki mısrayı tekrardan kurtarmak iç “açılan yüce bayrak” kısmını “kanat gibi açılarak” diye değiştirdik. Ayrıca kevsercik kelimesi rahmetin bolluğuna zıt düşmesi hasebiyle tam oturmamış bir küçültme eki almış isim olmuş. Sizden daha dikkatli, itinalı ve planlı yazılmış şiirler bekliyoruz.
Selam ve sevgiler.
MABEDDE HİSSETTİKLERİM
Gece yarısını çoktan geçmişti. Dudakları, hayatın nefesini kurutan soluklara dalmıştı.
Önündeki hayat menbaının, sesindeki fısıltıya katacağı ilhama, gözlerin sadakat ölçüleriyle yetişilemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden bakışlarını yarı örtülü, yarı ışığa açık olarak bırakmayı yeğledi göz kapaklarına.
Rahleye kolunu hafifçe dayarken, mabedin havasına, Yunus’un dağlardan topladığı ağaç dallarından biri daha uzanmış gibiydi.
Sarığım kürek kemikleri arasına bırakmış, güller gülünü güldüren sevdasını da sarmıştı ak kumaşın kıvrımlarına. Osmanlı bozkırlarında topraktan güneşe kavrulmak için savrulan her danenin yakalamaya çalıştığı asalet, mum ışığında, onun simasında daha ufuk çağrışımlara kavuşuyordu.
Gece boyu, bedenin ruha bastonluğu çok gerilerdeydi.
Tutuşan bir şeyler vardı...
Yıllardır yanan, varlığını bir saniye sonraya taşıyacak hayat cevherini de bu yanışa hız katsın diye fırlatan takatsiz cüsse, küllenmiş bedeniyle çökerken, mabedin sükûneti toz, duman ve boğuk seslerle sarsılıp soluklaştı.
Durulmak için sabahlar yoktu önünde...
Adeleye hareket yaşam demekti. Ama gücün üstün de yüklenen tek gram ezer, parçalardı.
Çöken metafizik mafsallarıyla insansa, sabırsa...
İdamlığın boynundaki halat çekilmişse, ölüme açılacak yeni bir adım daha yoktur. Donan kanın akışı, toprağın mafsallarınadır artık...
Bu tek hayat emaresi, çökenleri geri getirmek için toprağa süzülürken, mecrasını da, varlığına son verilmek istenen asil duygulardan alacaktı.
Yorgun gözlerinde yenilenen şeritler, nurlu yüzünün hafifçe rahleden çevrilmesiyle kesintiye uğradı.
Tahta pencerenin gözeneklerinden, şadırvanın boşa akan çeşmesine baktı.
Neslinin akıbetini onda yaşattı.
O çeşme ağlayacaktı.
Gönüllerde derya bulduğunda coşturacak, bulamadığında bu sığlığın utancından ağlayacaktı.
Bir gün gelecek çeşmeler, avluda yalnız ağlayan çeşme için ağlayacaktı.
Gönlüne de, memleketine de mahzun doğan ezanı dinledi. Yavaşça doğruldu. Dertleriyle daha da çöken belini doğrultmak için çaba harcamadı. 0, bu duruşa razıydı. Acıdan doğrulamayan her bel, bir beli doğrultacaktı.
Adımları caminin avlusundaki açık çeşmeye uzandı. Akan çeşmeye, çöldeki akışın mabede dokunmuş damlalardan geldiğini bilemeyen İsmail’in anası gibi dur demek istedi. Ama gönlü buna razı olmadı.
Kollarını sıvadı. Suyun berraklığı ve gönlündeki bulanıklık arasındaki tezat, ahdest azalarına suyu her döküşünde tazelenen tek şey oldu.
Tahammül dorukları sararken, barak gecelerin ıssızlığı bürüdü herşeyi...
Bir “Sızıntı” yol aldı alacakaranlığa ağırdan ağırdan...
Sesi seslere katılıp geri geldiğinde, beklemesini bilenler için beklenen çok yakındı.
F. B. EKİZ/Konya
Hikâyenizde anlatım güzel. Üslubunuz da öyle... Fakat kurgu zayıf ve silik kalmış. Sizden bu akıcı üslubunuzu planlanmış ve çaplı hikâye şeması üzerine nakış nakış dokuyup, işlemenizi tavsiye ediyoruz.
Selam ve sevgiler.