Sızıntı Arşivi

Haziran 1995 · s. 194 · 5 dakikalık okuma

Hicret

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Hicret engin gayeli mukaddes bir göç.. inanç, duygu ve dü­şünce zenginliğiyle beslenerek gerçekleştirilen böyle hedefli bir göç, hulûsun derinliği ölçüsünde in­sanın semavî seyahatlerine denk sa­yılabilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu seyahatin hem semavî olanıyla hem de arzda cereyan edeniyle şereflendirilmiştir. Bunlardan birincisi, has çerçevesiyle O’na mahsus ve başkasına müyesser değil; ikincisi ise belli şartlar altında, kıyamete ka­dar herkese açık bir şehrahtır. Pey­gamberlik semâsının ayı-güneşi o büyük insana kadar, binler ve yüzbinlerin yürüyüp gittiği feyiz ve bereketiyle pırıl pırıl bir şehrah. Hiç şüphesiz bu mukaddes göçün “ta­rihin kulağına küpe” diyebileceği­miz en anlamlısını da, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin Medar-ı İftiharı gerçekleştirmişti.. O, ayağını sağlam basabilecek emin bir mekâ­na yerleşmek, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın gö­beğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe de­rinlikleri olan evrensel bir dine in­sanları ulaştıracak köprüler kurmak için, emri öteden, böyle bir göçe katlanmıştı.

Plân ve proje geniş ve semâ buudlu.. mebde’ ve netice arasındaki mesafeler insafsız.. bir baştan bir başa iblis ve gulyabaniler güzergâhı bu uzun yolda, her yanda kötülük duygu ve tutkusu, her dönemeçte bir yığın fitne ateşi.. evet bütün bu olumsuz şartlara rağmen gönülleri ümit, itmi’nân ve inşirahla coştur­maya yetecek kuvvet kaynağı ki “Allah bize yeter, O ne güzel ve­kildir” dilinde ve gönlünde.. Allah’a dayanmış, tevfike râm olmuş ve bu uzun yola koyulmuştu.. koyulmuştu ve yürüyecekti arkasına bakmadan.. yürüyecekti arkasındakileri bırak­madan...

O gün, Mekke’nin inkârcı ve da­yatmacı zorbaları karşısında her yol deneniyor, her çareye başvurulu­yordu ama bu gaye ve vazife insa­nına göre, yapılanlarla olanlar ara­sında tenasübün bulunmadığı da bir gerçekti. İşte bu tenasübsüzlük, za­ten, vazife şuuru ve hizmet aşkına kilitli Hazret-i Sahib-i Risaleti. Mek­ke’nin dışında yeni muhatablar ara­maya sevkediyordu. Taif bu mülâha­zanın ilk rüyası, peygamberlik da­vasının Mekke dışındaki ilk konağı ve bir sürü eza ve cefaya rağmen, tek bir mü’min tesellisiyle mağmum fakat ümitli geriye dönülen ilk hicret ülkesi olmuştu. Sonra Mina’nın sarp, ürperten fakat candan Akabelerinde taşradan gelenlerle “sırran tenevverat” kuşağında cereyan eden gizli görüşme ve aşina sîneler arama. Aranan kimdi onu kestirmek çok zordu ama, bulunan Medine’nin altı talihlisi olmuştu. İlklerden bu altı bahtiyar, insanlığın makûs kaderinin değiştirilmesinde, nübüvvet elinin kullandığı ilk manivela olacaktı. Be­şerin ebedî halaskarı hakkında bü­tün bildikleri, sırf Yahudi cakası bir kulak dolgunluğundan ibaret olan: “Allah son bir peygamber daha gönderecek ve İsrailoğulları O’­nun bayrağı altında cihanla bir ke­re daha hesaplaşacaklar” söylentisiydi. Gerçi bu ümniye onların işi­ne fazla yaramamıştı ama, Medine yerlilerinin sînelerindeki hakikat tut­kusunu yönlendirmeye ve ateşleme­ye yetmişti. Bu basit malumat o za­man, bir büyük gerçeğin kuluçkası ve cevher madeni olmuş, mevsimi gelince de, ebedlere kadar “Ensar” nâm-ı celîliyle serfiraz olacak Medi­ne halkının etekleri mücevherlerle dolmuştu.

Bu ilk altı kutluyu, daha sonra, ayrı bir on bahtiyar takip etmiş, mü­teakip sene de, içinde kadınların da bulunduğu yetmiş kişilik bir kudsîler topluluğu ikrarlarını ilân, teslimiyet­lerini ifade ve Resûlullah’ın çağrısı­na “evet” demenin yanında, Efendimiz’i Medine’ye davet etmek üze­re, yine bir kuytu yerde o Ebedî Halaskâr’la görüşmüş, biat etmiş ve O’na “Buyurun beldemize!” de­mişlerdi. Ciddiydiler; O’nun getir­diği her şeyi kabullenecek, O’na tes­lim olacak, nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gös­terdikleri aynı hassasiyeti O’na karşı da gösterecek, O’nu bağırlarına ba­sacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara cennet vaadediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve Medine’nin kapıları da Muhacirlere ardına kadar açıktı.

Üçer-beşer Mekke boşalıyor.. açık-kapalı herkes Medine’ye akı­yor.. hicret edenlerin fedakârlığı, Ensar’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşıyor ve derken arz yol­culuğu adetâ mi’raçlaşıyor, semâvîleşiyor ve mekân üstü âlemlerde meleklerin seyahati çizgisini buluyordu. Tabiî, arzdaki bu semavî yol­culuğun en son kafilesi de yine pey­gamberlik kafilesinin sonuncusuyla noktalanıyordu. Ama her mazha­riyetin ma’ruziyet çizgisinde cereyan esprisiyle, O’nun hicreti de “belanın en çetini hep peygamberlerin başına...” esasına göre gerçekle­şiyor ve o korkunç ölüm vadileri tes­limiyet ve tefviz kanatlarıyla aşıla aşıla münevver beldeye ulaşılıyor­du.. hem öyle bir ulaşılıyordu ki, ne Sürâka’nın o günkü ruh haleti iti­bariyle sirkatinden daha karanlık dü­şüncelerine, ne Sevr Mağarasının içinde ve dışındaki çıyanların ağına, ne de yoldaki haramilerin fiilî in­safsızlığına ma’ruz kalınıyordu. Sürâka sahâbeliğe namzet bir dosta dönüşüyor.. Büreyde arkadaşlarıyla beraber İslâm’la tanışıyor.. ve der­ken o Gül insan, tipinin-boranın es­tiği yollarda, her yanı gül bahçesine çevire çevire güneye yürüyordu...

Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli Mek­ke’de esire dursun, Allah Rasulü Medine halkının “seniyye-i veda türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu bir kutlu yere kuruyor ve mescidle iç içe mü­barek hanesine yerleşiyor.. yer­leşiyor, sonra da İlâhî mesaj ve ru­hunun ilhamlarıyla çevreye hayat üf­lemeye başlıyordu.

-O hayatın kay­nağına da onu üfleyene de ruhlarımız feda olsun!-

Hazret-i Adem, hicret ma’nâ ve ruhunun vaadettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için, cennetten dünyaya uzanan bir uzun sefere çıkmış.. Hazret-i Nuh, karalardan sonra de­nizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.. Hazret-i İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmış.. Hazret-i Musa, anne evin­den Firavun sarayına ondan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik do­kumuş durmuş.. Hazret-i Mesih eski peygamberlerin geçtiği bütün köp­rülerden geçmiş.. ve bu dönemin ilk kudsîleri de eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdi.

Çağın kudsîlerine gelince; onlar “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa onun mükâfatı Allah’a aittir” diyerek dün­yanın her yanına dağılacak ve asrın gerektirdiği usûl ve metodlarla soluklarını her tarafa duyuracaklardır. Onların bu hicretleri sayesinde imâ­na, Kur’ân’a uyanacaklar olabilece­ği gibi, vicdanlarında dostluğu ve di­yalogu duyanlar da olacaktır.

Evet onlar, Hira Dağından ruh­larına akseden mirası, gezip her yerde soluklayacak.. ümitsizlikle uyuşmuş gönüllere diriliş yollarını gösterecek.. mantıkla İlâhî varidatı birden duyup, herkese duyuracak.. kalp ile Kur’ân arasındaki engelleri kaldırarak şu birkaç asırlık ayrılığı sona erdirip bir en büyük buluşmayı sağlayacak ve hareketlerinin tama­men imân, aşk ve heyecan yansı ol­duğunu, günümüzün sarsık, yeisle kıvrım kıvrım ve tutarsız çocuklarına öğreterek, onları fâni hayatın dar ve boğucu atmosferinden kurtarıp bir kere daha onlara var ve hür olma yollarını, sevme ve saygılı davranma adabını öğreteceklerdir.