Sızıntı Arşivi

Mart 1979 · s. 18 · 2 dakikalık okuma

Herşey Yerli Yerinde

B.N. · İnceleme

Hakiki terakki, insana verilen KALB, SIR, RUH, AKIL, hatta HAYAL ve sair KUVVELERIN, ebedi hayata yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir ubudiyet vazifesiyle meşgul olmalarındadır.

Yoksa dalalet ehlinin, terakki zannettikleri, dünya hayatının bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün latifelerini, kalb ve aklım, kötülük emreden nefse boyun eğdirip yardımcı vermek; terakki değil, sükûttur, düşüştür.

Şu hakikati hayali bir vakıada şöyle bir temsilde gördüm ki, ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celp eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı.

Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabancı gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış.

O vakit anladım ki, ü koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler terkedilmiş. Ahlakları sukut etmiş ki, kapıda bu vaziyeti almışlardır.

Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı.

Merak ettim: «Niçin o öyle? Bu böyle ?» içeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik, daire, daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler.

Birinci dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar.

Daha üstünde hanımlar, gayet latif sanatlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar.

En yukarıda efendi, padişah ile muhabere edip halkın istirahatını temin için ve kendi kemalatı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvi vazifelerle meşgul gördüm. Ben onlara görünmediğim için, «yasak!» demediler, gezebildim.

Sonra çıktım baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum. Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehli dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir.”

O hayali vakıayı sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

İşte o şehir ise, insanların içtimai hayatıdır ve insan medeniyetinin şehridir.

O sarayların her birisi, birer insandır.

O saray ehli ise; insanlardaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi latifeler; nefis, heva, şehevi duygular ve gazabi kuvvetler gibi şeylerdir.

Her bir insanda her bir latifenin ayrı ayrı ubudiyet vazifeleri var ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, şehevi ve gazabi duygular, bir kapıcı ve it hükmündedir.

İşte o yüksek latifeleri manevi duyguları, nefis ve hevaya, kötü arzulara boyun eğdirmek ve asil vazifelerini unutturmak elbette aşağılara düşmektir, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

B. N.