Temmuz 1994 · s. 32 · 7 dakikalık okuma
Her Günün Yarını
Ubeydullah Akyüz · Din Ve Ahlâk

Ubeydullah Akyüz
"Biz bir ayeti neshettiğimiz veya unutturduğumuz zaman, ya ondan daha iyisini veya mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah, her şeye kadirdir." (Bakara; 2/106)
Her gün yevm-i beter midir, yoksa insanlık her geçen gün daha iyiye mi gitmektedir? Bu soruya bir çırpıda ve bir kelimeyle cevap vermek herhalde zor olsa gerek.
Her şeyden önce şurası bir gerçektir ki mutasyon, cidal ve tabiî seçmeciliğe dayanmasa da, türden türe bir atlama olmasa da, yaratılışta ve hayatta bir tekâmül kanununun varlığı açıktır. Yeryüzünde dört âlem olarak bilinen elementler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar âlemi arasında karmaşık münasebetler vardır ve bunlardan alttakiler üsttekilere basamak olma, üsttekiler de alttakileri kendinde barındırma husûsiyetine sahiptir. Elementler nebâtî hayata basamak ve bitkiler hayvanlara gıda olup insanda ise hem unsurî, hem nebatî, hem de hayvânî yönler vardır. Bitkiler ve hayvanların tekâmülü ölümle bir üst hayat seviyesine gıda olarak basamaklık yapmakta yatarken, insanın tekâmülü doğumdan itibaren ilme ve imana dayanmaktadır.
Evet, insanın tekâmülü ilme ve imana dayanır. Hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen insan, bir yandan bedenen gelişirken, bir yandan da istidatlarının inkişafı ve fıtratındaki iman cevherinin irâdî ateş almasıyla en sonunda nev' olarak vücûbun, yani ulûhiyetin sınırlarına dayanan, fert olarak da kâb-ı kavseyn, yani ferdî istidadının tavanına ulaşan bir tekâmül sürecine girer. Onun insanlığı, işte bu tekâmül sürecindeki deprenmesinde, gel-gitlerinde ve hayat boyu her an devam eden mücadelesinde yatar. İnsanın yaratılışında nasıl bir toprak-rûh düalitesi varsa, onun tekâmülü de, hayatı da hep iki yön arzeder. Bir defa o, hayatının kendine bakan yönüyle hem öğrenme, hem inanma durumundadır. Çünkü açıkça görüldüğü üzere, nasıl ağaçtaki bütün faaliyet meyveye yönelikse ve meyve bütün ağacın hülâsası ise, insan da yaratılış ağacının meyvesi olduğundan, yalnız yeryüzü değil, bütün kâinat insana yöneliktir ve insan, bir normo-âlem olarak, bütün kâinatı kendinde barındırır. Dolayısıyla onun, şu yeryüzü hayatında inkişaf edecek olan istidatları kâinat çapındadır ve o, bu istidatlarını inkişaf ettirebildiği nisbette insaniyet mertebelerini kat'eder ve varlık hedefine doğru yol alır. Bu husûsiyetinin yanı sıra, mânâsı bilinmeyen ve anlaşılmayan bir kitabın ne kadar güzel olursa olsun hiçbir değeri olmayacağından, kâinat kitabını okuyup ondaki derin mânâları, hikmeti, gâyeyi ve yazılmasındaki hedefi anlayan da insandır; öyleyse insan, kâinatın mânâsını kavrayabilecek, eşyâ ve hâdiselerin hakîkatına nüfuz edebilecek kabiliyettedir ve dolayısıyla kavrayıp nüfuz etme mecbûriyetindedir.
Şu halde, kâinatta böylesine önemli bir yeri olan ve yine böylesine önemli istidatlarla donatılan insan için dünyanın ebedî bir hayatın tarlası olmasındaki sır nerede yatmaktadır? İşte bu soruların cevabı, insan varlığının, temelde Allah'a bakan ve bir yönüyle onun doğrudan tekâmülüyle alâkalı olan yanında aranmalıdır.
İnsan, bütün varlıklar gibi, Allah'a kul olmak için yaratılmış ve yeryüzünün halifesi kılınmıştır. Yeryüzünde halife olmak demek, eşyanın ve hâdiselerin hakikatini kavrayıp, onları yaratılış bütünündeki fonksiyonları istikametinde kullanarak, Allah adına adaletle yeryüzünde hükmetmek ve yeryüzünü sulh içinde kâinatın diğer bölümleriyle bütünleştirmek demektir; yani kendi irâdesiyle yeryüzünü kâinatın huzur ve âhenk korosuna iştirak ettirmektir ki bir noktada bu, Allah'a kul olmakla aynı mânâya gelir. Çünkü bu mânâda bir yeryüzü hilafeti, ancak Allah'a kullukla gerçekleşir. Aksi halde, benliğini Allah'a kullukta eritemeyen insan, bencilliğinin karanlık labirentlerinde dolaşır durur, veya şeytanın üçgeninin derin girdaplarında boğulur gider.
İnsan, yaratılışının gâyesini veya yeryüzü hilâfetini bir Müslüman olarak günde kırk defa Allah'ın huzurunda, "Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz" diyerek ifade ve ilan eder. O fert olarak da namaza dursa, yine çoğul sigası kullanarak, "ibâdet eder ve yardım dileriz" der.Yani, insan bir fert de olsa, bir nev'dir ve her bir insan kâinatın yoğun bir hülasası ve ayrıca, yukarıda ifade edildiği gibi, kâinat kitabının mânâsını çözen ve okuyan en şerefli varlıktır. Dolayısıyla o, kendi vücudundan, vücudunun aza ve hücrelerinden başlayarak, ailesi, çevresi, memleketi, bütün insanlık ve en nihayet bütün varlık adına Allah'a arz-ı ubûdiyette bulunur ve böylece bütün kâinatı kuşatan külli sorumluluğunu idrakle, bu sorumluluğun gereğini yerine getirebilmek için Allah'tan yardım diler. Fakat, her ne kadar insan fert olarak bütün bir kâinatı kendinde barındıyor ve yine fert olarak Allah'ın huzurunda arz-ı ubûdiyette bulunuyorsa da böylesine küllî bir sorumluluğu tek başına yerine getiremeyeceği için içtimâî bir varlık olarak yaratılmıştır ve dolayısıyla bir cemaat, bir ümmet, hattâ Hz. Âdem'den bu yana bütün bir insanlık olarak omuz omuza vermek mecbûriyetindedir; dolayısıyla, yeryüzünün hilâfeti, ancak bir rehber, bir imam arkasında saf tutmuş bütün bir insanlık tarafından yerine getirilebilir. İlk insandan bu yana, neden bütün peygamberlerin aynı dinin esaslarıyla geldiğini ve ferden namaz kılmak caiz olsa da, cemaatle namazın neden çok mühim olduğunu ve bir arada yaşamanın ehemmiyet ve mânâsını buradan anlayabilir ve yine buradan, "her gün yevm-i beter midir, yoksa insanlık, her geçen gün iyiye mi gitmektedir?" sorusuna cevap bulabiliriz.
Evet, eğer insanın yeryüzündeki vazifesi hilâfetse ve bu vazifenin ifası ilme ve imana dayanıyorsa; insanlık da bu mânâda sürekli bir tekâmülün içindeyse, ne "her gün yevm-i beterdir" diyebiliriz, ne de "insanlık her geçen gün daha iyiye gitmektedir" diyebiliriz. Bir defa, dünya insan için ahiretin tarlası ise, insanın yüryüzü hayatı bu tarlayı ahiret hesabına ekebildiği nisbette mânâ ve değer kazanır. İkinci olarak, insanın yüklendiği yeryüzünün halifesi olma fonksiyonu bir yönüyle ilme dayanıyor ve onun bu mânâda meleklere rüçhaniyeti ilmî vukûfiyetinden kaynaklanıyorsa, bu takdirde "bugün dünden daha kötüdür" diyemeyiz. Çünkü insan, ilimle imanı birleştirdiği, yani dinin hem iman, ibâdet, muamelât ve ahlâka bakan yönünü, hem de ilimlere bakan yönünü ikame edebildiği takdirde, hayatına gerçek değeri kazandırmış ve sorumluluğunu yerine getirmiş olacaktır. Ahiretin kazanılması dinin daha çok birinci yüzünü ikameye bakarken, dünya hakimiyeti de daha çok ikinci yüzünün ikamesine bakar. Allah, yeryüzü verâset veya hakimiyetini, öncelikle dinini her bakımdan ikame edenlere verir; bundan sonra izafî derecelendirmeler başlar ki her zaman yeryüzü hilâfetini dinin her iki yüzü cihetiyle daha çok hak edenler yeryüzünde hakim olurlar. Bu mânâda, "İslâm hak din olduğu halde, neden birkaç asırdır kâfirler hakim ve Müslümanlar mahkûm?" sorusu hiçbir değer ifade etmez. Demek ki birkaç asırdır Müslümanlar yeryüzü hilafetinin gereğini yerine getirememiş ve kâfirler, inanmasalar da elinin en azından bir yüzünü ikame cihetiyle, yeryüzünün hakimiyetine Müslümanlardan daha çok liyakat kesbetmişlerdir.
Mes'eleyi izah etmeye çalıştığımız çerçevede yaklaştığımız zaman, "İnsanların en hayırlısı, benim zamanımda yaşayanlardır; sonra bunları takip edenler, daha sonra da onları takip edenler gelir" hadîs-i şerifi, sahâbe-i kirâm, tâbiîn ve tebe-i tâbiînin dinin hem ahirete bakan yüzünü, hem de dünyaya bakan ilimler yüzünü ikamede bütün zamanların en hayırlı nesilleri olduğunu ifâde etmektedir. Bundan sonra bu mânâda bazen yevm-i beter olmuş, bazen de insanlık iyiye doğru gitmiştir. Son asırlarda Müslümanların ilimleri nerdeyse toptan, dinin ahirete bakan yönünü de büyük ölçüde ihmaliyle birlikte üstünlük batıya geçmiş, fakat batı, ilimleri imanla birleştiremeyip tam ters yönde gittiğinden, küllî fazîleti kazanamamıştır. Bugün, kafa-kalp bütünlüğüne eren ve ilimlerle imanı birleştirip yeryüzünü ahiret adına imara yönelen Müslümanlar, yeniden küllî fazîlete erebilecek ve bir bakıma sahabeye yaklaşabilecektir.
Mes'elenin bir vechesi daha vardır ki oldukça mühimdir. İlimler, nesiller boyu araştırma ve öğrenmeye dayanması ve ilimler sahasındaki her bir adımın yeryüzünün imarında bir ileri adımı ve İlâhî isimlerin tecellîlerinden birinin daha anlaşılıp vüzûha kavuşmasını, dolayısıyla iman hakikatlerinin de inkişafını temsil etmesi yönüyle, hiçbir zaman umûmî mânâda bütün yeryüzünde her gün yevm-i beter olmamış ve insanlık daima ileriye gitmiştir. Sahâbe-i kirâmın bütün nesillerin en hayırlısı olması da, bir bakıma, bir batılının da itirafıyla, insanlık ilimler sahasında Efendimiz'e kadar % 25 nisbetinde yol almışken, Efendimizin 23 yıllık risaleti döneminde bir % 25 daha yol almasında yatmaktadır. Yaratılış Allah'a bakan yönü itibariyle, İlâhî isimlerin tecellîlerini temsil ettiğinden ve her geçen gün bu tecellîler daha geniş mikyasta ortaya çıktığından, insanlık devamlı bir terakkî halindedir. Ayrıca, dinî sahadaki sarsıntıların tamiri için Müslümanların başına gelen felâketler de -baharın güzel günlerine kışın soğuk ve fırtınalarından geçerek varılması misali- yine değişik İlâhî isimlerin tecellîlerine dayanması ve rahmetin de cebr-i lutfî tarafını temsil etmesi bakımından, yine hiçbir zaman "hergün yevm-i beterdir" denilemez. Ve bu mânâda da insanlığın ilk gününden bu yana her gün yevm-i beter olmamış ve daima ileri yönde yol alınmıştır. Bundandır ki insanlığın en geniş plânda ve en geniş coğrafyada tadıp yaşayacağı saadet istikbaldedir ve bugünkü nesilleri beklemektedir. İşte, "Biz bir ayeti neshettiğimiz veya unutturduğumuz zaman, ya ondan daha iyisini veya mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah, her şeye kadirdir" ayetinin içtimâîye ve insanlık tarihine bakan yönü, kanaat-i âcizanemce bu gerçeği ifade etmektedir.