Ekim 1987 · s. 2 · 3 dakikalık okuma
Hazanla Gidip Baharla Gelenler

Son asırlarda, içeride ve dışarıda, millet ve ülkemiz hakkında, ne düşünülen şeyler ne de söylenilen şeyler hiç de içaçıcı olmamıştır. Bu düşünce ve söylentilere göre devlet eski güç ve aktivitesini kaybetmiş, toplum bütün bütün fonksiyonunu yitirmiş; kitlelerin çehrelerinde fevkalade bir durgunluk, dalgınlık ve bitkinlik.. en canlı dakikaları sadece geçmişi sayıklama zamanlarında, en çalımlı halleri ona destanlar dizdikleri anlarda.. yaşadıkları asırla hesaplaşırken mâzîyi imdâda çağırmakla iktifâ etmekte ve tahkir edildiklerinde eski devirlerin ihtişamına sığınmakta.. alabildiğine güçsüz, alabildiğine iktidarsız ve ayakta durabilmek için sarmaşıklar gibi hep dıştan destek arama peşinde.. hâsılı, hangi taraftan bakılırsa bakılsın; eskilerde, gücün, kuvvetin; canlılığın, nizam ve ahengin yurdu olan bu ülke, harâb elleri, kimsesiz hâ-numanları, yıkılmış yolları, çökmüş köprüleri ve dize gelmiş insanlarıyla yürekler acısıydı... Bir ölçüde düşünüp söylenenlerin hepsi doğruydu. O kıskıvrak bir cendere içine alınmıştı ve bir taraftan, tıpkı toprağın bağrında çürüyen kökler gibi, zeminin tâ derinliklerine kadar inen öldürücü sızıntılar onu çürütürken, diğer yandan esip savuran hazân rüzgarları onda ne dal ne de yaprak bırakmamışlardı. Sonra da dörtbir yandan ona hücum eden çeşit çeşit hastalıklar, alttan-üstten sarsılmış bu enkaz üzerine gelip taht kurmuşlardı. Bu durum bir taraftan bir bitiş, bir tükeniş, bir inkırâz görünürken, diğer yandan binbir gürültü, tarraka ve etrâfı velveleye vermesiyle de adeta bir "bâ's-ü ba'del-mevt"in başlangıcıydı.
Evet, milletçe, bu yorgunluk ve durgunluğu, bu çürüme ve kokuşmaları hemen heryerde ve hissedilir şekilde, tatlı bir canlılık, yeni bir yeşerip çimlenme ve gönüllerimize ümit kıvılcımları salan bir başka bahar takip ediyordu. Heryerde gülün, çiçeğin tomurcuklaştığı; kuşların, böceklerin birer hatip gibi minberleri tutup hutbe ve münâcaatlarını îrâda başladıkları; selvilerin "hû hû!" deyip salınmaya durdukları; zeminin bir baştan bir başa rengârenk ve pırıl pırıl bir haliçeye bürün-düğü; pembe, beyaz, erguvan ve kırmızıdan fistanlar giyip yeni bir bayrama, yeni bir şehrâ-yine hazırlandığı.. hâsılı herşe-yin kendi çevresine diriliş solukları salıp bir taze baharı müjdelediği.. ve bu taze baharın geçmiş hazan mevsimiyle aynı noktada buluştuğu, birinin alıp götürdüklerini öbürü aynıyla getirip yerlerine koyduğu.. yumuşak, tatlı, canlı fideleriyle, öteki âlemin bağ ve bahçelerinde hazırlanmış gibi taptaze bir baharı...
Bunun böyle olduğuna inanan günümüzün nesilleri, mâzi kadar derin, inançlar kadar güçlü bir muhteşem tarihî mirasın böyle birkaç sadme ile yıkılıp yok olmayacağını; dalları kesilse bile, kökünün bütün bütün kurutulamayacağını, bugün darbelense dahi yarın toparlanıp kendine geleceğini zaten biliyor ve yürekten inanıyorlardı.
Aslında, insanımızın tabiatının bir parçası haline gelen ve tıpkı su sesi, bülbül sesi, mehtap görüntüsü kadar onun ruhuyla, gönlüyle bütünleşmiş bulunan, bunca örfü, âdeti, tarihî vâridâtı ve yüzlerce senelik kültür birikimi böyle rahatlıkla bir tarafa itilemez ve ona karşı lâkayd kalınamazdı...
Bir zamanlar, Hak düşüncesi ve Yüce Yaratıcıyı herşeye tercih etme felsefesiyle, melekleri imrendiren muhteşem medeniyetleri kurmuş; en tatlı musikilerden daha tatlı ve cennet esintileri gibi ruhları sarıp sevindiren bu medeniyetler sayesinde, sabah-akşam hep tâlihine tebessüm etmiş; ebediyete meftun ruhuyla uhrevîliklere yönelmiş, onları sevmiş ve arzulamış; saraylarını, köşklerini cennet kasırlarının minyatürleri mahiyetinde düzenlemiş ve âdeta öteleri çekip burada yaşamış.. düşüncede dürüstlerden dürüst, inancında melekler kadar sâfi, yaşayışında saadet asrının şivesini kullanan bu millet, bir daha dirilmemek üzere nasıl ölebilirdi ki..? Bugün artık bu duygu ve bu düşüncelerle kaynayıp bütünleşen, manevî hazlarıyla, sevgiyle süslü yumuşaklardan yumuşak kalbleriyle, kendilerini erişilmez bir güzellikler armonisi içinde bulan ve nazarları emniyet telkin edici bir tatlılığa ulaşmış bulunan.. binbir sıkıntı ve zahmetlerden geçe geçe pişip olgunlaşan; yıllarca zamanın ters akışını imanla, ümitle, sabırla göğüsleyerek zamana karşı mücadele etmesini öğrenen; defalarca rüyalardan aldıkları ürpertilerle tirtir titreyerek teyakkuza geçen ve yine defalarca rüya ve hülyalardan aldıkları sevindirici mesajlarla ufuklarında şafak aramaya koyulan... Kimbilir, ne kadar emek deyip, terbiye deyip terleyen, ne kadar dikkat deyip, tedbir deyip kıvranan.. bilmem kaç defa dökülüp yolda kalmışlarda, yeniden doğrulup yürüme arzusu uyandırmak için yüzsuyu ve gözyaşı döküp ağlayan; kaç defa hazırlamaya çalıştığı, hazırladığı veya hazırladığını sandığı ham ruhların, henüz dava düşüncesinin koridorunda dolaşıp durduklarını görerek burkuntuyla ikibüklüm olan yığın yığın muzdaripler vardır ve bunlar ters yüz edilemiyecek kadar Hakk'la irtibat içindedirler. Bulundukları hemen her-yerde, donanma gecelerinde gözlerimizi kamaştıran havaî fişekler gibi çevrelerine ışıklar yağdırır ve binbir sihirli oyunlarla bizleri aydınlık iklimlerine çekmeye çalışırlar. Hülyalarımız ve rüyalarımız gibi şefkatli, yumuşak, huzur verici ve pırıl pırıl iklimlerine...
SIZINTI