Aralık 1996 · s. 512 · 6 dakikalık okuma
Hayat Materyalizme Geçit Vermiyor
Ubeydullah Akyüz · Bilim Felsefesi
Müslüman süfiler, Cenab-ı Allah’la alakalı olarak,” O’ndan ayan nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş” derler. Gerçekten, en basit düşünce için bile, Allah’ın varlığı, beni de birliği, en belirgin bir gerçektir. Her türlü ilmi ve kültürel birikimden yoksun bir bedevi, “Çölde görülen izler, oradan bir devenin geçtiğini gösterir. Yıldızlarıyla şu parlak Sema, şu yeryüzü, bir Yaratan’ın varlığını ortaya koymaz mı?” diye, O’nun insanda nasıl vicdani bir hakikat olduğunu açıklayabilmektedir.
-Yeni yükselen burjuvazinin her türlü kayıttan azade kazanma, harcama ve hayat sürme gayesinin yönlendirmesi neticesi değilse şayet -Batı ‘da bilimin Kilise’ ye, dolayısıyla zamanla dine karşı gelişmesi, nihayet materyalizm ve ateizmi doğurmuş, bilim, dini veAllah’ı inkara vasıta yapılmıştır. Bunda, bilimin önce her şeyden şüphe etme temeline oturup, sonra da doğrularını laboratuarda araması, yani kendisini fizik dünya ile sınırlamasının da şüphesiz çok büyük bir tesiri vardır. Fakat keşke bilim, faaliyetlerini sadece fizik dünya ile sınırlayıp, uzanamadığı noktalarda yine bu dünyaya göre hüküm vermeye kalkışmasaydı! Bilimin kendine çizdiği sınırı aşması, diyelim ki, insanı sadece fizyolojisi ile incelemesi gerekirken, mesela, her biri kendine has ayn bir alem olan insanın iç dünyasını da onun davranışlarına indirgeyerek, herkes için aynı sözüm ona doğrular, kanunlar çerçevesinde değerlendirmeye alıp, psikoloji bilimini de tamamen maddi temellere oturtması ve uzanamadığı, laboratuara sokamadığı fizik ötesi dünyayı inkara gitmesi, esasen kendi temel kanunlarıyla tenakuz ifade ediyordu. Kısaca bilim, sahasını aştı, her konuda son sözü söyleme ve her şeye açıklama getirip, dinin de, Allah’ın da yerine oturma gayreti içinde, tarihte emsali görülmemiş bir put olarak ortaya çıktı.
Bilim, nihayet hayatı ve varoluşu açıklama gayreti içine girdi. Bir yandan, dış dünyayı insan düşüncesinden ayrı objektif bir realite olarak görmeyen idealizme cephe alarak, bu dünyayı insandan bağımsız bir gerçeklik olarak telakki etti. Sonra, insanı da bu dünyanın bir parçası, insan düşüncesini ise bu dünya ile münasebetlerinin maddi ürünü olarak kabul etmesine karşılık, insana, içinden çıktığını ve sadece bir parçasını oluşturduğunu iddia ettiği dış dünyayı inceleme görevi vererek, büyük bir çelişkinin içine girdi. Yani, varlık, varoluş ve hayatı Allah’ı kabul etmeden açıklayamayacaklarını anlayarak, kendi objektif varlıkları dahil, her türlü objektif varlığı inkara giden, fakat inkarın da bir hüküm olduğunu, dolayısıyla objektif, şuurlu bir varlığı olmayanın hüküm veremeyeceğini idrak edemeyerek yaman bir çelişki sergileyen sofistlerden çok daha öte bir belahetle bilim, cansız maddenin nasıl hayata ulaştığını hala açıklayamaması bir yana, dış dünyanın ileri bir merhalesi, bir parçası saydığı insan düşüncesine bu dünyayı inceleme yetkisi vererek -iddiasına göre- parçayı kendinden doğduğu bütüne hakem kılma yoluna gitti. Burada da yine yüzlerce fikir, sözümona düşünce akımı ve felsefi ekol ortaya çıktı.
Dini ve Allah’ı kabul etmek istemeyen bilimsel veya felsefi ekollerin hepsinin temelinde materyalizm yatmaktadır. En katı materyalizm anlayışını benimseyen Marksizm, her şeyden önce bilgi felsefesi ile müthiş bir çelişki sergiler. Marks’a göre bilgi, insanla kullandığı üretim araçları arasındaki münasebetlerin insan zihninde uyandırdığı maddi akımdan ibarettir. Dolayısıyla, doğru bilgiye ancak komünist bir toplumda, insan ve üretim araçları faaliyetlerinin komünizme göre oluştuğu bir toplumda varılabilir. Bu durumda, insanlık tarihinin hemen tamamında ortaya konan düşünceler ve elde edilen bilgiler yanlış olduğu gibi, Marks kendi teorisini kapitalist bir toplumda, insan-üretim araçları münasebetlerinin kapitalizme göre ayarlandığı bir ortamda oluşturduğu için, bizatihi Marksizm ve materyalizmin de yanlış olması gerekir. Kaldı ki, Marks burada bilimin, yukarıda ifade ettiğimiz yanlışını tekrarlamakta, bilgi ve düşünceyi teoride insan idrakinden bağımsız olarak ele alırken, kullandığı üretim araçları ile olan münasebetlerinin zihninde oluşturduğu maddi akımın insanda nasıl idrake dönüştüğü mes’elesini hissetmemiş görünmektedir. Fakat Marks’ın haklı olduğu bir taraf vardır ki, oda şudur:
Bilim, bizzat kendi tavrı ve temel esasları gereği, bilhassa varlık, hayat, eşya ve varoluş konularında, hatta kendine saha seçtiği dış dünyanın ne ve nasıl olduğu konusunda bile gerçeğe ulaşmaktan çok uzaktır. Çünkü bilim, gerçeği, değişen dünyanın görüntülerinde aramaktadır. Dolayısıyla, bir zaman Galile ve Newton fiziğine dayanarak, mekanik ve tamamen maddi bir evren tasavvuru içinde, varlığı genel mekanik kanunların hükmettiği maddi bir realite olarak yorumlarken, atom fiziği ile birlikte, her şeyi hareketten ibaret sayma yoluna gitmiştir. Mesela Ostwald, “Çobanın taşa vurduğu sopa, dış alemin varlığı üzerinde bir etkide bulunmaz. Bu sopa mevcut olan onun hareket enerjisidir” derken, Karl Birsun, “Madde, hareket içindeki maddesizliktir” demektedir. Bu gelişmelerden sonra Marksizm maddeye bakışında ve onu tarifinde değişiklik yapmayı tercih etmiş. Lenin ve bir zamanlar Marksist olan Garaudy’nin tarifleri içinde, onu Hegel’in geisti, yani varlığın özü, aslı olduğunu iddia ettiği dünya ruhu gibi görme yoluna gitmiştir. Onlara göre, bütün varlık, tek objektif gerçek olan maddenin mutlak ve izafi özelliklerinden ibarettir. Tabiat kanunları denilen şeyler, maddeye ait güçlerdir. Madde, kendi kendine ve bizatihi vardır.
Esasen bu tür sözümona düşüncelerin tenkidi bile fazladan bir cehd olsa gerektir. Fakat insanlığın bugünkü problemlerinin temelinde, materyalist bilimsellikle varlığı Allah’a kaskatı bir perde yapma ve inancı, bilhassa Allah’ı önce bilimin sahasının dışına çıkarıp, sonra da tam bir bilimsel cambazlıkla inkar etme yatmaktadır. Gelecekte de ihtimal insanlığın önündeki en büyük problem yine bu olacaktır. Tamamen beşeri bir faaliyet olan ve beşere tarihte eşi görülmemiş bir tekebbürle Allah karşısında adeta inkar ve hüküm hak ve yetkisi veren bu materyalist bilimcilik haddini bilip, sınırlarına çekilmedikçe veya bilim gerçek hüviyetini kazanmadıkça, bu problem, bazen çözülmüş gibi görünse bile, her zaman nüksetmeğe hazır bir kanser gibi beşeri bünyede varlığını sürdürmeğe devam edecektir. Beşerin kendi elleriyle yapıp, sonra yine kendi taptığı bu en büyük putu, hala büyük put kıranlar, veya put kıranların verdiği ‘baltalar’ı kullanabilecek eller beklemektedir.
Sadece Marksizm’le sınırlı olmayıp, ‘pozitivistik’ bilimselciliğin oturduğu materyalist anlayışın bir ürünü olarak maddeye giydirilen ‘yaratıcılık’ elbisesini, kainatın zerreleri adedince gerçeğin yanı sıra, sadece hayat gerçeği bile yırtmaya kafidir. Bir defa, değişen, üzerinde -iddiaya göre- sadece bir ürünü olan insanın istediği gibi tasarrufta bulunup, kendisine tarif getirebildiği, en azından parçalarıyla ve ürünleriyle sürekli ölümü tadan bir şeyin ezeli olamayacağı açıktır. Nitekim, bugün bilim adamları varlığın başlangıcı hakkında -en sonuncusu ‘bing bang’ olan- pek çok teori ileri sürmekte ve varlığın ezeliyetini kabul etmemektedirler. Ezeli olmayan bir şeyin ebedi olamayacağının aşikareliği bir yana, ilk inorganik haliyle cansız olan bir şeyin kendi kendisinin yaratıcısı olamayacağı da hiçbir izah gerektirmeyen bir hakikattir. Eğer maddenin kendi kendisinin yaratıcısı olduğu iddia ediliyorsa, maddenin bunun için, yani var olmak ve var etmek için gerekli hayata daha başlangıçta sahip bulunması gerekmez mi? Bilim adamlarının bazılarının, en azından anne karnında bir ceninin insan haline gelmesiyle kıyas edip, asla bir kaos olamayacağını düşünemeyecek bir belahetle, kainatın başlangıçta bir kaos olduğu ve sonra bugünkü muhteşem düzenini aldığı iddialarını bir an için doğru kabul etsek bile, kainattaki muhteşem düzen, çok açık ve net olarak bir şuur ve kasdı ortaya koymaktadır. Kendinde şuur, kast ve bunların gerektirdiği hayattan mahrum bulunan maddenin yaratıcı ve kendinde olmayan bu şeyleri dıştan bir tesir olmadan elde edemeyeceği gibi, onları başkalarına da veremeyeceği ancak materyalist bilimcilere söylenecek bir gerçek olabilir. Yoksa, en basit insan aklı bile, maddenin yaratıcılığını kabulden utanır. Keyfiyeti ne olursa olsun, başlangıcı itibariyle tamamen inorganik olup, sonradan canlılık seviyesine eriştiği ileri sürülen cansız bir şeyin, bugün, insan dahil, şu muhteşem kainatı oluşturacak ve yönetecek bir hayat, şuur, ilim ve kudret seviyesine ulaştığını iddia etmenin, şu anda basit bir elementi kainatın yaratıcısı ve yöneticisi olarak kabul etmekten ne farkı vardır? Çünkü, madde yaratıcı ise ve kainatı meydana getirecek bir öz ise, asılda ve bütünde olanın parçada olmaması düşünülemez. İnsan vücudundaki hayatın bütünü, insanın her bir hücresinde, her bir zerresinde de vardır. Sonra, bugünkü durumu itibariyle, madde içinde en yüksek hayat seviyesine sahip olup, maddeye hükmeden insan, değil kainatı, kendini bile idareden ve kendine, kendi hayatına bile sahip olmaktan aciz iken, inorganik bir şeye nasıl kendi kendini var etme ve kainatı meydana getirme kabiliyeti verilebilir? Kainatı meydana getirebilecek bir kabiliyet, kendi kendini neden koruyamaz? Bütün bu muhalleri iddia etmek mi, yoksa ezdi hayat, ilim kudret ve irade sahibi Allah’ı kabul etmek mi ilim zihniyetine daha çok yakışıyor, bunun cevabını materyalist bilimcilerden beklemek ile, maddenin konuşmasını beklemek arasında hiçbir fark yok gibi!. Konuşamayan, kendi kendine bile zarar ve fayda vermekten aciz putlara tapan ‘ilkel insan’, anlayış itibariyle, maddeye yaratıcılık veren bugünkü bilim adamından doğrusu çok daha ötelerde imiş!..