Mart 1993 · s. 23 · 6 dakikalık okuma
Havf ve Haşyet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

HAVF VE HAŞYET
Korkma, ürperme, irkilme manalarına gelen havf; ıstılahi manası itibariyle; şer’an haram olmayıpta daha hafif mertebede memnu bulunan bir şeyi işlemekten sakınma anlamına, sufiyece de; “recâ” duygusunun yanında, hak yolcusunun emniyete düşüp aldanmaması ve kuruntulara takılıp kalmaması için manevi seyr ü seferde hem bir denge unsuru ve hem de naz u şatahata götürecek düşünceleri ta’dil eden bir iksirdir.
Havf, Kuşeyrî’ye göre; mana yolcusunun, Allah’ın sevmediği, hoşlanmadığı şeylerden sakınmasını ve uzak kalmasını sağlayan, onun içindeki bir korku duygusu şeklinde yorumlanmıştır ve daha çok da, gelecekle alakalı gösterilmiştir.
Evet havf, ya bir insanın arzu etmediği şeylere maruz kalacağı endişesinden veya isteyip dilediği şeyleri kaçıracağı düşüncesinden kaynaklanır ki, her iki durum da istikbâl ile alakalıdır. Kur’an-ı Kerim de, pek çok ayat u beyyinatıyla amel ve davranışların ilerideki neticelerini nazara vererek istikbal buudlu bir dünya kurmayı hedefler.. O’nun kurmak istediği dünyada geleceği iyi ve kötü semereleriyle bir ruh, bir düşünce, hatta bir aksesuar olarak görmek her zaman mümkündür. O, müntesiplerinin gönlüne bütün bir hayat boyu âkibet-endiş olmayı aşılar ve ayaklarını yere sağlam basmalarını hatırlatır.
![]()
—Hiç hesaba katmamış oldukları şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılıverdi” ürperti hâsıl eden fermanı:

—De ki: Amellerin bütün bütün boşa gidenini size haber vereyim mi? Onların ameli ki, dünya hayatında bütün çalışmaları boşa gittiği halde kendilerini güzel iş yapıyor sanmaktadırlar”
gönülleri hoplatan beyanı gibi daha pek çok ayet var ki bunlar insanın hayat dantelasının öteden getirilmiş atkı ipleri gibidirler.-Bu iplerle hayatını kanaviçe gibi örene ne mutlu- Kur’an sık sık bunlarla gönüllerimize uhrevilik aşılar ve gözlerimizi ukbaya çevirir.
Cenab-ı Hakk nurlu beyanında, bizi huzuruna celp ve maiyetiyle şereflendirmek için çok defa havf’ı bir kamçı olarak kullanır. Bu kamçı, tıpkı annenin itaplarının, yavruyu onun şefkatli kucağına çektiği gibi; insanı ilahi rahmetin enginliklerine cezbeder ve onu cebri lütufların varidatı ile zenginleştirir. Bu itibarla, Kur’an-ı Kerim de havf u haşyetle tüllenen her emir ve direktif, bir buuduyla ürpertici is de diğer yanıyla rahmet televvünlü ve inşirah vericidir.
Ayrıca Cenab-ı Hakk’tan havf edip O’na karşı saygılı olan bir vicdanın, başkalarının kasvetli ve yönlendirmeden uzak, yararsız, hatta zararlı korkularından kurtulması bakımından da ayrı bir önem arz eder. Cenab-ı Hakk nûrefşân ve ümitbâhş beyanında yer yer ![]()
“Eğer gerçek mü’min iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun!” buyurarak insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılarak dağınıklığa düşülmemesini: ![]()
“Sadece ve sadece benden korkun” diyerekte hiçbir yararı olmayan fobilere girilmemesini ihtar eder ve: ![]()
-Her an üzerlerinde nigehban bulunan Rabbilerinden korkar ve emrolundukları şeyleri titizlikle yerine getirirler” ve:
“ Havf u haşyet içinde, aynı zamanda tazarru ve niyazlarının kabul olacağı ümidiyle Rabbilerine dua ederler...” gibi pür-envar beyanlarıyla havf la ma’mur, haşyetle serfiraz gönülleri sena eder. Eder zira hayatını havfa göre örgüleyen bir ruh, iradesini temkinli kullanır, adımlarını dikkatli atar ve ayağını çürük bir yere basmamaya çalışır. İşte böyle titiz ruhlar rıza semasının üveykleri sayılırlar. İşte size lücce sahibinden havf la alakalı hoş bir tespit: ![]()
Cenab-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sabitkadem ol; zira ağaç şiddetli rüzgârlara karşı yere muhkem tutunur.”
Havfın en aşağı mertebesi imanın şartı ve muktezası olan havftır ki: ![]()
“Eğer gerçek mü’min iseniz benden korkun” mealindeki ayet buna işaret etmektedir.
Bunun bir üstü ilim buudlu havftır ki ![]()
“Allah’tan kulları arasıda ancak âlimler hakkıyla korkar” ayetide bu mertebeyi ihtar eder.
Daha üst bir mertebe ise marifet mertebesidir ve heybet televvünlüdür ki ![]()
Allah size kendisine karşı ürperti içinde bulunmanızı emreder” beyan-ı sübhanisi de bunu hatırlatır.
Bundan başka, bir kısım sûfiler havfı; biri heybet, biri haşyet olmak üzere kendi içinde de ikiye ayırmışlardır. Her ikisi de korku ve saygı düşüncesinden kaynaklanmasına rağmen bunlardan heybet daha ziyade “firar” yörüngeli, haşyet ise “iltica” mahreklidir. Seyr u sülükte heybet sahibi, sürekli firar düşüncesi içindedir; onunla oturur-kalkar, onu düşler ve onu tasarlar; haşyet sahibi ise, her lahza ayrı bir mülahaza ile O’na iltica etme vesileleri araştırır ve O’na sığınma fırsatları kollar.
Bu itibarla da çok defa, rehbet yolunu seçenler, firarı da devam ettirirler.. firarı devam ettirdikleri için de kolayı zorlaştırır ve ruhbanların maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalır, dolayısıyla da firarın hasıl ettiği bu’diyet ölçüsünde, O’ndan uzak kalmanın ızdırabını yaşarlar. Hayatlarının her lahzasında “heva” yı “hüda” ya çevirebilmiş haşyet salikleri ise, her an ayrı bir iltica yol ayrımında ayrı bir “kurb” kevseri içer ve “daha yok mu?” diyerek coşarlar.
Haşyet, kamil ma’nada bir enbiya hususiyetidir.. nebiler, sürekli içinde adeta İsrafil’in surunun duyulduğu bu atmosferde ve Hakkın, azamet u celalinin savleti karşısında bir can ile ölür birkaç can televvünü ile dirilirler. Onların his, şuur ve idrak ufkunda her zaman
-Cenab-i Hakk azametle dağa tecelli edince, dağ şak şak oldu parçalandı ve Musa kendinden geçip bayıldı” gerçeğinin tulu ve gurupları yaşanır. Akrab’ül-Mukarrabin ve Seyyid ül- Haşiyîn de: “Ben sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum; bilseniz ki, gök bir gıcırdayışla gıcırdayıp inledi ki!. Zaten öyle olması gerekirdi; zira göklerde meleklerin secdegâhı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur. Allah’a yemin ederim ki, eğer azamet-i ilahi adına benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız, hatta zevcelerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır ve sahralarda çığlık çığlık Allah’a yalvarırdınız” buyurur. Bu hadiste hem peygamberin iltica buudlu haşyeti -ki, kendi, bilinebilecek herşeyi bildiği halde firarı değil O’na sığınmayı seçmiştir- hem de diğer insanların firar buudlu heybetlerini anlatmıştır ve Ebu Zerr hadisteki : “Keşke, kökünden sökülen ve kesilip-biçilen bir ağaç olsaydım” ilavesiyle kendi hesabına bu düşünceye beliğ bir tercümandır..
Haşyet ve mehabete göre programlanmış bir ruh, havf mülahazası olmasa da günahlara bulaşmaz.. işte mehabet bendesi bir ismet kahramanı! :
![]()
“Süheyb ne yüksek bir karakterdir -muhalfarz- Allah’tan korkmasa da günah işlemez.”
Havf erbabı bazen sızlar, bazen ağlar ve gözyaşlarını ceyhun ederek günde birkaç defa hususiyle de yalnızlık zamanlarında gözyaşlarıyla “bu’d” ateşlerini söndürür ve bu’dlar bu’du
cehennem üzerine yürür. Zira:
![]()
Allah korkusundan ağlayan birinin sağılmış sütün yeniden memeye dönmesi muhalteti gibi cehenneme girmesi mümkün değildir” fehvasınca, cehennem ateşini söndüren en tesirli iksir gözyaşlarıdır. Bazen de, hem yaptıklarını hem de yapmadıklarını sürekli birbirine karıştırır; yaptıklarının “hüdai” olmayıp da “hevai” olduklarından, yapmadıklarının ise bütün bütün şeytani olmasından, irkilir, devamlı hüzünle yutkunur. ve isabetli karar verebilirse doğrulur O’ na iltica eder. Bunlardan birinci şıktakiler:
- Rabbilerinin huzuruna döneceklerinden ötürü, yürekleri çarparak vereceklerini verirler” mealindeki ayet münasebetiyle, Aişe validemizden nakledilen şu vak’ayı misal olarak gösterebiliriz. Validemiz buyurur ki: “Bu ayet nazil olunca ‘ayette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?” diye Rasulullah’a sordum. İnsanlığın iftihar tablosu Seyyid’ül ma’sumîn: ‘Hayır ya Aişe, ayette anlatılmak istenen, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmaması endişesiyle tir tir titreyenlerdir’ buyurdular.”
Birinci kategoride zikredilenlere “düz mü’minler” diyeceksek ikincilerine “derin mü’minler veya kâmil insanlar” demek uygun olur zannederim.
Süleyman-ı Darani: ‘Kulun, havf ve recâ arası bir yol tutup gitmesi esas olmakla beraber, her zaman kalbin korku ve saygıyla atması daha emin bir yoldur” der. Aynı düşünceyi paylaşan Şeyh Galip ise havf mevzuundaki hislerini şu müstesna mısrasıyla hülasa eder
Bin havf ile çeşm-i canı bazet!
Şimdilik reca bir sonraki fasla kaldı...