Sızıntı Arşivi

Eylül 1985 · s. 7 · 2 dakikalık okuma

Hatıra

İnci Özata · Edebiyat

ey85-6.jpg

Dün "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olduğu" dünyada acaba bugün insanın "Kadr ü kıymeti" ne ki?.. Tacı fincana giydirdi beri kahveyi sunan eller unutuldu... Kahvenin "kırk yıllık" hatırı, toza-buza yazılan yazı kadar ömür süremedi.. Dünyaya "hatır, gönül nedir ki?" şeklinde kör düğümler atıldı.

Her hatıranın bir hatırı vardır. Dün "Hatırım kalır." diyenlere karşı boyunlar bükülür, diller lâl olur, akan sular dururdu. Hatıralar taptaze olarak zihinlerde kalır, sandıkların en nadide yerlerine saklanıp, kalblere çelikten taht kurardı. Çehiz olurdu... Mendil olurdu... Tesbih olurdu... Tas, çömlek olurdu... Ama en güzel yerlere konurdu... Yapılan şeyin manasına değer verilirdi. Tıpkı "Madden kaç para eder manan olmasaydı." gibi düşünülürdü. Hele baba, ana yadigarı deyince söz götürmezdi.. "Dedenin bir kahvesini içtim,. Hatırı var." sözü, söyleyenin elini kolunu bağlardı. O, vicdanlarda yaşayıp, dal budak salıp bahardaki yaprakların nazlanışı gibi her zaman nazlı olurdu.. Kalblerde açılan gül, kafeslerdeki bülbüldü. Adıyla şanıyla hatıraydı, hatırı olurdu.. Eskimezdi, silinmezdi. Babadan oğula bırakılan taç, gurbetten gurbetçiye, arkadaştan arkadaşa bırakılan en büyük mirastı.. "Başüstüne diye kabul edilip, gönül sarayında yer gösterilirdi... "

Zaman denen kuşun kanatlarına binen herşey uçup gitti. Bir hayal oldu. "Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş." dendi. Her gidişin ardından ıstırap ve hasret yudum yudum yudumlandı.. Gözler inci taneleri gibi yaşlar akıttı. Adeta cam gibi dondu.. Ağızlan bıçak bile açamadı.. Kilitlendi. Geçen günler herşeyi silip süpürdü... Ve bezimiz öyle bir taraktan geçti ki, iyilik duygulan tarağın dişlerinde lif, lif takılıp kaldı. Dün, ruh inceliğine sahip insanların hatıraları çınar ağacı gibi gökkubbede boy göstermişti. Gölgesinde nice insanlar serinleyip huzur bulmuştu. O insanlardan, yaşadıklan huzur dolu alemden miras kalan her "eskimez" eski diye kenara itildi Ardından gönül boşluğunda buruk buruk acılar hissettik.. Ve pahalı "hediyeler" ucuz "hatıralar" bıraktı. Altın oldu.. Gümüş oldu.. Koka oldu.. Kehribar oldu.. Ama bir türlü gönül tahtına nakşedilemedi.

Hasretle yollara baktık... Geçip gidenlerden ne bir iz ne de bir işaret görebildik.. Seherde rüzgarı bekledik, yine birşey yoktu.. Toprağı dinledik, diline tercüman olamadık.. Galiba o yollan başka yollar, o izleri başka izler yok etmiş.. Şimdi patika yollar cadde olmuş asfaltlanmış.. Ne bir diken, ne bir çalı ne de bir taş kalmış.. Herşey güzel olmuş ama iyi olamamış. Zira madde dünyasındaki debdebe ve ihtişam ruh dünyamızı viraneleştirmiş.. Yollar genişlerken gönüller daralıp patikalaşmış. Eski huzur dolu alemden kalanları galiba kuşlar terennüm ediyor. Biz; kenara itilmiş, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmışlık edasıyla eski devirlere bakıp, "herşeye" hasret türküleri dizdik.. Gizli gizli, "Gel," diye el ettik. Şimdi umut dolu gözler, yaşlı ve ufukta, ufuk insanla diz dize gelme yolundayız. Şimdi, mazimize destan düzen bizler, tomurcuklan sulama, başak tutma dönemindeyiz.

İ. Özata