Aralık 1985 · s. 36 · 1 dakikalık okuma
Hasret

"Gün doğacak semamıza yeniden
Saadet asrına doğduğu gibi
Ve ışık karanlığı boğacak birden
Bir gün tufan olup boğduğu gibi."
Gecenin karanlığında kim fısıldamıştı bu sözleri? İçimdeki hasret mi dile gelmişti? Dün gezdiğim harabeler mi konuşuyordu? Yoksa, karanlıkta yükselen mahzun kubbeler miydi ses veren? Belki şu karşımdaki mezardı! Belki de hep birlikte, maziye hasrete ağıt yakmışlardı. Herneyse... Ruhum, bu sözlerle coştu ve gelecek o günün sevinciyle kanatlandı. Hayalim ise zaferden zafere koşup durdu.
Tarihime kaydı düşüncelerim. Ebedi beyanda resmedilen tablolar göründü hayalime. Zalim milletleri, azgın ruhları, "babalarımızdan böyle gördük, böyle yaşarız " diyen mukallid güruhları hatırladım. Ve ardından yok ediveren ilahi azapları...
Gerçi Hakk'ın va'di vardı. O'nun hürmetine, ümmetini öyle bir azapla helak etmeyecekti. Fakat, asırlardır dökülen gözyaşlarının tufan olup karanlık ruhları boğmayacağını, içimizden kopan fırtınaların kasırga olup ilhadın temellerini yerle bir etmeyeceğini, içimizden kin ve nefret tohumlarını söküp atmayacağını kim söyleyebilirdi? Ve sonra eraciften arınmış bembeyaz topraklarda, temelleri maziden alınmış bir dünyanın kurulması uzak mıydı?..
Ruhum o günün sevinciyle coşarken ve hayalim zaferden zafere koşarken bir daha kulak verdim harabelere. Yeniden dönüp baktım önümdeki mezara... Evet, ebedi miydi dünya? Ve ilelebet sürecek miydi bu mavi rüya? Hayır, göçecekti buradan her can, eskilerin konup göçtüğü gibi. Ve herkes ölüm şerbetini içecekti.
Anladım ki o zaman, beni düşünceden düşünceye sürükleyen, hayalimi erişilmez ufuklara çeken, Sonsuz Sevgili'ye davet ve ebedi yurda hasretti... Belki çoşmalıydı ruhum o günün sevinciyle. Fakat bu, ruhumu saran tek düşünce haline gelmemeli asıl gayeyi unutturmamalıydı.
Ö. Faruk Özbey