Mart 1992 · s. 21 · 2 dakikalık okuma
Güneş Balçıkla Sıvanmaz

Mehmet Erdoğan
İnsanlar, daima doğruluğa karşı fıtrî bir meyil içindedirler. Doğruluk, bir güneş gibi bütün gören gözlere nurunu iletir aslında... Işıklarıyla, gönül gergefine aydınlık motiflerini nakşeder. Fakat bazı gözler vardır, âmâ, kör... Bazı gözler vardır, baktığı halde görmeyen... Işıktan korkar bazıları. Dîde-i huffaş (yarasa gözü) gibi... Işığı görünce kapaklarını indirir ve mağara-misal oyuklarına çekilir. İşte bu gözler görmezler hakikat ışığını... Bu gözler karanlığın meftunu, ışığın en büyük düşmanıdırlar.
Yalnız, her zaman göz yummak, biraz da mütevaziyane bir inkardır. Ya ene ve egolarının esiri olan inkarcılar. Işığı kırmaya, güneşi söndürmeye çalışan karanlığın kara düşünceli mahkumları... Ne yapacaklar, güneşin altın ışıkları göz merceğini rencide edince. İris tabakasından güneşin aksi retinaya geçince.. Gözlerini çıkarıp atamazlar ya! Hemen bir çare bulurlar buna karanlığın meftunları. Hemen bir çare. Güneşi balçıkla sıvamak... "Güneş balçıkla sıvanır mı?" demeyin! Sıvarlar onlar. Aslında sıvadıklarını zannederler. Hayal ederler güneşi sıvadıklarını. Vehim bulamacı çamurla sıvarlar kendi hayallerindeki güneşi. Simsiyah ederler. Sakın gökteki güneşi zannetmeyin ha! Ona hangi el uzanabilir ki? O mücevher parçasına, Allah'ın nûr isminin önemli bir tecelli noktasına, hangi vehmin sis ve dumanlı havası ulaşabilir.
Fakat olsun. Kendi hayallerindeki güneş söndü ya onların. Artık müsterihtirler. Hani devekuşu avcıyı görünce başını kuma sokarmış. Tâ ki avcı onu görmesin. Tabiî avcının onun koskoca vücudunu görmemesi mümkün mü? Zanneder ki o avcıyı görmeyince avcı da onu görmüyor. Ah zavallı kuş. Ah zavallı devekuşu -misaller... Siz güneşi kendi hayatınızde söndürüyorsunuz. Onu balçıkla sıvamak gayretiniz ise hayal dünyanızdaki sahte güneşler içindir. Yoksa dıştaki güneşe, gökteki inci gibi ışıyan nur kaynağına, nokta kadar bir leke alamadığınız herkesçe malum. Mısır kumistanından yükselen güneşe bakın! Musa güneşine! O'na çamur atmaya kalktı Benî İsrail. Fakat güneş çamur tutar mı? Asla!... Kenan illerinden kölelik tasmasıyla Mısır'a ulaşan bir ayrı güneşti Yusuf (a.s.). Mısır Meliki'nin karısı attı O'na ilk çamuru. Fakat heyhat! Zaman o çamuru yıllar sonra onun yüzüne çarptı. Yüzü yerde hicâb içinde kaldı Zeliha. Zindanın karanlık perdesi çekilmek istendi Yusuf güneşine. Fakat O, ışık parmaklarıyla araladı o kesif perdeyi. Gösterdi hakikat ışığını Mısır'lılara ve oradan bütün dünyaya..
Ya Mekke ufuklarından doğan hakikat güneşi... O'nu da (üstüne toprak saçarak, deve işkembesi atarak, çile ve ızdırab darbeleriyle) söndürmeye çalışmadılar mı? Fakat ne oldu sonunda. Mekke ufuklarından doğan güneş, hicret yayı çizerek, Medine semasına ağdı. Orada güneş devleti kurdu. Nakış nakış, ışıktan ibrişimlerle ördü gönülleri. Sonra tekrar doğdu Medine ufuklarından Kâbe'ye doğru. Fakat şimdi doğan (güneş merkezli) bir kehkeşandı.
Kâinatın kalbi, dünyanın yüreği Kâbe, özlediği aydınlığa kavuşmuştu. Nerede kaldı atılan çamur. Hani bir zerresi dahi erişebildi mi, zarar verebildi mi O Pâkdâmene..
Hayır, hayır, O ay topuklu güzele, yay kaşlı râna güle, serv ü revan ışık âbidesine, ne bir leke ne bir gölge düşüremedi düşmanları. Elbette düşüremezlerdi. Zira güneş balçıkla sıvanmaz ki!
Ey karanlığın kara kalbli sefilleri..! Hakikat güneşine çamur atmak için beyhûde uğraşmayın. Kendi kendinizi gülünç duruma düşürmeyin. Çünkü Hakk'a atılan çamur (Bir Nemrut okunun İbrahim eliyle geriye çevrilip sahibini bulması gibi) çamuru atanın yüzüne geri döner. İşte o zaman iç ve dış tam birbirine benzer. Kara kalblilerin yüzü de kararır. Tıpkı ötelerde kapkara bir renge bürüneceği gibi...