Nisan 2002 · s. 120 · 5 dakikalık okuma
Gözler Önündeki Bu Galeriyi Seyredelim
Cenab-ı Hak Kur'an'da "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye kadirdir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve 'Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru', derler." diyor. (al-i İmran, 3/186).
Merhum M. Hamdi Yazır bu ayet hakkında diyor ki: "Bu üç hal (ayaktayken, otururken, yatarken) insanın bütün hallerini içine alır. Hatta bedene ait hareketleri içine aldığı gibi, yükselme, ortada durma, düşme gibi halleri de ihtiva eder. Demek ki, bu tam akıl sahipleri, her ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, kalbleri Allah'ı zikirden başka bir şey ile tam güven zevkini bulamadığından, Allah'ı zikretmekten gaflet etmezler, gönülleri İlahi murakabeye dalmıştır. (...) Akıl sahiplerinin böyle Allah'ın zikrine devam etmeleri ile vasfedilişleri, dini terbiyede terakki etmiş halis kullar olduklarına işaret eder ki, bu vasıf burada bahis konusu olan tefekkür suretiyle keşif ve müşahade edecekleri ilimlerin, fenlerin geçmiş bir şartı demek olur. Bununla beraber, bunun bir geçmiş şart olmayıp, düşüncenin bir ayrılmaz gereği olması da mümkün görünür. Görünür alemden, gayb alemini okuyabilen, vehim ve şüphelerinden uzak, nefse ait ilgiler ve karanlık engellerden sıyrılmış, halis, gidişatın gerçeklerini ve sıfatların hü
kümlerini düşünen, mülkün tavırlarını ve gayb aleminin sırlarını gözeterek, melik, yaratıcı olan Allah-ü Taala'nın san'atının inceliklerini ve kudretinin alametlerini görebilen bu tam akıl sahipleri, bütün hallerde Allah sevgisi ile dopdolu olarak Allah'ı anarlar. Göklerin, yerin aklı hayrette bırakan durum ve yaratılışının hikmeti hakkında düşünceye girişir, her meselede hakkın emrini anlamak ve gereği üzere amel ederek görevi yerine getirmede başarılı olmak için hükümler ve İlahi tasarrufların cereyan şeklini gösteren sır ve yaratılış nizamını telakkiye ve keşfe çalışırlar." (Hak Dini Kur'an Dili 2. Cilt, 485, 486)
İster afaki (dış alemde) isterse enfüsi (iç alemde) tefekkür olsun, mühim olan "ulu bir nazar" ile bakabilmektir. Eşyayı hallaç edenler eğer ulu bir nazarla, tenteneli olan maddi ve cismani perdeleri aşamamışlarsa, büyük bir derinliğe ve ufuk enginliğine ulaştıkları söylenemez. Maddenin dar kalıpları içinde kalanlar, cismani engellerin ötesindeki gaybi alemlerin güzelliklerini hissetme ve lahuti zevk ve hazları duyma gibi ulvi konumlara karşı gönül gözleri kapalıdır. Harika sanatları, Allah'ın birer mührü, kudret kaleminin hayretengiz birer nakşı olarak görebilmek çok mühim. Yoksa bakar kör olma ihtimali var.
Kabukları birer ambalajdan başka bir şey olmayan meyvelerin dış güzelliği bile ressamlara ne şahane tablolar ilham ediyor. Bahar, gelinlikler giymiş gibi süslü meyve ağaçlarının, ihtişamlı mücevherlere benzeyen beyaz, pembe çiçekleri ile gönlümüze ferahlık veriyor. Üstelik her meyvenin tadı, kokusu ve yapısı bambaşka...
Cenab-ı Hakk'ın renklerle vurduğu nakışlar ise insanı rengin ve zengin bir aleme çekiyor. Göklerde, yeryüzünde, bütün cazibe ve büyüleyiciliğiyle deniz diplerindeki sanat eserlerinin, mesela narin, zarif bir minyatür halindeki böceğin, altın rengindeki akvaryum balığının, kanatları en itinalı nakışlarla bezenip mühürlenmiş kelebeğin, rengarenk kanatlarına yaldızlamalar yapılmış tavusun ve argüs sülününün zarifliğinde İlahi Kudret'in estetik sanatlarının incelikleri her göze çarpacak kadar aşikardır.
Endonezya kara tavuğunun "Lir" müzik aletine benzeyen güzel kuyruğu ile cennet kuşunun, taçlardaki sorgucu andıran süslü kıyafetindeki ahenkli renkler ne kadar hayranlık uyandırmaktadır!
Denizlerde istiridye kabukları içinde, incinin meydana gelmesi, antozoa denilen polip cinsinin beyaz, kırmızı ve siyah mercanın varlığına vesile olması da yine güzellik ve zarifliğin Yaradanı'na aittir. Çeşitleri yüzbini bulan deniz kabuklarının bazıları son derece hoşa giden renklerinden ve zariflikten dolayı eski devirlerde para yerine kullanıldıkları gibi, halen güzel salonları da süslemektedirler.
Gümüş pullarla süslü parlak yaratıklar, insanı tarif edilmez bir şaşkınlığa ve hayranlığa düşürüyor.
İbretle bakanlar için, sardunya deniz kadar mavidir, güneş parladığında onları sudan ayırmak zor olur. Çünkü suların altı, bir sirk, bir şiir, daima değişen bir karnavaldan başka bir şey değildir. Kambur karagözler, palyaçolar ve meş'um yüzlü bir büyücü bulunur. Bu balık bol kara cübbesini bir dekorda şişiren sihirbazı andırır. Palyaço balığının, sanki una bulanmış ve daha sonra çilek reçeli kavanozuna düşmüş gibi komik bir görünüşü vardır. Okyanus bir müzeyi ve bir palyaço tiyatrosunu andırır.
Tropiklerdeki mercan yataklarında çok yavaş kımıldayan kamelon balıkları bulunur. Bunlar bir moda mecmuasının ressamının gıpta edeceği renklerle yetinmezler, ayrıca sık sık renk değiştirmek vasfına da sahiptirler. Bu balıklar birkaç dakika içinde sanki altı veya yedi kılık değiştirmiş gibi renklerini koyulaştırıp, hafifletirler. Yosunların canlı filizlerini kemiren tavşan balığı yaprak yeşili, açık pembe veya koyu kırmızı olabilir. Kaplumbağa veya köpek balıklarının sırtlarına yapışarak onları yem bulabileceği derinliklere sürükleyen kılavuz balığı da sırasıyla yeşil, süt beyaz veya koyu gümüşi renkleri alır.
İlk önce beyazdan başlayan mercan balığı daha sonra pembe, al ve siyahımsı bir renk alır. Aslında mercan avcılarının dedikleri gibi balık yaşadığı mercan tarlalarının renk alemine bürünür.
Güney Pasifik denizlerinin arslan balığı pembe ve açık mavi renkte olmasına rağmen düşmanla karşılaşınca şeytan boynuzlarını andıran kara yüzgeçlerini açar ve kan renginde hançerlere benzeyen sivri tüylü kuyruğunu şişirerek suları yarar.
Dişi "Betta" balığı yumurtalarını bıraktığı yuvanın etrafında, elle boyanmış gibi nazik renklerle bezenmiş kanatçıklarını açarak, kapatarak ve etrafta dönerek görülmeye değer, şahane bir semaa başlarlar. Fakat bir çoğumuz hala, Yaradan'ın büyüklüğüne deniz dibindeki esrarengiz dünyadan habersiz bir gafletle sadece onun yüzündeki dalgaları delil göstermeye çalışırız. Ah! Sathilikten sıyrılıp bilebilsek ki, kendi ruhumuz dahil, herşeyin derinliklerinde neler var. Bir anlamaya çalışabilsek...
Bu güzel meseleyi Prof. Dr. Nihat Tarlan'ın bir yazısıyla bitirmek istiyorum: "Napoli'de Mercelline sahillerinde deniz hayvanlarının kabuklarından sanatkarane şekillerde yapılmış biblolar satılır. Bu sergilerden birini seyrediyordum. İnsan eli büyüklüğünde bir manzara karşısında hayretle irkildim. Bu bir deniz mahlukunun kabuğu idi. Benim diyen bir ressamın yapamayacağı kadar renkli, parlak bir tablo karşısındaydım. Yeşil rengin türlü nüanslarından sedefin içinde tatlı bir siklamen rengi dalgaların baygın beyazlığına kadar binbir rengin yaldızlı pırıltılarına bürünmüş bir tablo...
Bu renkler öyle bir ahenk içinde şekilleniyordu ki, hayran oldum. Bu canlının adını sordum: "Patella" dediler; midye cinsindenmiş.
Bu kabuğun içi birkaç gün evvel gezdiğim Napoli krallarının muhteşem süslü saraylarından daha canlıydı.
Bu müstesna sanatkarla konuştum:
- "Patella", dedim, "bu tabloyu muhakkak sen yaptın. Sen yaptın ya bu renkleri, bu yaldızları, bu sedefleri nereden buldun? Evet, bu birbirinin içinde bir musiki parçası kadar ahenkle sarmaş dolaş olmuş renkleri muhakkak sen bulup yerli yerine yerleştirdin. Bunda tereddüdüm yok. Ama bu san'atı nerden öğrendin. Sen de Napoli kralları gibi kendi çapında bir saray yaptın. Orası öyle, bunu bu insan aklımla iyi biliyorum. Ama merak ediyorum, onu bu derece muhkem ve ölçülü nasıl yaptın? Bunu senin mini mini bünyene göre yapmak isteyen bir mimar kim bilir ne kadar çalışır? Sen mimariyi nerden öğrendin? Görüyorsun ya, insanım; oldukça aklım ve mantığım var. Bütün bunları senin yaptığını biliyorum da bazı teferruat hakkında şüpheye düşüyorum."
Patella renkli sarayının menevişleri arasından bana gülüyordu ve şöyle diyordu: - "Dostum ne yazık, aldanıyorsun! Sen fırçayı ressam sanıyorsun. Evet san'atı san'atkar, kalemi katip zannetmek hataların en büyüğü olsa gerek..."