Nisan 1987 · s. 23 · 7 dakikalık okuma
Gözden Kaçanlar
İhsan İnal · Jeo. Müh. · İnceleme

İnanç ve ilim, toplumların bozulmadan ayakta kalabilmelerini sağlayan birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki mühim unsurdur. Tarih boyunca insanlığın gelişmesi, olgunlaşması, dil, kültür ve sanatta tekâmül etmesi, hele son iki asırda teknolojinin doruk noktaya ulaşması, hep din ile ilmin inkâr edilemez katkılarıyla gerçekleşmiştir. Bu hükmü verirken bazılarımızın aklına "acaba?" sualinin gelmesini yadırgamamak lazımdır. Çünkü 1789 Fransız ihtilalinden sonraki batı kaynaklı kitap ve neşriyatların hemen hepsinde, inanç sisteminin yani kısaca dinin, medeniyeti, ilmi ve kültürü baltaladığı, gelişmelerine mani olduğu fikri hakimdir.
Aslında böyle netice itibariyle mühim hükümlere varmadan önce meseleyi çok iyi tetkik etmeyi, hükmü verirken tarafsız davranmayı, cemiyetlerin yapılarını, kültür farklılıklarını ve hususiyetle de inanç sistemlerini göz önünde bulundurmayı prensip edinmeliyiz.

Şimdiye kadar kıyaslamanın yanlış yapılması, batıya olan hayranlığın her fırsatta neslimize telkin edilmesi, aydınlarımızı hataya düşürmüş, bu sebeple kendi din ve kültür farklılığımız hiç göz önüne alınmadan, batıya olan sempati ve bağlılığımızın gittikçe artması sağlanmaya çalışılmış, böylece inanç sistemimiz ve bin senelik geçmişimiz bir çırpıda zihinlerden silinmek istenmiştir.
Bilindiği gibi Ortaçağ'da Avrupa'nın durumu içler açışıydı. Belki yeryüzünde insanlık bir daha, bu çağdaki Avrupa'nın düştüğü hayat seviyesine, çektiği çileye, bozuk inanç sistemine ve onun getirdiği bağnaz, barbar tutum neticesindeki zulme maruz kalmadı.
O devirde hemen bütün Avrupa devletlerinde hristiyanlık tamamen saptırılmış asliyetini kaybetmiş; bâtıl kilise ile krallar kendi menfaatleri istikametinde birleşerek, halkı sömürmek, sindirmek, onların kan ve kemikleri üzerinde saltanatlarını idame ettirebilmek için bütün yollan mubah kabul etmişlerdir. Masum halkın inanç duyguları suistimal edilmiş, hep aldatılmış, engizisyon mahkemelerinin acımasızlığı karşısında fikir hürriyetleri tamamen ellerinden alınmıştır. Bu devirde papazlar İncil'in hemen her tarafını tahrif etmişler mukaddes kitaptan istemedikleri bahisleri çıkarıp, istedikleri hükümleri hiç çekinmeden koyabilmişlerdir. Kitaplarını tamamen kendi anlayışlarına, veya o günün geçerli olan ilmi görüşlerine göre hazırladıklarındandır kî artık ilim ile dinin çatışması kaçınılmaz hale gelmiştir.
İncil'in tahrif edilip hristiyanlığın yozlaştırıldığı ilk tarihlerden itibaren başlayan bu tavır neticesinde kilise nazarında ilim, hristiyanlığın saldırıp yok etmek istediği putperestlikle bir tutulmuş, bu düşmanlık 1233'de engizisyon mahkemelerinin kurulmasıyla âdeta resmi hale gelmiş ve 1781 yılında bu mahkemelerin kaldırılacağı güne kadar en câni usullerle devam etmiştir. Mesela 390 yılında İskenderiye'de 400 bin kadar olduğu tahmin edilen kitap, yani o devrin bütün ilim ve bilgisini içinde toplayan kütüphanenin serapium adındaki bir kısmı piskopos Theophios tarafından yaktırılmıştır. Hristiyanlık halk arasında yayıldıkça ilme karşı alınan bu tavır daha da şiddetlendi. 415 yılında ünlü astronom Theon'un kızı matematikçi Hypatia (370-415) başpiskopos Kyril'in kıştırtmasıyla İskenderiye'de halk tarafından parçalanmıştır. 6.yüzyılın ilk yarısında yer alan çeşitli hadiselerden şu ikisi bile bu karanlık çağ hakkında bize fikir verebilir. Bunlardan biri Justinian'ın Platon ile Aristo'nun Atina'daki okullarını, Hıristiyanlığa aykırı sayıp kapatması, diğeri Romalı bir soylu olan Boethius'un "seküier (laik) vasıftaki yazılarından dolayı kilise tarafından ölüm cezasına çarptınlmasıdır. Önceleri rahip olan Roger Bacon (1214-1294) da talihsiz ilim adamlarından birisidir. Bacon, ilmî araştırmalarını yıllarca gizli gizli sürdürmüş, daha sonra yayınladığı Opus Macus adlı eseri sebebiyle, din adamı olmasına rağmen kilise tarafından hapse atılmaktan kurtulamamıştır. Yine bir hekim ve din adamı olan Aragonlu Michel Servetus'un müslüman ilim adamı İbnün Nefis'in keşfettiği küçük kan dolaşımı sistemini Arapça'dan tercüme ederek Avrupa'da savunmasıyla birlikte çileside başlamıştır. Zira bu iddiası o devrin ileri gelen papazlarından olan Calvin'in görüşlerine uymamıştır. İşte bu yüzden Calvin, Servetus'u Cenevre'de hafif ateş üzerinde yavaş yavaş yakılmaya mahkum etmiş ve bunu canice uygulatmıştır.
Görüldüğü gibi Ortaçağ Avrupa'sında hristiyanlık bütün gücüyle ilmin gelişmesine mani oluyordu. Artık 18. yüzyıla gelindiğinde kilisenin baskısı dayanılmayacak seviyeye ulaşmıştı. Bu birikmeler Avrupa çapında meydana gelen ihtilâli netice veriyordu.
Doğuda ise durum çok farklıydı. Din ile ilmin hiçbir zaman çatıştığı görülmedi. Bilakis dinîn ilimsiz, ilminde dinsiz olması düşünülemiyordu. Bu anlayıştandır ki ilim İslamiyetle büyük bir ilerleme kaydetmiştir. İlim tarihi incelendiğinde bu gerçek açıkça göz önüne serilmektedir. Bu devrede ardı arkası kesilmeyen keşif ve icadların hemen hemen hepsi müslüman ilim adamları tarafından gerçekleştirilmiştir. Acaba müslümanları böylesine keşif ve icadlara sevk eden sebepler nelerdi? Bu sorunun cevabını ancak İslamın ilim anlayışını ortaya koymakla bulabiliriz. Bilindiği gibi yeryüzünde şu anda mevcut hiçbir din ilme, İslamiyet kadar ehemmiyet vermemiştir. Yüce Beyandaki "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu.", (Zümer/9) ifadesi alimlere verilen ehemmiyeti ortaya koymaktadır. Ayrıca
Yüce Rehberin "Beşikten mezara kadar ilim öğrenmek kadın, erkek her müslümana ferzdir.", "İlim öğrenmek mukaddes bir cihattır.", "Cahiller içinde bir alim, ölüler içindeki diri gibidir.", gibi ifadelerinden İslamın ilme ne derece ehemmiyet verdiği açıkca anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi Yüce Beyan, müslüman ilim adamlarının keşifleri için daima bir kaynak ve rehber olmuştur. Bu yüzdendir ki batı, cehaletin karanlığında yüzerken; doğuda fizik—kimya, astronomi, tıp, zooloji, botanik vb. gibi bütün müsbet ilimlerin temeli atılmıştı. Mesela astronomi sahasında yapılan keşiflerden bir kaçını belirtelim. Yazdığı eserler 700 sene müddetle Avrupa'da rakipsiz kalmış, sahasında otorite kabul edilmiş müslüman ilim adamı Fergani 9. yüzyılda güneşin yörüngesini ve üzerindeki lekeleri keşfetmiştir. Dünyanın yuvarlak olup döndüğünü müslüman alimler Avrupalılardan çok Önce biliyorlardı. Beyruni dünyanın hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında döndüğünü ispatlamış ve dünyanın çapının ölçülmesiyle alakalı olarak çok üstün bir görüş ortaya atmıştır.Bugün bile matematik ölçüleri bakımından son derece doğru olan bu kanun Avrupa'da "Beyruni Kuralı" olarak adlandırılmaktadır. Benu Musa olarak bilinen üç kardeş de 9. yüzyılda dünyanın çevresini ölçmeyi başarmışlardır. Mevzuyu 1400 sene sonra yani günümüzde ancak anlaşılabilen, arzımızın iç yapısıyla alakalı olarak Yüce Beyan'ın vermiş olduğu malumatı, jeolojide en son elde edilen bilgilerle kıyaslamaya çalışarak tamamlayalım.
Bilindiği gibi Ortaçağ . Avrupasında dünyanın silindir şeklinde mî veya bir tekerlek yahut ortası çukur bir yelpaze şeklinde mi olduğu tartışmaları yapılıyor, hatta İstanbul'un ilmi otoritesi olarak kabul edilen açık görüşlü patriği, altın ağızlı Yuhanna bile yerin yuvarlaklığını bir türlü kabul etmiyordu. Başka bir çok kilise babalarıda yerin dört köşeli bir şekilde, bu şeklin dört tarafının dört denizle çevrili olup, denizlerin duvarlarla çevrilmiş bulunduğunu ve bu duvarların gök kubbenin destekleri olduğunu söylüyorlardı. Saint Agustin müslüman ilim adamlarının savunduğu dünyanın yuvarlak olduğu görüşüyle adeta alay ediyor; kürenin alt tarafındaki insanların nasıl ayakta durabileceğini soruyordu. Avrupalılar bu ve benzeri saçma fikirlerini ileri süre dursunlar, bu tartışmalardan yüzlerce yıl önce Yüce Beyan dünyanın küre şeklinde olup, güneşle birlikte döndüğünden bahsetmektedir. Ve "O Allah ki yedi kat semayı, ve yeride aynı o yedi kat semayı yarattığı gibi yarattı!" (Talak/12) ifadesiyle de yerin ve semanın yedi kat yaratıldığını bildirmektedir. Günümüzde jeoloji ilminde ulaşılan seviyeyle bu ifade aynen teyid edilmiştir. Bilindiği gibi son iki yüzyılda yerkürede yapılan araştırmalarda arzımızın kabuğu ve içi hakkında oldukça enteresan bilgiler elde edilmiştir. Dünyamızın içiyle alâkalı malumat, hemen bir çoğumuzu hayrete ve az da olsa endişeye sevketmektedir. Zira feza denizinde yüzen küremiz bu haliyle adeta bütün zıtlıkları bir araya toplamış esrarengiz bir gemiye benzer, öyle bir gemi ki, dışı, karlı dağlar, geniş okyanuslar ve kalın tabakalardan meydana gelmiş kıtalar ile kaplanmasına karşılık, içi merkezine doğru gidildikçe artan sıcaklık ve basınç ile tamamen cehennemi bir ateşten oluşturulmuş, sanki her an patlamaya hazır bir top güllesi gibidir. Arzımız, terkibi, ısısı, basıncı birbirinden farklı yedi kattan meydana gelmiştir. En dışta değişik kayalardan oluşmuş katı bir kabuk vardır. Bu kabuğun ortalama kalınlığı karalarda 35 km. okyanus diplerinde 8—10 km.dir. Kabuğu, granit, kumtaşı, kireç taşı gibi ortalama yoğunluğu 2,7 gr/cm3 olan hafif kayalar meydana getirir. Bu kayalar silisyum oksit ve aliminyum oksitçe zengin olduklarından umumi olarak kabuğa sial de denir. Kabuğun hemen altında bulunan üst manto, bazalt cinsinden koyu renkli, bileşiklerinde demir oksit ve magnezyum oksit nisbeti oldukça fazla olan kendi içinde farklı kayalardan meydana gelmiştir. Kabuğun hemen altındaki 70 ile 100 km. lik kısma litosfer veya taş küre denir. Daha altta ise astenosfer denilen yumuşak üst manto bölgesi bulunur.
Yer içinin 700 km. ile 2890 (2900) km. derinlikleri arasında kalan kısmına alt manto denir.
Çekirdeğin 3150 km. derinliği kadar olan kısmına dış çekirdek buradan yer merkezine (6371 km.) kadar olan kısmına da iç çekirdek denir. Dış çekirdeğin esas maddesinin erimiş halde demir nikel karışımı, iç çekirdeğin ise kristal halde Fe/Ni karışımı olduğu tahmin edilmektedir.
6u misalden de anlaşılacağı üzere İslamiyet ilmi çalışmaları engelleyici bir hususiyete haiz olmadığı gibi, aksine teşvik edici ve yol gösterici bir mahiyet taşır. Avrupa'da ise inanç sistemi tamamen iflas etmiş olduğundan ilim hristiyanlığın taassubundan kurtulduğu andan itibaren ilerlemiş ve günümüzdeki seviyeye ulaşmıştır. Fakat bizim burada asıl vurgulamak istediğimiz başta da belirttiğimiz gibi bazen kasti olarak, bazende hata ile, her yönüyle bozulmuş böyle bir dinîn İslamiyetle kıyaslanıp, onun bütün yanlış ve kusurlarının İslamiyete de yüklenmeye çalışılması gayretidir.
Jeo. Müh. İhsan İnal