Nisan 1981 · s. 6 · 6 dakikalık okuma
Gençliğin Problemlerine Doğru

Gençliğin (problemleri) bütün bir milleti ilgilendiren hayatî ve ana meselelerdendir. Onun içindir ki, böyle bir mevzua karşı, hemen herkes az-çok alâka duymakta; birşeyler yapmayı düşünmekte veya en azından birşeyler yapılmasını beklemektedir. Hele hele gençleri bütün azgınlığıyla gördükten sonra..
Ne
var ki, mücerred alâka duymanın ve faaliyetsiz düşüncenin bir fâide
getirmeyeceği de muhakkaktır. Emeksiz ve aksiyonsuz düşünce ve ızdırab, bir
fazilet ifadesi olsa bile, katiyyen çare değildir. Bu itibarladır ki, her
düşünce bir emeği, her plan bir aksiyonu netice verdiği nisbet de kıymet ifade
eder; yoksa her düşünce bir ızdırab, her plân bir aldatmacadır.
Dünden bugüne gençlik, defalarca ele alındı; gazete, mecmua ve hatta kitaplara mevzu oldu. Ancak bu ele almalar büyük bir kısmı itibariyle, suçlamalardan, şikâyetlerden, teessüf ve telehhüflerden ibaret kalıyordu. Kimse, niçin böyle olduğuna temas etmiyor ve bu dev-mes’ele’nin halli üzerinde durmuyordu. Duranların da çokları, duymamazlıktan geliyor ve hatta duyulmasını istemiyordu.
Oysa ki,O’nun hakikatçi bir gözle ele alınması ve nelerin, ne zaman, nasıl verilmesi, üzerinde durulması gereken ve asla ihmale tahammülü olmayan meselelerdendi. Heyhat ki, bu ciddî mesele, kıymeti ölçüsünde-ademe mahkûm edilmek istenen bir kısım mühim zevât’ın gayretleri müstesna asla ele alınmadı ve üzerinde durulmadı.
Yeni dönemin getirdiği ve hatırlattığı şeylerle biz, bu hayatî mevzuun arz edilen ölçüler içinde tahlile tabî tutulacağı ümidini beslemekteyiz. Geleceğin Türkiye’sini kurmak isteyenler, herşeyi kanına ve canına emanet ettikleri gençliğin meselelerine karşı, lakayt kalamazlar. Büyük ve müreffeh, yepyeni bir dünyanın kuruluşunda, millet ve devlet bütün müesseseleriyle, bu çok nazik noktaya eğilme mecburiyetindedirler.
Aile, mektep, sokak ve bütün kollarıyla neşriyat bu mevzu etrafında omuz omuza verdiği zaman, müsbet ve sağlam neticelerin elde edilmesi muhakkak gibidir. Bunlardan bir veya ikisinin devre dışı kaldığı zamanlarda ise, gençlik, çeşitli zıtlıklar ve farklılıkların meydana getireceği atmosfer içinde, çekişmeye terkedilmiş demektir.
Mektep ve aile yanyana değilse; neşriyat, mektep ve aileye omuz vermiyorsa; sokak bunlarla aynı çizgiyi paylaşmıyorsa, hizmet, sadece icra edildiği müessesede mevzii olarak kalacaktır. Böyle bir (lokalizasyon)un fâide getirmeyeceği de meydandadır.
Mektebin çok mükemmel, ailenin yeterli, sokağın temiz ve bütün neşriyatın, ma’şerî vicdan ve devlet kontrolüyle, milli ahlâk ve millî terbiye çizgisinde işlemesi şarttır. Ve ancak, böyle bir vasatı hazırladıktan sonradır ki, gençlikten salâh ve hayır ümit edilebilir. Aksine, bu müesseseler, kendilerinden bekleneni tam ve mükemmel şekilde yerine getirmedikleri takdirde, kimseden birşey beklemeye hakkımız olmadığı gibi, ihmal ve terkedilmişlikten ötürü, çılgınlaşan neslin hâlinden şikâyet etmeye de kimsenin hakkı yoktur.
Aile, mektep ve bütün toplum, ne zaman onu, yüceltici duygularla donatır ve içtimaî (erozyon)lara karşı ruhunu besleyip, kalbine mukavemet kazandırır; işte o zaman onunla hisablaşabilir; yoksa haksızlık ve insafsızlık etmiş olur.
Şimdi düşünün bir kere, sokakları dolduran binbir akrobatlık karşısında, yuva çocuğa ne vermiş ve ne kadar sahip çıkabilmiştir? Birşeyler verdiğini kabul etsek bile, her köşe başında onu bekleyen bu kadar yolkesiciye ve vıcık vıcık bu kadar mefsedete karşı, verilenlerle kendinden beklenilenler arasında bir uygunluk iddia edilebilir mi?
Mektep, içtimaî ve tarihî vazifesi zaviyesinden, kendinden bekleneni yerine getirmiş midir? Yetiştirmekle mükellef olduğu nesli, yüce istidatlarıyla, yükseltici duygularıyla, ona derinlik kazandıran melekeleriyle ve beşerî meyilleriyle ele alarak insanlığa ve fazilete giden yolu gösterebilmiş midir?.
Matbuat, onun ahlâk ve yüce duygularını inkişaf ettirme istikametinde, kendine düşen kılavuzluk vazifesini yerine getirmiş midir? İffet telkin edip, erotik düşünce ve fücura (l) giden yolları tıkamış mıdır? TRT, Kafdağı azameti ve gür sesiyle ona gerekli çağrı ve uyarıda bulunmuş mudur? Ve bütün mesuller, en özlü çarelerle ve varlığa erdirici en ruhlu mesajlarla bu örfâneye iştirak etmişler midir?
Bütün bunların nisabını görmeden, gençlik hakkında hüküm vermek ve hele sadece onu mahkûm etmek haknâşinaslık ve insafsızlık olur.
Bugün bütün bir nesil, kendini yüceltecek ve insanî melekelerini geliştirecek imkânlardan mahrum, yapayalnız ve boşluktadır. Onu yüceltme ve faziletli kılma istikametindeki gayretler ise, gayet cılız alabildiğine seviyesiz ve tamamen oyalayıcı ve deneme mahiyetindedir. Başka hiçbir sebeb olmasa, bu iki husus, bütün bir neslin bodurlaşması için yeter ve artar. Kaldı ki, yığın yığın yabancı ve zararlı fikirlerin kol-gezdiği; topyekün cemiyetin, azgınlaşmayı bağrında besleyen bir kilizman haline geldiği; sapık ve çarpık ideolojilerin, {dev) birer anafor gibi, semtlerine uğrayan gençleri öğütüp erittikleri bir vasatta, değil ahlâk ve faziletli olmak, nesillerin, in-sanlığıyla kalacağı ve onu koruyacağı bile oldukça zordur. Olsa olsa böyle bir atmosferde yetişenler, sabahleyin şaşkın, öğlene doğru deli ve azgın, akşam-üstü ise, “izin” lerden herhangi birine aborde olmuş bir zavallı olabilir. Ama hiçbir zaman ve katiyyen ahlaken mazbut ve faziletli olamaz.
Sonra bir de kalkar, hamiyet, gayret ve anlayış isteyen bu ciddi mevzuu, bağırsak gurultularında, mide geğirmelerinde görürsek, mesele bütün bütün karışır ve içinden çıkılmaz hale gelir. Ve nitekim de bugün öyle olmuştur. Gençliği başdan çıkaranların bayrağı, dişler, bağırsaklar ve mide halitasından (2) ibaret olduğu gibi, değişik bîr perspektifle kurtarıcılarının gayreti de tamamen aynı istikamette cereyan etmiştir. Bu suretle de o, her iki devrede de aldatılmış, oyalanmış ve terke uğramıştır.
Ah, keşke! O’nu bilmeyenler, O’na hiç müdahale etmeselerdi. Belki o zaman ıslahı biraz daha kolay olurdu. Hâlbuki o, yaralarını tedavi yolunda yanlış muâlecelerle tıpkı neşter yemiş bir kanserin azması gibi, iyiden iyiye azdı ve canavarlaştı. O kadar ki, şimdi herkes, bu (dev)in çıkaracağı herç-ü merci düşündükçe uykuları kaçmakta ve iliklerine kadar geleceğin endişesiyle tirtir titremektedir. Bu noktada korkanlara hak vermemek de elden gelmez. Zira bütün bir nesil harpten çıkmış gibi, tepeden tırnağa yara ve bere içindedir. Böyle bir neslin insanî duygularını baskı altına alan ve kalbi ruhî yaralar, onu iflah eder veya etmez, ayrı mesele; tedaviye tabî tutulmazsa milleti iflah etmeyeceği muhakkaktır.
Binaenaleyh, güç dahi olsa, bu yara mutlaka ve tez-elden iyileştirilmelidir. Buda, toplumun her(kesimi)nin kendine düşen vazifeyi yerine getirmesiyle, içtimaî atmosferin pisliklerden arındırılmasına bağlıdır.
Yuva, edeb’i, terbiyesi, inceliğiyle yavruya numune olmalı ve onda, ahlâk ve fazilete götüren duyguları uyarmalıdır.
Mektep, kendisine bir tomurcuk halinde teslim edilen çocuklarda, ruh yüceliğini, ahlâk anlayışını ve edeb hissini geliştirmelidir ki, bu istikamet de eskilerin daha küçük yaştaki talebelere meşk (3) erdirdiklerişu sözler, çok manidardır:
“Edeb ya Hu!”
“Edebdir kişinin daim libası, edepsiz kişi üryana benzer.” (4)
“Edeb bir tâc imiş nûr-u Huda’dan;giy ol tacı emin ol her belâdan.” (5)
“Edep-ehli, ilimden hâlî olmaz; edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.” (6)
“Cihanda ne varsa hepsi edepmiş.” Bu vadide söylenmiş daha bir sürü pırlanta gibi söz vardır ki; atalarımız arasında, edeb ve insanî ahlaka verilen ehemmiyeti göstermektedir.
Kitap, mecmua, gazete ve bütün neşriyat, okuyucularında ulvî duyguların inkişafına ve insanî melekelerin gelişmesine hizmet etmelidir. Ahlâk ve fazileti örseleyen, gençliği âsi ve serkeş yapan bilumum beşinci kol faaliyetlerine karşı, duyarlı, tetikte ve mücadeleye hazır bulunmalıdır.
Şimdi, saydığımız bu müesseseleri, vazife ve mes’uliyetleriyle teker teker ele alıp inceleyelim.
(1) Fücûr Günah, haktan sapmak, isyan, edepsizlik.
(2) Halita Karma. Karışık olan.
(3) Meşk Yazı numunesi. Öğretici yazı. Bir şeyi uzatmak. Uzun uzun yazmak.
(4) Kişinin elbisesi daima edeptir. (Kişinin daimi elbisesi edeptir.) Edepsiz kişi çıplağa benzer.
(5) Edeb Allahın nurundan bir tac imiş; o tacı giy, her beladan emin ol.
(6) Edeb sahibi kimseler, ilimden boş olmaz; edepsiz okuyan âlim olmaz.