Mart 1981 · s. 8 · 6 dakikalık okuma
Gençliğin Problemlerine Doğru

Gençliğin problemleri denilince, bir sınıf halk, öteden beri söylenegelen fâidesiz lâflardan bir düzine nasihat anlatılacağı mülahazasıyla, alâka duymaz ve bakar geçer. Bir kısım kimseler ise, “acaba yeni bir şey var mı?” düşüncesiyle ta’kibe koyulur. Bunlardan birincilerine göre; günümüzün azgın gençliği, ne “nushun” ne de “köteğin” fâide vermediği garip mahluklardır. Onlardan bahis açmak zâid ve ma’lumu i’lam kabilindendir. Bu, alabildiğine azgınlaşan ve alabildiğine mütecaviz güruha karşı birşey yapılacaksa; o, mutlaka zecrî tedbir olmalıdır. Yani, “bunların diline kilit, kalbine kemend ve düşüncelerine de zincir vurulmalıdır. Mahkemeler, hapishaneler, sürgünler, mahrumiyetler ve ara-sıra da bazı tavizler en elverişli tedbirlerdir.” Kasaplık ve tahmiscilikden gelmiş kâzî’nın hükümlerini andıran, bu türlü tedbir ve çarelerin sığlığı ve tutarsızlığı meydandadır. Bu yollarla muvakkat uslanmalar, ölüm iyiliği gibi şeyler ve terkisinde bin-belâ, bin dâhiye getiren sükût ve sükûnetler te’min edilebilir; fakat, asla istikrar ve itmi’nan elde edilemez.
İkinciler ise, alabildiğine yılgın ve alabildiğine tedirginlik içindedirler; ama ümitsiz değildirler. Yerinde “nushun” yerinde de “köteğin” fâidesine inanırlar. Ne var ki, “medenilere galebenin iknâ ile” olacağı düşüncesi, onlarda daima ağır basmaktadır. Bunlar gençliğin ıslahıyla alâkalı herşeyi merakla ta’kib eder; her yazıyı okur ve her mütalaa’ya saygı duyarlar.
Birincilerin, herşeyi dıştan beklemelerine ve her hadise karşısında kalenderliklerine, vurdumduymazlıklarına mukabil, ikinciler, iş yapma istidadında, atılgan ve dertlidirler.
Bir de bunların dışında olan kalabalıklar vardır ki, sarkaç gibi hep dış muharriklerle hareket etmekte ve haricî baskılarla med ve cezire geçmektedirler. Hangi cephe daha önce bir efkâr-ı âmme “oluşturursa,” bunlar o tarafa meyleder ve o’nun içinde erirler.
İçtimâi manzara, dünden bugüne hep böyle olmuştur. Değişiklik tamamen sûrî ve kemmî buutlar içinde cereyan etmiştir.
Örf ve geleneklerimizin sarsıldığı, millî ruh ve değerlerimizin temelden ırgalandığı o ilk günlerde de durum, şimdikinden farksızdı. Ya, olup-biten şeylere karşı böyle bigâne kalınıyor veya -arz edildiği gibi- muvakkat uslandırıcı müsekkinlerde teselli aranıyordu. Ama o gün bunu görüp bilecek, teşhis koyup tedaviye gidecek gerçek düşünür ve muzdariplerden mahrum bulunuyorduk. Pierre Loti “Nâşâd Kızlar”ıyla bizdeki sarsıntı ve çöküntüye ilk parmak bastığı; Türk evi’nin, Türk kadının künde künde üstüne devrildiğini ifade ettiği günlerde biz, üzerine toz kondurmayacak şekilde, batı ahlâk ve anlayışıyla yanıp tutuşuyorduk. Bu devri anlatan Hüseyin Rahmi gibi hikâyeciler, neslimizi tramvayda şamatacı, iç mahallelerde yaygaracı ve saraylarda gülünç; Halid Ziya gibi şâirler ise, Avrupa bebekleri kılığında tuhaf mahluklar olarak tahayyül ediyorlardı. Ne garîbdir ki, o yıkılış döneminde dahî, dost, düşman bizdeki kadın ve topyekün âdâb ve muaşeretimizi güzellik numunesi olarak tanıyor ve alkışlıyorlardı. Heyhat! Mübtelâ olduğumuz şahsiyet za’fı eriyip giderken; hiçbir bakış bizim için bir şey ifade etmiyordu. Ne batı dünyâsının alıcı bakışı, ne de başka bir âlemin hayranlık dolu nazarları..
Biz, o gün için gönlümüzü kaptırdığımız alafrangalaşma ile, öylesine mest ve mahmur idik ki, bin musibet dahi aklımızı başımıza getiremezdi. Ve, öyle de oldu, Bir-başdan bir-başa bütün yuvalarımızı saran (kendinden uzaklaşma) hastalığı, asil milletimizi her türlü, dini, milli, harsi ve ırsi hassalarından mahrum; renksiz ve (kendi olma)nın dışında her kılığa girmeye müsait; frenklerin “levanten” dedikleri halitaya benzer hale getirmişti.
O zaman bütün bu şeyler, bir arzu, bir heves ve bir ihtiras şefkatiyle oluyordu. Eğer, hastalığın ilk zuhur ettiği o günlerde, neslimize ve yuvalarımıza, garb-kadınlarının taklitçisi olarak son saflarda bulunmaktansa, kendi dünyalarında birinci sırada bulunmayı telkin edebilseydik, yuvalarımız bugünkünden daha yüksek ve aynı zamanda batı kuklası olmadan kurtularak, kendi sihir ve efsununu korumuş olurdu. Romalı Kayser, bir semahatında, yanından geçtiği yüzdeyüz bir Romalı köy için; “Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olmayı tercih ederim” demişti. Keşke bu düşünceyi kendi insanımıza ser-meşk olarak kabul ettirebilseydik.. Belki de o zaman düşünceden davranışa, muaşeretden kisve ve yaşayışa kadar, her şeyimizde çok farklı olurduk. Kendimiz gibi düşünür, kendimiz gibi yaşar; kendimiz gibi eğlenir ve kendimiz gibi zevk ederdik. Halbuki (Baş ülke) insanı olan bizler, bu sırrı sezemedik. Düşman dünyâların binbir akrobatlıkla sahnelendirdiği herşeyi, keramet sayarak {ceffe-l kalem) kabul ettik. Batının gülendâm kametlerine, briyantinli tuvaletlerine aldanarak eciş bücüş yollardan ecinniler barınağı batakhanelere daldık. Ah! Bu ne körlük, ne sağırlık ve ne kalpsizlikti..
Daha sonra ise sihirli ve efsunlu şatolarda ardı-arkası kesilmeyen (asimilasyon) larla, yurt da yuva da bir harabeye döndü. Şâirin “Müsafirim vatanın bir harâbe-zârında” sözü, “devlet-i ebed-müddet” yüksek idealinin yerine oturdu. Bugün, hemen hemen hepimiz, bu mısraı mırıldanırken, vatanın bir harâbe-zâre döndüğünü düşünmekteyiz. Ama bu harâbe-zârı bir mamureye çevirmek için, kaç gönül-eri ve kaç muzdarıb gösterebilirsiniz? Hiç.. İşte asıl düşündüren husus da budur. Evet, ne tepeden tırnağa mazi kesilerek eskileri düşünüp inlemek, ne de mazinin doruk çizgilerinde hayâllerini yaşayarak kendini avutmak,bu onulmaz derdin devası değildir. Geçmişe ait üzüntü ve neşelerimiz, dirilişimize aid müjdelerle geldiği nisbetde sevimli ve yararlıdır. Yoksa, ümit kırıcı, zararlı ve menfurdur.
Enderûnî Vâsıf’dan Ahmet Hamdi’ye kadar kimbilir kaç kişi “Çağlayan”ın çarpıcı görünümü karşısında, Üçüncü Selim devrinin sûrî güzelliklerini hatırlayarak “sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan?” deyip inledi. Hem kimbilir kaç defa Anadolu insanı,dertli şairinin içine saçtığı bir avuç korla:”Baykuşlara döndüm, gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu. Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum; Ya rab! beni evvel getireydin ne olurdu.” dedi, yakındı..
Ama bu inilti ve sızlanış, aksiyona geçirici bir muharrik değilse, yetîmâne ağlayıştan ne farkı vardır? Ve, aynı zamanda, gelecek karşısında bir acz ve bitkinlik değil midir? Halbuki “çaresiz olan işler karşısında âh u vah edip inlemek ve çaresi bulunan şeyler muvacehesinde ümitsizliğe düşmek” inanmış, azme ermiş ve geleceği kurma niyet ve kararında olanlar için, ne kadar çarpık ve yabancı bir düşüncedir. Acze ve âh-u vâh’a ne gerek var! Beşer tarihi binbir iniş ve çıkışlarla doludur. İnsanlık, iç-âlemi itibariyle defalarca iskelete dönmüş; defalarca iç-plazma nötrleşmesine ma’ruz kalmış ve defalarca hantallaşarak müstehcen ve müptezelin kucağında erimiştir. Ama, bu baş aşağı gidişlerin hiçbiri, onun yeniden kendine gelmesine ve kendini yenilemesine; fiziği metafiziğe bağlayarak ruhunun emrine girmesine mâni olamamıştır. Aksine çok defa, zıd cephenin doruk çizgisi veya artık, gerisi olmayan sonsuz çukurların dibine dayanma, onda, (ba’süba’ delmevt’e) (1) sebeb olmuştur.
Hatta bu itibarla, insanımızın şu andaki metafizik gerilimine bakarak, geleceğin mütekallis çehresi altında yatan ihtimalleri sezmenin, mümkün olacağı da iddia edilebilir. Şayet, bu milletin “maazallah” tükenip, tarihden silinmesi mukadder değilse, yarın (Baş ülke) insanı olma durumu muhakkak gibidir. Ne var ki kadınıyla erkeğiyle, ihtiyarıyla genciyle milletin böyle bir şehrâyine hazırlanması da zarurîdir. Eğer herşeyi demine damarına emanet edip, geleceğin onun omuzlarında bayraklaşmasını düşündüğümüz genç nesilleri, ehlileştirip gönüllerini ihya edebilirsek “Ebed bizimdir; elbet bizimdir.” Yok, eğer bir miktar daha, fok balığının yavrularına karşı olan soğukluğu, bezginliği ve alâkasızlığına benzer bir vurdumduymazlık içinde devam edersek tarumar olmadık hâne, yerle bir edilmedik mukaddes kalmayacaktır.
Ey rahmeti sonsuz yüce yaratıcı! Bizi vefasız, bizi merhametsiz, bizi duygusuz ve bizi rüsvay olmadan koru. Ve, daha hayatlarının baharında iken sam yeli yemiş; yaz görmeden hazâna ermiş; başıboşluk ve cinnet felsefesine gönül vermiş bîçare gençlerimizin iniltilerine, feryatlarına acıyıp, engin rahmetinle imdat eyle! “Kerem kıl, kesme sultanım keremin binevâlerden; Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.” (2)
Not: Bu başlık altında sizlere, millî karakter ve şahsiyetimizin anatomisini, ahlakî yücelik ve fazilete giden şeyleri takdim etmeyi düşünüyoruz, hürmetlerimizle.
(1) Ba’s ü ba’delmevt: Öldükten sonra tekrar dirilmek.
(2) “Lütuf ve ikramda bulun, keremini kimsesiz ve yoksullardan kesme sultanım. İkram ve ihsanda bulunanlara, fakir ve muhtaçlardan keremini kesmek yakışır mı?”