Sızıntı Arşivi

Ocak 1982 · s. 8 · 8 dakikalık okuma

Gençliğin Problemleri: Çocuk ve Çevresi

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

Çocuk, hemen hemen bütün bir gelişme döneminde, çevresinde cere­yan eden şeylerin tesirinde kalır, ona göre şekillenir ve ona göre benlik kazanır. Etrafında cereyan eden şey­ler, onun duygularına yâr, kalb ve ruhunu yüce ideallere yöneltecek mahiyette ise, çocuk gelişir, yücelir ve semavî bir keyfiyet kazanır. Aksine, çevresinde olup-biten şeyler, onun duygularım köreltici, kalbini öldürücü ve ruhunu sefilleştirici mahiyette ise, o, daha var olmanın baharında, hazan vurmuş gibi zebil olur gider.

Muhitin, olgun insanlar üzerinde bile ne denli tesirli olduğu düşünü­lecek olursa, onun, çocuklar ve gençler üzerindeki baskısını, tereddütsüz kabul etmek iktiza eder. Şurası bir gerçektir ki, ağaç ağaç içinde boya­tıp geliştiği gibi, insan da ancak in­sanlar içinde yetişir ve kendi kendi­ni idrak eder. İnsanî duyguların inkişaf edip gelişmesine yardıma olan hakikî insanlar içinde. Evet, beşeri melekelerin gelişmesini engelleyen ve ruhun kanatlanıp uçmasına mâni olan bir muhit, insanın yüce duygu­larına vurulmuş bir zincir gibidir. O muhitten sıyrılıp çıkamayanlar, ne ruh yüceliğine ne de fazilete ere­mezler.

Bu itibarladır ki, çocuğun, yuva dışındaki çevresi de, en az yuva ka­dar ihtimam ve hassasiyet istemekte­dir. O’nun, yuvada kazandığı terte­miz duygu ve düşüncelerin zayi olup gitmemesi için, dış çevresiyle olan teması da ciddiyetle ele alınmakta­dır. Bu da onun, haşir neşir olacağı dış muhitin iyi seçilmesiyle ve orada görüp duyacağı şeylerin, yuvada aldı­ğı ahlâk ve terbiyenin bir uzantısı ol­masıyla kabildir. Aksine, yuva ile so­kak aile fertleriyle dost ve arkadaş­lar, birbirinin devamı ve tamamlayıcı­sı olmazsa, bütün hizmet ve emekler alt üst olur. Günümüzün talihsiz nesli, daha çok böyle bir uyumsuzlu­ğun kurbanı olmuştur. Evet, o, yuva­da kendini idrak ettiğinde sokağın, dost ve arkadaşları arasında varlığa erdiğinde de yuvanın kurbanı oldu. Bir de buna, okuduğu kitapların ve aydınlatılmamış ilim yollarının vefasızlığı ilâve edilecek olursa, varın ge­risini siz düşünün artık..

Bunun içindir ki, fazilet ve insanlık için yaşayanlar, ya canlarını dişlerine takıp kendi çevrelerini, ih­ya etme veya insanî melekelerin ge­lişmesine müsait başka yöreler arayıp bulma mecburiyetindedirler. Birinci şık, diğergâmlık ve büyük feda­kârlıklar isteyen bir yoldur. Ve bize göre tavsiye edilebilecek tek-yol da budur. Ne var ki, günümüzde ikinci şıkkın talihleri ve onu daha selâmetli görenler, biraz daha kabarık, hatta o yol biraz da mergup (1) görünmektedir. Neylersin ki, yıllardan beri bü­tün bir nesli kendi ülkesinde, ezik si­lik ve parya kılan şeytanî bir dü­şünce, bazılarını da böyle sağdan vu­rup damına düşürmekte, iradesini budayıp robot hâline getirmektedir.

Bize, yaşadığı toplum içinde ka­lıp sıkıntı çeken, ruhunun aydınlığı ile, önüne çıkan karanlıkları tepele­yen, gecede gündüz cilvesi gösteren ve karda kışta bahar rüyaları, gören yüce kametler, hasbî ruhlar gerek.. En bozuk muhitlerin, bunlarla düze­ne ereceğini, yurt ve yuvaların bun­ların gayretiyle istikamete kavuşaca­ğını ve yıllar yılı gadre uğramış nesil­lerin, bu babayiğitlerin ve sâyası al­tında mutluluğa ereceğini düşünüyor ve onları alkışlıyoruz!..

Sadede dönüyoruz: Çocuğun, aile muhitinden aldığı yüksek duygu ve düşüncelerin, örselenmemesi için, sokak, arkadaş ve gidilecek komşu­ları ölçülerimize tıpa-tıp uygun olmasında zaruret vardır.

Çocuk, kendi dilini, o dili konu­şan uzak ve yakın çevresinden öğ­renir. Yuvada ayn ayrı diller konu­şulur; sokakta farklı anlatma tarzlarıbulunursa, o çocuğun sıhhatli bir dil öğrenmesine imkân yoktur. Bunun gibi yuvadan mektebe kadar, çocu­ğun, anlayış, düşünce ve ahlâkına meşcerelik (2) yapan muhitin, farklı ve birbirine zıt telakkileri karşısında da onun mazbut bir düşünceye, dü­zenli bir hayata ve üstün ahlâka sahib olmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Yakın tarihe gelinceye kadar, yu­va, mektep ve bilumum irfan mües­seselerimiz, velisi, mualimi, mürşidi ve postnişiniyle el-ele ve gönül gönüle, terbiye ve nesli yükseltme va­zifesini beraber yürütüyorlardı.

Evet, up-uzun yükselme devremiz, bu müesseselerin elbirliği sayesinde temin edilmiş ve koskoca “umrân-ı tarih” bu müşterek mesaiyle gerçekleşmişti. Bu dönemde, bir başdan bir başa toplumun her kesiminde, aynı mukaddes düşünceler hüküm ferma, (3) aynı terminoloji revacda, aynı yüce hakikat ve yüksek mefhumlara saygı duyuluyor. Ve böylece nesiller dağınıklığa düşmekten kurtuluyordu.

Şimdi, bu eski müesseselerin ifa ettikleri vazifelerin, eksiksiz ola­rak yerine getirildiğini iddia edebi­lir miyiz? Yuva, çocuğa ne kazandır­maktadır? Sokak, onun hangi ilham­larını coşturmaktadır? O, dost ve ar­kadaşlarından fazilet adına ne öğren­mektedir?.. Keşke bütün bunlara,ürpertici de olsa, bir çırpıda hiç diyebilseydik!. Belki o zaman, kendi ken­dimize karşı yalan söylememiş, al­datmacaya sapmamış olurduk!. Ama nerede, o yürek bizde? Nerede, acı dahi olsa, hak ika ta temenna ve saygı?

Evet, yıllar var ki neslimiz, her yönüyle ihmal edildi. Ve o, kendini, buz gibi bir zeminde terkedilmiş olarak buldu. Tam ruhunun askıya alındı­ğı ve inançlarından uzaklaştırıldığı bu dönemde idi ki, kalbine uzanan yabancı eller, onu bütün bütün ken­dinden, mazisinden ve tarihinden ko­pararak, ruhuna karşı yabana hale getirdiler.

Şimdi, yeniden onu bütün çev­resiyle ele alıp ihya etme mecburi­yetindeyiz. Şunu bir kere daha tek­rar edelim ki, çocuk en az yuva ve aile muhiti kadar, dost ve arkadaş çevresinden de müteessir olur. Hatta bazen yuvada iyi beslenememiş ço­cuklar için, dış çevrenin tesiri daha da baskın çıkabilir. Daha da ileri gi­derek diyebiliriz ki, bazen aile mu­hiti çok iyi olmasına rağmen, dost­ları ve arkadaşları itibariyle çocu­ğun çevresi bozuksa, aileden aldığı herşeyi bu ikinci iklimde bütünüyle kayıp da edebilir.

Evet, düşünceden tasavvura, ta­savvurdan davranışlara kadar yuvada kazanılan herşey, bu ikinci muhitte geliştirilip olgunlaştırılması mümkün olduğu gibi, daha önce elde edilmiş şeylerin tamamen yitirilmesi de ih­timal dâhilindedir. Bazen iyi bir dost, dürüst bir arkadaş, bir mürşit bir sıyanet meleği gibi, adım adım insanı takip eder ve sürçmelerine, düşme­lerine meydan vermez. Sürçtüğü, düştüğü zaman da bir Heraklit gibi imdadına koşar ve elinden tutar kal­dırır. Kötü bir dost, fena bir arkadaş ise, yılandan daha kötüdür. İnsanınhem dünya hayatını hem de ahire t hayatını berbat eder.

Atalarımız: “Üzüm, üzüme baka baka kararır.” “Atı, atın yanına bağ­ladın mı, ya huyundan ya da tüyün­den alır”, derken, dost ve arkadaşın, insan üzerindeki tesirini anlatmak is­tiyorlardı.

Terbiyecilerde, çocukların, kötü arkadaş ve fena çevreden korunması hususunda hemen hemen ittifak ha­lindedirler.

Bu itibarla, anne-baba ve terbi­yeciler, çocuğun, sokaktaki oyun ar­kadaşlarından, beraber kaldığı dost­larına ve ahbaplarına kadar, bu ikin­ci muhiti, bizzat ayarlayıp, onun önüne koyma zorundadırlar. Aksine, çocuğun kendine göre seçeceği mu­hit ve dost dairesi, bütün bir hayat boyu yuvanın da toplumun da hu­zursuzluk kaynağı olma ihtimali var­dır.

Dış muhit dediğimiz, bu ikinci çevre hakkındaki mütaalalarıımzı, ge­lecek maddelerde hulâsaten arz etmenin yararlı olacağı kanaatindeyiz:

1- Çocuk, kendi düşüncesine göre bir dost ve arkadaş çevresi edinme­den dünyamıza aşina ve ruh kökü­müze bağlı uygun bir arkadaş muhitiyle, münasebeti temin edilmelidir.

2- O, iç-âlemi ve maneviyatı adı­na kendisini besleyecek irfan yuva­larıyla diyaloga geçirilmelidir.

3- Nezih arkadaşlarıyla eğlenme ve oyun oynamasının yanında, olgun insanların meclislerine, hatta ibadet yerlerine götürülmeleri katiyyen ihmal edilmemelidir.

4- Toplum içinde herhangi bir in­sanın mutlaka uğraması gerekli olan, bütün bir çarşı pazar çevresi hazır­lanıp, onun önüne sürülmelidir. Yani, tıraş olacağı berberden, elbisesini diktireceği terziye, ondan defter-kalem alacağı kırtasiyeciye kadar bütün bir çevre düşüncelerimize göre seçi­lip, ayarlandıktan sonra ona takdim edilmelidir. Evet, o, ancak bu suret­le dolaştığı her yerde, ihtiyacı olan havayı ve ruhunun arzuladığı şeyleri bulacak ve beslenecektir. Aksine, saçını kesdirdiği aynı yerde, ruhuna hoyratlık aşılanacak, başına geçirile­cek urba ile kalbine fesat saçılacak ve defter-kalem için uğradığı dükkânda, uyutucu ve öldürücü zehirler içirilerek başdan çıkarılacaktır.

5- İmkân elverdiği nisbette, otu­rulacak, semt ve mahallenin seçilmesine dikkat edilmelidir. Her köşe başında bir şakı ve bir yol kesicinin bulunduğu bir semtte oturmak, akrep ve yılan yuvalan üzerine çadır kurmak gibidir. Bugün olmazsa yarın tabiatlarının gereğini yerine ge­tireceklerdir.

6-Çocuğun, tamamen arkadaşla­rına bağlanıp, evden soğumasına im­kân verilmemelidir. Yuvadan kopuk olarak yetişen çocuklar, pek-çok in­sanî melekeleri itibariyle “güdük” ka­lırlar. Hatta bu nokta-i nazardan, bakım-evlerine bırakılmış veya terke­dilmiş çocuklar, ruhî yönleriyle za­yıf ve içtimaî cepheleriyle eksiklik kompleksi içindedirler. Anne babanın gönülden ve fıtrî şefkatlerinin yerini ne doldurabilir ki?.

Aslında, kimsesiz çocukları himaye etmek için kurulmuş bu mües­seseler, anne-babasız ve hamisiz ço­cukları terbiye edip yetiştirmek ve topluma kazandırmakla büyük bir hizmet görmektedirler. Ancak, bu “Kuruluşlar” ın belli kimselerin ba­kım ve görümü için meydana getiril­diği ve buralara kabul edilmenin de, belli şartlara göre olacağı asla ha­tırdan çıkarılmamalıdır. Anneden, babadan mahrum hamisiz çocukların buralara alınıp barındırılması mülâhaza dairesi açık olmakla beraber düşünülse bile, her halde ebeveyni veya candan bir baklası olan yavruların bu türlü “dar’ül-eytâm”a (4) bırakıl­ması, anne baba adına çocuğa karşı bir vefasızlık ve yavru için de bir talihsizliktir.

Kaldı ki, imkân elverdiği nisbette, bu soğuk yuvalardaki çocuklar dahi, birer akraba ve yakının hima­yesine verilerek, insanî bakım ve gö­rüme kavuş durulmaları her zaman tavsiye edilebilecek bir husustur.

7- Çocuğa, yer yer arkadaşlarını davet ve onları ziyaret hakkı veril­meli.. Daha doğrusu, uygun arkadaş­ların yanına gitmek istediğinde, alı­nıp götürülmeli ve onları davet ettiği zaman da, hoş karşılama ve izzet u ikramda kusur edilmemelidir. Hele bu arkadaşlar, yolu, yönü belli, yü­ce ideallere gönül vermiş, kaldıkları yurt ve yuvaları birer laboratuar, bi­rer kütüphane ve birer ibâdet mahalli haline getirmişlerse..

Evet, çocuklar, daha ilk yaşlar­da, zirveleşip gökler ötesi âlemlere yükselen ve burcu burcu melek so­luklan kokan bu yuvalara kavuşturulurlarsa, onlara ait birçok mesele kendi-kendine çözümlenmiş olur.

8- Evde olduğu gibi, arkadaşlar arasında da, okunacak kitapların, müzakere edilecek mevzuların faideli, yapıcı ve yükseltici olmasına dikkat edilmelidir.

Bu hususla alâkalı, geçen bölüm­de, bir kitap listesi tavsiyemizi mah­fuz tutmakla beraber, okunacak kitaplar mevzuunda salahiyetlilerin fikir ve mutaalâlarının alınması yarar­lı olur. Hasbî, sözü-özü bir, gönlü bin-bir insanî heyecanla buhurdan gibi tüten, yaşama zevkini, yaşatma uğ­runda feda etmiş salahiyetlilerin..

9- Çocuğu, ara-sıra ciddî ve otu­raklı kimselerin toplantılarına götür­me ve onu, onların görüş ve düşünce açılarına yükseltme semavi terbiye anlayışımızın gereğidir.

Böyle bir davranış, onun mini­cik iklim ve atmosferine yeni yeni buutlar kazandıracak ve onu daha hızlı geleceğin adamı haline getirecektir.

Aynı zamanda bu davranışın bü­yüklere karşı edepli ve saygılı olmada da, bir hayli fideli olduğu söylene­bilir. Zira bu türlü toplantılarda, büyükler şefkat ve sevgileriyle, küçükler de hürmet ve saygılarıyla ken­dilerini gösterme imkânını bulurlar. Bu karşılıklı his ve davranış, başlangıçta falsolu olabilir ama sonra düzelmez diye birşey yoktur. Kaldı ki, hangi iş vardır ki, bidayetinde bir kısım tökezlenmeler, sürçmeler ol­masın?

Evet, ısrar ediyoruz: Çocuklar büyüklerden koparılmamalıdırlar Bubizim semavî terbiye anlayışımızın gereği ve aynı zamanda “değişken” terbiye telâkkilerine karşı da hem bir ayırıcı unsur hem de bir üstünlük sebebidir. “Büyüklerimize tazim, kü­çüklerimize şefkat ve âlimlerin hak­kına riayet etmeyen bizden değil­dir.” Hele, bu yüce telâkkinin de­ğişmesinin kıyamet alâmeti sayılma­sı, oldukça düşündürücü ve manidardır.

Netice olarak diyebiliriz ki, çocuk, yuvada ve yuvanın dışında, adım adım takip edildiği sürece, bize ait olacağının münakaşası yapılsa bile, başı-boş bırakıldığında yabancılaşa­cağının münakaşası katiyyen yapıla­maz.

(1) Mergûb : Beğenilen, rağbet edilen.

(2) Meşcerelik : Ağaçlık, koru.

(3) Hüküm-ferma : Hüküm süren, hâkimi­yetle idare eden.

(4) Dâr’ul-eytam : Yetimler evi.