Sızıntı Arşivi

Temmuz 1981 · s. 7 · 7 dakikalık okuma

Gençliğin Problemleri

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

Geçen bölümün sonuna doğru, çocu­ğun yuvadaki ilk günlerine dikkati çekmiş ve ehemmiyeti üzerinde durmuştuk. Bu bölümde ise, yuvaya ait iki mühim hususu ele almak istiyoruz:

1- Çocuğun görme ve duyma atmosfe­rine akseden şeylerin müsbet, temiz ve öğ­retici olmasıdır.

2- Yetiştirme adına çocuklara karşı verilecek her hizmetin şefkat ve samimi­yetle eda edilmesidir

Çocuk, daha ilk dünyaya gelişiyle et­rafında olup biten şeyleri tecessüse koyu­lur. Ancak, onun eşya ve hâdiselerle bile­rek münasebete geçmesi, temyiz dönemiyle başlar. Bu devrede o, hem etrafındaki de­ğişik renk ve keyfiyetleri, hem de kendi benlik ve şahsiyetini sezerek, çevresindeolup bitenlerle, için-intibaları arasında, me­kik gibi gelir gider ve birşeyler anlamaya çalışır.

Çocuğun zevkleri, acıları, hüsn-ü ka­bulleri ve reaksiyonları bütünüyle bu dev­rede belirmeye başlar. Çevresinde cereyan eden şeylerin hoş ve güzel olanları, herkes gibi onu da sevindirir; üzücü, zevksiz ve çir­kin olanları ise, müteessir eder. Bu itibarla da, etrafıyla daimî münasebette olan ruhu­nun, daimî teessür ve daimî hazları olur. O, minicik görme ve işitme uzuvlarıyla her an hâdiselerin içine girer ve ruhuna yeni yeni bilgiler kazandırır. Bu yolla, her gördüğü ve işitip bellediği şey, ilerde benliğini kur­mağa yarayan malzeme olarak, şuur-altına taşınır durur. Evet, durmadan iç-âlemindir. Petekleşen bu şeyler, ilerde onun benlik veşahsiyetini oluş duracakları gibi, bütün bir hayat boyu onun hareketlerini baskı altın­da bulundurarak ona, menfi, müsbet istika­met ve yön de verecektir. Denebilir ki; in­sanın müstakbel hayatında, davranışlarına en çok te'sir eden şeylerden biri şüphesiz şuur-altı birikimleridir.

Nice birikimler vardır ki; altınoluklarla yavrunun içine akıtılmış kevserler gibi­dir. Bu birikimler; onun iç-âlemini, ünsiyetin, vefanın, sevginin barındığı bir cen­nete çevirir. Ve, nice birikimler vardır ki, siyahtır, zifttir, bulaşıktır; çocuğun gönlü­nü vahşetin, kinin, nefretin kol gezdiği bir gayya (1) hâline getirir.

Onun içindir ki, bu dönemde yuvanın, çocuk karşısındaki tavrı çok mühimdir. Yuva, ona neyi gösterir; neyi işittirir ve ne­yi anlatırsa, yavru onunla kendi benlik ve şahsiyet peteğini örmeye çalışır. Evet, ço­cuk, içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım, varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şey­lerin tesirinde kalarak, benlik ve şahsiyete erer. Vakıa, telkinin de yavruya kazandı­racağı pek çok şey vardır ama bunlar hiç­bir zaman onun göz ve kulak yoluyla yuvadan aldığı, sessiz öğütleri kadar tesirlideğildir. Belki telkinin gerçek tesiri de, yu­vada verilen şeylerin üzerine bina edildiği nikbettedir. Yuvadan destek görmeyen bir telkin, zayıf ve tesirsiz; yuvada verilenlere ters bir telkin ise, çocuğun ileride bunalım­lara sürüklenmesine vesile olacaktır.

Evet, bir taraftan aile hayatındaki dü­zensizlik ve huzursuzluklar, beri taraftan da dürüstlük, ahlâk ve fazilet telkinleri, za­vallı çocuğu lâubalîve huysuz kılacaktır.

Bu bakımdan anne, baba ve evdeki di­ğer büyükler, kendilerini her an gözeten ve gördüğü duyduğu şeyleri, kendi ölçüleri içinde değerlendiren çocuğun mevcudiyeti­ni bir lâhza hatırdan çıkarmamalıdırlar. Ha­tırdan çıkarmamalıdırlar, çünkü çocuk yu­vada bir talebe ve bu talebenin en çok tesi­rinde kalacağı dersler de çevresinde görüp duyduğu şeylerdir.

O halde, yavrunun nasıl olması arzu ediliyorsa, behemehal öyle olunmalıdır. Ya­ni, aile muhitindeki hayat akışı, çocuğun tasavvur edilen geleceğiyle sımsıkı alâka­lı olmalıdır. Ve onun atmosferi için cere­yan eden herşey, ona yapılacak telkinlerin hazırlığı ve yapılmış telkinlerin de temrin at(2)ından ibaret bulunmalıdır.

Meselâ, Yüce Yaratıcıya iman ve say­gı; O'nu bize anlatan hakikat-erlerine hür­met ve minnet; anneye, babaya iyilik; in­sanlara sevgi ve alâka; vatan ve millete bağlılık, yuvanın, fasılasız üzerinde durması gereken şeylerdendir. Bunlar, çocuğun duygu ve düşünce atmosferini çepeçevre sarmalı; çocuk her lâhza bunları teneffüs etmeli ve aile fertleri de durmadan bunları solumalıdır.

Evet, hiçbir ders, yuvadan alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz. Elve­rir ki, bu derste, hâl ve dil yanyana gelsin ve anlatılmak istenen şey gönülden ve de­vamlı olsun. Evet, hangi ders, kainattaki baş döndürücü nizâm ve ahengi anlattıktan sonra, hayret içinde iki büklüm olmak kadar ona tesir edebilir? Ve hangi ders, Yü­ce Yaratıcının, çilekeş elçilerini anlattıktan sonra iki damla gözyaşı dökme kadar onun üzerinde silinmeyen iz bırakabilir?

Bırakın çok konuşmayı; felsefe yap­mayı ve esrarlı beyanları. Ne olmayı düşünüyorsanız; geliniz öyle olunuz! Ve çocuk­larınıza da öyle görününüz. Rica ederim; ba­na uzun uzun psikolojinin kanunlarından, pedagojiye ait prensiplerden bahis açmayı­nız! Bana şu mevzuda müsbet bir şey söy­leyebilir misiniz? Bir sorumluluk karşısın­da hiç renginizin sarardığı ve kadrinizin büküldüğü oldu mu? Bir vazifede gösterdi­ğiniz kusurdan Ötürü yemeden içmeden hiç iştihanızın kaçtığı oldu mu? Hayat ve saadetinizi ona borçlu bulunduğunuz, biricik sevgiliye vuslatı düşünüp de, bir kere olsun inlediniz mi? Kursağınıza giren gayr-i meş­ru bir lokmadan dolayı, kaktüs yutmuş gibiıstırap çekip kıvrandınız mı? Bağrı kanayan bir insan gördüğünüzde âh edip sızladınızmı; sızlayıp da “Al! Bu para, bu elbise, buyiyecek senin olsun” diyebildiniz mi? Ma­kamda, mansıb da, dünya menfaatlerinde; hattâ manevî zevk ve fûyûz at hislerinde başkalarını nefsinize tercih edebildiniz mi? Mukaddes değerleriniz iç in şuhlarınızı her an fedaya hazır bulunduğunuzu, bir kaç defa çevrenizin ruhuna duyurabildiniz mi? Bunlardan başka, yuvanın semâsını, fena­lıklardan, inkâr ve ilhaddan temiz tutabil­diniz mi? Evet, çocuğa karşı bu en çe­tin imtihanı başarıyla verebildiniz mi? Ve­rebildi iseniz, artık uzun boylu yorulmanı­za ihtiyaç kalmamış demektir. Yoksa na­zarî bilgilerle onun ruhunu değiştirebilece­ğinize inanmak oldukça zordur. Evet, bir kere daha hatırlanmalıdır ki; çocukta, inanç, ihlâs, safvet, derinlik ve hayalî, iffet­li olma bekleniyorsa aile fertlerinin bu yüce mefhumlara karşı saygılı olmaları şarttır. Ve eğer onun, mukaddes mefhumlar uğ­runda hayatını hakir görmesi ve fedakârlık-da bulunması arzu ediliyorsa, ona, bu hususla verilecek misaller, tarihî üstûrelerden alınmamalıdır. Çocuk bu misallerini, sabah, akşam baş-ucunda soluklarını duyduğu kimselerden alabilmelidir. Aksine, kendisi­ne anlatılan kahramanlıklara mukabil, etra­fını saran nâsihler ruh ve karakter itibariy­le hımbıl kimselerse bunlar çocuğun bakı­şını bulandıracaktır. Böyle zıtlıklar içinde yetişen çocuk ise bir talihsiz ve buhranlara terkedilmiş bir zavallıdır.

* * *

Şimdi biraz da, yuvayla alâkalı, ehem­miyetli gördüğümüz ikinci husus üzerinde duralım.

İkinci husus; anne, baba ve diğer bü­yüklerin, çocuklara karşı içten ve şefkatli davranmalarıdır. Aslında, anne ve babada şefkat ve “içtenlik” fıtratın gereğidir. Ne anne ve babayı şefkatten, ne de şefkati an­ne ve babadan ayn mütalâa etmeye imkân yoktur. Ne var ki; bazı anne ve babalar, ya vekar ve ciddiyetin gereği sayarak veya çok fazla asabî ve hassas olduklarından, çocuk­larına karşı haşin ve sevimsiz davranırlar. Hemen belirtelim ki, vekar ve ciddiyet hiç­bir zaman sertlik ve huşunete karıştırılmamalıdır. Birincisinde, insan sevimli, tesirli ve emniyet telkin edici olmasına mukabil; ikincisinde, sevimsiz, menfur ve çevresine karşı tesirsizdir. Bu itibarla, vekarlı ve cid­dî bir insanın, söz ve davranışlarıyla çocu­ğun kalbine girmesi ve ona hükmetmesi her zaman bahis mevzuu olsa bile, haşin ve huysuz kimseler için, bu asla söz-konusu değildir.

Şefkat, insanda fıtratın ve tabiatın nağmesidir. Büyük, küçük herkes ve herşey bu nağmeden müteessir ve müteheyyiçtir. (3) Şefkat, kâinatı çepeçevre ihata eden sonsuz (Rahmet) ile rezonans olmanın en beliğ dilidir. O olmadan, ne terbiye edenin, ne de terbiye edilenin insanlığa yükselmesi, katiyyen düşünülemez. Semalar ötesi yüce âlemlere seyahat da, ancak şefkatin yumu­şak ve esrarlı kanaatleriyle kabildir. Rah­meti sonsuz, şefkat edenlere merhamet de bulunup huzuruna alacaktır. Binâenaleyh, “yeryüzündekilere (bilhassa masum yavru­lara) merhamet ve şefkat edin ki, gök-ehli de size merhamet etsin” (h)” yaratıklara merhameti olmayana merhamet edilmez” (h) Ve, insanlığın İftihar Tablosu'nun çarpıcı beyanları içinde ' 'Büyüklerimize tazim ve küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” (h) Zaten kendi de, arkadaşları arasında, aile efradına ve bilhassa çocuklara karşı şefkatte, en ileri olarak tanınmaktaydı.

Badiyede, bir Demirci’nin yanında süt emmek üzere bulanan çocuğunun yanma kadar gidiyor; çocuğunu bağrına basıyor; öpüyor öpüyor sonra geriye dönüyordu. Bü­tün hayatı boyunca da bu yoldan ayrılma­dı; sevdi, sevildi. Çocukları kucakladı; bağ­rına bastı. Ve mızrabını her vuruşta ruhu­muza, hayata ait bir nağme duyurdu. Evet, böyle yapıyordu; çünkü yaptıkları fıtratın gereğiydi. Yaratan, onları Öpmek, koklamak ve yollarında acılara, sıkıntılara katlanmak için yaratmıştı. Evet, “Mal ve evlat dünyâ hayatının süsü ve zineti.”(k)” “Mallarınız ve evlatlarınız, sizin için im­tihan vesilesidir.” (k) :

Aslında, daha sonraki dönemlerde, ço­cuklardan birşey istemenin en makul yo­lu da budur. Bağrındaki sevgi ve şefkati bir çağlayan gibi onların gönüllerine bağlaya­cak; sonra da ruhunun ilhamlarını onlara duyurmağa çalışacaksın. Sözlerindeki tatlı­lık, şerbet gibi derunlarına doğru akacak, dolu dolu bakışların onların gönüllerini kanatlandıracaktır. Umumî atmosferiyle bu kadar safileşen, bu kadar berraklaşan bir hanede, anne ve babanın dudağındaki nağ­me ne temiz; yavrunun ruhundaki beste ne derindir!.

Netice olarak diyebiliriz ki, bir heyet-i içtimaide şefkat, kinleri, öfkeleri eriten ve yok eden esrarlı bir iksir (4) olduğu gibi, aile fertlerini de birbirine sımsıkı bağlayan kopmaz bir iptir. Ve aynı zamanda ço­cukların gönlüne girmenin de hemen hemen tek vesilesidir.

Binaenaleyh, bu kuvvetli vesileye sım­sıkı sarılan, en sarp tepeleri aşabilir; en onulmaz dertlerin Lokman'ı olabilir. Evet, şefkat ve merhamet, sırlı bir anahtardır. Ve bu anahtarın açamayacağı ve hükmünü geçiremeyeceği bir gönül de yoktur. Hele bu gönül masum yavruların gönlü ise..

Bu hususun bir diğer yönü de, çocuk­larla haşır-neşir olmayı teşkil eder ki, biz onu, önümüzdeki bölümde ele almayı düşü­nüyoruz.

(1) Gayya : içine düşenin kolay kolay kurtula­mayacağı korkunç yer.

(2) Temrinat : Temrinin çoğulu. Temrin: Alış­tırma, tekrarlatarak çalıştırmak.

(3) Müteheyyic : Heyecanlı.

(4) İksir : Çok tesirli, her derde deva sayılan mevhum cisim. Madenleri altına çevireceği zannedilen farazî madde.