Aralık 1988 · s. 418 · 6 dakikalık okuma
Geçmişten Geleceğe Bizim Evimiz

Bir zamanlar dört bir yanından fışkıran mutluluk ve saadet, içinden taşan mana ve huzur, çevresini saran nurlarla, daha çok ayları, yıldızları hatırlatan o gelin endamlı eski evlerimizi, şimdi, hülyalarımızda yakalamaya çalışıyor; onların rüyalarıyla teselli oluyor ve o tatlı rüyaların bir kere daha gerçekleşmesi arzusuyla yaşıyoruz.
Bu düşünce, bu emel; kendini ırmağa salarak, avuçlarını suya daldırıp, suyun içinde güneşi yakalamaya çalışan çocukların çocuksu arzuları gibi görülebilir. Ama biz; bu rüyanın, bugün olmasa da yarın mutlaka tahakkuk edeceğine inanıyor ve yakın bir geçmişte yitirdiğimiz bütün değerlerin, yeniden, ferdi, ailevi ve içtimai hayatımızda yerlerini alacakları ümidini muhafaza ediyoruz. Ölünceye kadar da edeceğiz...
İçiyle-dışıyla ve içindeki sakinleriyle bizim evlerimiz, dünya evlerinin en insanisi, en ferahfezası, en mukaddesi ve ukba düşüncesine en açık olanıydı. İnsan ona dikkatle bakınca, hemen her zaman çehresinde cennet köşklerini, içinde cennet hurilerini ve onun sonsuzla bütünleşen ruhani ikliminde ebediyetleri görebilirdi.
Işığını ötelerden alan, gölgesini ipek tüller gibi başlarımıza salan ve uhrevi güzellikleriyle sanki fildişinden, inciden, mercandan, billurdan, sedeften yapılmış… Sırmadan, atlastan, ipekten, şaldan, bürümcükten örülmüş göz kamaştıran aksesuarıyla, sultanı kasırlar gibi olan bizim evlerimiz, öyle derin, öyle baygın bir görünüşleri vardı ki, adeta kendileri de kendi güzelliklerine büyülenmiş gibi görünürlerdi.
Dünyaya açılan selamlıklarıyla; sarayları, yalıları, hayatı, dünyevi zevkleri, mabedi ve mektebi; haremleriyle de cennet köşklerini, cennet köşelerini, tekkeleri, zaviyeleri hatırlatan bu sıcak yuvaların, insan ruhuyla uyuşup bütünleşmeleri o kadar mükemmel, o kadar manalı idi ki, onun içinde yaşayanlar, geçmişin, geleceğin şiirini birden dinler ve ölümsüzlük düşüncesinin gönüllerine sindiğini duyarlardı.
Hemen her ev, iç ve dış aksesuarıyla geçmiş zamanın belli bir dilimini, tarihin belli bir parçasını temsil eder ve her köşesinde adeta değişik şekillerde, mazinin kalbinin attığı duyulurdu. Onların harimine girince bazen, elinde meşale dünyanın dört bir yanına aydınlık götüren ışık süvarilerinin “hay-hu” yu, bazen ilim ve düşünce mevkiplerinin, ruhumuzun derinliklerine kadar inen uyarıcı sesleri, bazen de mehterle coşmuş gürül gürül bir fetih ordusunun gönüllere ürperti salan tok nağmeleri kulaklara çarpar gibi olurdu. Çocukların dupduru dünyalarından yükselen çığlıklar; gençlerin gençliklerinden köpüren ümit ve neşeler; olgunların duygu ve düşüncelerinden fışkıran ebed duygusu, yüksek mefkûre, ilim aşkı gibi ledünni değerler; yaşlıların uhrevileşen ikliminde sık sık duyulan füsunlu söyleyiş, manalı eda ve imalı susuşlarla bizim evlerimiz, o kadar canlı, o kadar derin ve o kadar şefkatli idiler ki, insan onların sokaklarında kendini, cennete uzanan kaldırımlardan birinde yürüyor gibi hisseder ve bir adım daha atsa hemen oraya ulaşacağını sanırdı...
Bu yuvalar, içleriyle-dışlarıyla, gece-gündüz hemen her zaman, o kadar aydınlık ve çarpıcı idi ki, onların semtinden geçen veya diz çöküp harimlerinde bir teşehhüt miktarı oturan herkes, büyülenir, az-çok bir değişikliğe uğrar; uyanan hisleriyle kalbinin pencerelerinden birşeyler görüp sezmeye başlar ve anlayıp hissettikleriyle adeta bir başka buuda ulaşmış gibi olurdu...
Bu aydınlık hanelerin belli bir bölümünde nuranileşmiş, uhrevileşmiş bir nine veya dede oturur; rüyalara sığmayan şanlı geçmişimizin altın destanlarından nakiller yapar... Bizleri meraklandırır; imrendirir; neşelendirir ve sihirli beyanlarıyla hep o devirlere çekerlerdi. Bizler, onları dinlerken farkına varmadan, geçmişin tatlı hülyalarına yelken açar ve birdenbire kendimizi, yiğit naraları, at kişnemeleri, muharebe uğultuları ve kılıç-kalkan tarrakaları içinde veya düşünen, çalışan, iman ve ümitle ötelere açık bir huzur topluluğu arasında bulurduk. Böyle şahlanan hayallerimizle bütün o eski zamanları, eski mekânları hep mukaddes; eski insanları Hak rızasını tahsil ve ülkeyi cennetlere çevirme yolunda gerilmiş kutsiler; onların ev ve konaklarını da, ruhlara sonsuzluk duygusu aşılayan pırıl pırıl odaları, ışıl ışıl sofaları, üfül üfül bahçeleriyle; insanlık, aşk, vefa, ilim, sanat, ahlak gibi kutsi fazilet ve meziyetlerin çimlenip geliştiği yerler olarak düşünür, tahayyül eder ve inanırdık.
Günümüzün, insan inleri sayılan; hodgamlık, kıskançlık, ahmaklık, bunaklık yatağı; aldanan ve aldatan kalplerin mahbesi, yıkılıp gitmiş emellerin mezarı, sönmüş aşkların, imanların, ümitlerin makberi... Konuşmaları istendiği yerde suskunlaşanların, sükutları arzu edilen yerde usandıracak kadar konuşanların ve bu zararlı sükutları, dengesiz konuşmaları, acı laubalilikleri, gafilce tavırlarıyla iyilik deyip şer işleyenlerin, “dışı süs, içi pis, sureti menus, sireti makus...” barınaklarına bedel; binbir aydınlık içinde cennet yalılarından kopup gelmiş, her türlü dert ve sıkıntılardan arındırılmış, bütün sefaletlerden temizlenmiş; maddiyatı maneviyata dayalı, malzemesi öteler damgalı; ruhların rüyaları kadar uzun, renkli ve bereketli; içinde imanın, aşkın yankılanıp durduğu mabetler kadar derin, görkemli ve her biri birer melek otağı olan o günün mübarek haneleri, tıpkı birer şiir, birer hülya, birer musiki iklimiydi. Geçmişin bahtiyar nesilleri, bu ışıktan hanelerin gölgelerinde, bütün bir tabiat ve hilkatin kaderini duyup hissediyor, hayret ve hayranlıklarla kendilerinden geçiyorlardı.
Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, insan, o günün mana, büyü ve nefesleriyle, hülyalarımıza kadar sinip varlığımızla bütünleşen evleri arasında veya sokaklarında gezerken, çevredeki binaların birer birer mabetleştiğini, hislerin bütünüyle uhrevileştiğini, hayatın tamamen rüyalaştığını duyup hissetmekte ve adeta cihan ötesi âlemlere ulaştığı hissine kapılmaktadır.
Bizim nesil, o nurlu evleri ve o mutlu insanları, ancak herşeyin sarsılıp yerinden oynamaya başladığı, bağların bozulup bahçelerin hazana uğradığı, güllerin, çiçeklerin pörsüyüp savrum savrum savrulduğu ve topyekûn milletin koltuk değnekleriyle emeklemeye durduğu tali’siz bir dönemde idrak edebilmişti. Bizim yetiştiğimiz dönemde, mazinin o çalımlı, o ateşini insanlarının yerinde, bütün bütün yıkılmış, bezmiş, yese düşmüş karamsar ruhlar ve cennet saraylarını hatırlatan o eski evlerin yerinde de, sessizlik musikisi, sükût ilahileri ve ölüm ağıtları duyuluyordu.
Evet, artık o şevk ve hareket insanlarının yerinde, uyur-gezer inziva nesilleri; eski aşk ve heyecanların yerinde, ölüm hırıltıları ve ümitsizlik iniltileri; şanlı cetlerimizin ideal ve dava düşüncelerinin yerinde de sadece, çıkar kavgaları, refah mücadeleleri göze çarpıyordu. Tabii böyle bir atmosfer içinde her tarafta duyulan tek şey, çöküntü, zeval ve ölüm haberleri, her yanda görülen şeyler ise, mezarlar gibi evler, cenazeler gibi canlılar, sekerat hırıltıları gibi nağmelerdi...
Hadiseler inanılmayacak kadar hızlı cereyan ediyor, tarihten gelen bütün eski şekilleri değiştiriyor, bize ait şeyleri yıkıyor; en temiz çehreleri alıp götürüyor ve yerlerine, içlere burkuntu veren yüzler bırakıyordu. Eski kavimlerin meshine denk, böyle herşeyin makyajla değişme sürati içinde bir anda başkalaşması, o günkü nesillerin ümitlerini de beraber almış götürmüş ve onları şaşkına çevirmişti.
Onun içindir ki bizim nesil, önce kendi dünyasını hülya ve hatıralarda aramaya başladı. Bir uzun bekleyiş ve tereddütten sonra da, hemen bu kül ve enkaz yığınları arasında kendi altın rüyalarını, bu birkaç asırlık virane yangınlıkta eski ümranları kurma hummasına tutuldu. Bu çöl ve bu bataklıkta kendi dünyasını kurabilmek için onu bekleyen bir sürü şey vardı: Şu birkaç asırlık canlı cenazelere hızır çeşmesinden su getirip onları hayata döndürmek; yıllar yılı yalancı mumlarla teselli bulup avunan aldanmış ruhları, güneşlerin kol gezdiği âlemlere uyarıp yollarına ışıklar saçmak; gönüllerini yeniden imanla donatıp sinelerinde ümit meşaleleri yakmak ve tarihin şu, en şanlı fakat mahzun, en mübarek fakat gadre uğramış, ilhad-zede, dalalet-zede, avrupa-zede necip milletine, onun şanlı geçmişinin esasları sayılan tarihi dinamikleri tanıtıp kabul ettirmek; evet, bütün bu Kaf dağından ağır yükler onu bekliyordu. O, güçlü bir inanç ve sarsılmaz bir ümitle içine sindirdiği, muhteşemlerden muhteşem tarihi mevkiini yeniden elde edebilmek için “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” deyip bu büyük tarihi misyonu yerine getirme mecburiyetindeydi.
Zaten bundan böyle, onun cankeş ve yarım canlı olarak yaşaması da mümkün değildi. Ya kendi ruhuyla, kendi düşünceleriyle, kendi inançlarıyla var olacaktı veya tarih sahnesinden silinip gidecekti.
Aslında, bir zamanlar onu zirvelerde dolaştıran esas ve dinamikler, bütünüyle bugün de mevcuttu. Herşey onun özüne dönüp ruhuyla bütünleşmesine ve bu dinamikleri bir kere daha gözden geçirip değerlendirmesine kalıyordu ki; ondan beklenen de bu idi. Bundan ötesi “Hak tecelli eyleyince her işi asan eder; yaratır esbabını bir lahzada ihsan eder” deyip Yüce Yaratıcı’nın hakkımızdaki takdirlerini intizar etmeye kalıyordu...
SIZINTI