Sızıntı Arşivi

Kasım 1993 · s. 2 · 7 dakikalık okuma

Geçmişin Hülyalı Dünyası

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Şanlı geçmişimizin, o dillere destan tadı, şivesi yok artık pek çok insanımızda ve pek çok yörelerimizde.. duygularımız, düşüncelerimiz gibi hayat felsefemiz ve zevklerimiz de bütün bütün değişmiş.. hislerimiz darmadağınık, arzularımız vıcık vıcık, fikir hayatımız olabildiğince perişan, edebiyatımız ruhsuz bir düşüncenin ağında lime lime, san’atımız kendinden kaçanlara ve ruhunu şeytana peyleyenlere emanet.. şehirciliğimiz Rumlarla. ağıllarla atbaşı, mimarimiz kunduzları güldürecek kadar estetikten mahrum ve derme-çatma.. köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz o baş döndürücü büyümenin, genişlemenin yanında, tabiatı tahrip yarışına başarılı birer misal teşkil edecek bedahette.. ovalarımız-obalarımız kupkuru ve korkunç bir çölleşmenin pençesinde; bağlarımız-bahçelerimiz hayatzede olduğumuza ürperten birer emare.. sokaklarımız karın karına girmiş binalar arasında daracık birer tünel; pencerelerimiz delik-deşik olmuş aile mahremiyetine birer rasat menfezi... Doğrusu bu evlere ev demek, bu beton yığınlarını mesken saymak, bu kasabaları bu şehirleri belde kabul etmek kelimelere saygısızlık, mefhumlara da hakarettir.

Millet olarak bizim evimiz, bizim mahallemiz, bizim sokaklarımız pırıl pırıl ve sımsıcaktı.. bizim zevklerimiz, bizim bediiyat telakkimiz, bizim sanat anlayışımız ruhumuzun bir buudu ve düşünce dünyamızın da bir derinliğiydi.. evlerimiz, tabiatın üfül üfül ve yumuşacık bağrında birer tenezzüh ve dinlenme mahfili, mahallemiz, düşünce dünyamızın ve hayat felsefemizin sahnelendirildiği, canlandırıldığı bir meşher ve bir sahne, sokaklarımız camiyle. mekteple, medreseyle, tekkeyle iç içe ve ötelere açık koridorlar gibi düşündüren, duygulandıran; bizi, olandan ve hayattan daha enfes hülyalar içinde dolaştıran, dolaştırıp gönüllerimize en romantik duygular aşılayan bir canlılık, bir televvün ve bir nefaset timsaliydi.. bulduklarımızı böyle bulduk, böyle tanıdık, yıkılıp gitmiş olanları da bulduklarımız veya henüz izleri silinmemiş olanların adesesiyle temaşa edip öyle değerlendirdik...

Bir zamanlar, tıpkı bir ana yatağı veya ana beşiği gibi, bağrında doğup büyüdüğümüz tabiat anayı hep başımızın üstünde, ayağımızın ucunda, burnumuzun dibinde hisseder; her gün, Güzeller Güzeli’nin değişik dalga boyundaki tecellileriyle tanışır ve güzelliklere hasret nedir bilmezdik. İstediğimizde, evlerimizin kapılarını-pencerelerini açar, dört bir yanda tüllenen o İlahi binbir güzelliğin ta yatak odalarımıza kadar akıp gelmesini Sağlar ve kulübelerimizi, evlerimizi, yalılarımızı, köşklerimizi kendi ölçüleri içinde ve seviyeleri nisbetinde kainatın bir şirin köşesi haline getirip bu mini cennetlerde zevklerin en derinini ve hazların en enginini birden yaşardık.. ve yine istediğimizde, oturduğumuz yerden çevremize yönelir, kulaklarımızı varlığın bağrında yankılanan ayrı ayrı nağmelerle doldurur, ve gönüllerimize musikilerin en enfesiyle ziyafetler çekerdik.

O zamanlar, tavusların rengarenk tüylerinden daha güzel ve kelebek kanatlarından daha süslü bağ ve bahçelerimizin güzellikleri- ni yudumluyor, teneffüs ediyor gibi içimize çeker ve cennet yamaçlarını andıran çevremizde temaşasına doyulmayan zevkler yaşardık.

Evlerimiz gibi sokaklarımız, sokaklarımız gibi de mahallelerimiz, hatta kasaba ve şehirlerimiz, her parçasıyla, her yanıyla adeta kalplerimizin bir köşesi, hislerimizin bir derinliği ve düşüncelerimizin de bir hendesesiydi.. onlarda gönüllerimizin temayüllerini, arzularımızın irtibatlarını ve kendimiz olmanın bütün enginliklerini, bütün derinliklerini bulurduk. Evlerimiz, sokaklarımız, eski-yeni, pırıl pırıl taze veya renkleri uçmuş halleriyle, bize sürekli bir şeyler anlatan geçmişteki engin bir ma’nanın şiirini fısıldayan canlı varlıklar gibiydiler.

Sanki bu evlerde oturan, bu sokaklarda dolaşan, bu mahallelerde hayatın takvimini yaşayan nazik, kibar, saygılı insanlar gibi, bize has konumlarıyla bütün bu binalar, terbiye görmüş, yumuşatılmış, ince, nazik ve şarklı çizgileriyle biraz da romantik; ama daha çok, cennet köşklerinin koridorlarına ve ukba yamaçlarının gölgelerine benzerlerdi.

Bu evlerden bazıları her zaman bir mektep, bir medrese, bir mabed gibi gürül gürüldü.. ve bu ucundan bakınca, adeta öbür ucundaki huriler, gılmanlar görünür gibi olurdu. Onların içinde her ses ve soluk, tedailerin sırlı varidatıyla bir tomurcuk gibi yaprak yaprak açıldıkça kendimizi, ışığın, rengin, desenin en görülmedik, en duyulmadıklarıyla karşı karşıya gelmiş hisseder ve büyülenirdik.

Bu evlerden bazıları, şurasında-burasındaki yanıkları, zaman ve hadiselerin sağında-solunda meydana getirdiği yara izleri, yüzündeki tekallüsleri ve çok eskilere dayanan mazi işveli sitiliyle tehaccür etmiş bir tarih gibi karşımıza dikilir, bize ne hikâyeler ne hikâyeler anlatırdı.

Bunlardan bazıları, analarımızın feracelerinin, o masumlardan masum ve saygı telkin eden iffet televvünlü konum ve çizgileriyle daha gözlerimize çarpar çarpmaz, içimize vakar ve mehabetle akar, ruhlarımıza temkin üflerdi.

Bazıları da, gül, çiçek, kavuniçi, karanfil gibi tatlı renkleriyle, Meta, sakinlerinin, güzellik, derinlik, zerafet, incelik ve olgunluğunun dışa aksetmiş işaret ve remzi gibi görünürdü.

Köyden kasabaya, kasabadan şehire, bir müşterek inanç, bir müşterek kültür ve ukba derinlikli bir müşterek medeniyetin ma’na, muhteva, renk ve şivesini aksettiren bizim binalarımızı her gördükçe, hayallerimizde imanımızın ufku, düşlerimizde ümitlerimizin öbür ucu ve kalbi beklentilerimizin en sonuncusu tüllenirdi. Bu ev ve bu binalardaki incelik, güzellik ve san’at o kadar derin ve tabiat kitabıyla o kadar uyum içindeydi ki, bu evlerin hemen pek çoğunda, gök mavilikleriyle, desen desen zeminin güzellikleri baş başa, omuz omuza verip de bir güzellik kuşağı teşkil edince, o evleri, göklerin ve yerin ışık, renk ve desenleri arasında sallanan birer beşik sanırdınız. Öyle ki, onların önünde oturup düşünürken veya çevreyi süzerken, kendinizi hülyalarınız ölçüsünde göklerin mavilikleri içinde hisseder ve akıl almaz vüs’atlerin çocuğuymuş gibi kendinizden geçerdiniz.

Bizdeki bu, gökleri ve yeri, bir arada ruhlara duyurma şehircilik, bina ve peyzaj zevkiydi ki, Piyerloti gibi kimselerde, cennet bahçeleri kadar asude çınarlarımızın dibinde bir uzun uykuya yatma arzusu uyarmıştı.

Bizim evlerimizde, bizim sokaklarımızda oturanlar, hemen her zaman, bağlarımız, bahçelerimiz ve ormanlarımızda, rengin her tonunda açan çiçekleri, sesin her telinden yükselen nağmelerini duyar, görür ve varlığın tasavvurları aşan o müthiş tenasübü karşısında hazların en erilmezlerini yaşarlar. Evet, bir taraftan semaya, diğer taraftan da arza açılan menfezleriyle bu ev ve konaklar, mevcut vüs’atlerinin yüz katı genişliğinde bir temaşa zevkine ulaşır ve bize sınırlılıkları içinde sınırsızlığın kapısı olurlardı.

Köylerde, güzellikler ayrı bir dalga boyunda ve şehirlerde ayrı bir tenasüp, ayrı bir armoniyle, bizim, o gönüllerimize inşirah evlerimiz, bu evler arasında kıvrım kıvrım uzayıp giden yollarımız; mevzûniyeti içinde her birisi ayrı hür bir kalbin müstakilliyetini ifade ediyor gibi alnı açık, başı dik o serazat konaklarımız, saraylarımız.. ve bütün armoninin kalbi görünümündeki mabedlerimiz, mabedlerin bir köşesinde dünyanın en büyük hakikatını ilan ediyor olmanın remzi sayılan nida edatı endamlı minarelerimiz.. sonra mabed ve minarenin ifade ettiği mana ve ruhunda sakladığı muhteva etrafında kümelenmiş mini mini kubbeler.. bir kuluçkanın çevresinde dolaşan ve yer yer ona sığınan civcivler gibi nisbeten küçük medrese, şifahane, imaret kubbeleri.. ve herbiri ayrı bir zevkle dizayn edilmiş, kimileri sessiz ve murakabede; kimileri gürül gürül, mutlaka ve bir şeyler anlatma peşinde bahçeleri, koruları, çeşmeleri, şadırvanları, kameriyeleri, dört bir yanda reftare salınan selvileri ve her zaman kokular sürünüp esen meltemleri ve sabalarıyla adeta insanı büyüleyen bir periler ülkesiydi.

O günün insanları, tebdil-i hava için şehirlerden köylere koşar, oralarda neşe keyif, huzur-emniyet, uzlet ve halvet zevkini arar; köylerden şehirlere göç eder, az gürültülü olsa da, oraların seviye, vakar ve ciddiyetle tüllenen havasını koklar; köylere nisbeten daha muntazam ve daha ufuklu sayılan kent hayatıyla tanışır, duygu ve düşüncede daha bir enginleşme elde ettikleri mülahazasıyla da bunu hep tekrar ederlerdi.

Bütün köyler, bütün şehirler, müşterek duygu, müşterek düşünce ve müşterek kültürü aksettiren genel görünümlerinin yanında, toplum mozaiğinde küçümsenmeyecek farklılıklar da göze çarpıyordu.. her köy, her kasaba, her şehir adeta, aynı atkılar üzerinde aynı temanın değişik şekilde işlenmesi ve şiirleşen bir mazmunun farklı kalıplarla nazmedilmesi gibiydi.. bunların herbiri, ayrı konumu, ayrı tanzimi, ayrı şiiriyeti, ayrı şivesi itibariyle, bir ölçüde birbirinden farklı tarzları aksettiriyorlardı. Herbiri ayrı bir bayramı, ayrı bir donanma gecesini hatırlatan o cıvıl cıvıl canlılığı, sıcaklığı ve şevk u tarabıyla bütün bir dünyanın, minyatürü gibiydi.. uzun asırların el emeği, göz nuru, fikir cehdi ile oluşmuş, gelişmiş, estetik derinliklere ulaşmış canlı-cansız aksesuarıyla göz kamaştıran bir minyatür...

Hele, büyük medeniyet mimarları ve estetik zevki inkişaf etmiş üstün peyzajcıların bunca gelip geçtikleri büyük kentler, her yanıyla adeta bir güzellikler armonisiydi. Her zaman bir şiir gibi gelip gelip gönüllerimize akan bağ ve bahçelerimizin güzellikleri, ovalarımızın-obalarımızın neş’eyle gerinmesi, dağlarımızın-tepelerimizin mehip duruşu, çaylarımızın-çeşmelerimizin bir başka çağıltıyla gönüllerimize ses vermesi., her yanımızda gamze çakıp salınan zarif laleler, öteden beri yakından tanıyıp hemhal olduğumuz al yanaklı, derin kokulu güller, kokusundaki nefasetin yanında, gülün dikeni gibi biraz da acımtırak haliyle “mağnem ölçüsünde mağrem” diyen karanfiller, ülkemizin öz evladı ve çok bulunmasının gadrini yaşayan sevimli papatyalar, zati güzellikleriyle beraber tevazu ve mahviyetleriyle ayrı bir derinlik remzi mini menekşeler, otağını her yere kurmaya tenezzül etmeyen zambaklar, kalbimizin cidarları kadar hassas ve duyarlı ince manolyalar, yakın akrabamız ve kapı komşumuz sümbüller, sonradan akraba olduğumuz kamelyalar, orkideler, yanık nağmeler gibi kokuları ve ebedi güzellikleri tedai ettiren renkleriyle sonsuzluğa meftun gönüllerimizi coşturur ve sürekli bize namzet olduğumuz alemi hatırlatırlardı. Bir de buna kuşların cıvıldayışları, böceklerin vızıldayışları, koyun-kuzu sesi, Allah için birbirini sevenlerin nefesi eklenince her yan adeta cennet rengine bürünürdü.

Hele, yeşilliklerin korunduğu, ormanların ihtimamla muhafaza edildiği bir mübarek dönemde her taraf tıpkı bir “bağ-ı irem” ve her yöre açık bir hayvanat bahçesi gibi canlı, sımsıcak ve şendi.

Bu dünyanın hemen her yanında zaman o kadar farklı duyulurdu ki, onun içinde bazen geçirilen birkaç saat, seneler kadar derin, bereketli, velüd olabilir ve hatta hatıralarımızda adeta silinmezliğe ulaşırdı.

Görüp yaşadığımız, duyup-işitip hayallerimize nakşettiğimiz hatıralara hayat üfleyip, onları yeniden gün yüzüne çıkarıp çıkaramayacağımızı bilemeyeceğim, ama, ben o “yitirilmiş cennet”i bağıyla, bahçesiyle ve içindeki bağbanıyla hep özleyeceğim...

SIZINTI

*) “Gül dikensiz olmaz” ma’nasında bir deyim.