Nisan 1988 · s. 98 · 4 dakikalık okuma
Geçiş Dönemleri Ve Kaoslar

Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla beraber bahir esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş nara1arı bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları... en uğursuz çehrelerin yanında en temiz simalar, en pes hislerin yanında en ulvi heyecanlar, en derme-çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkureler hep iç içe beraber bulunmuştur.
Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzilenmiş tamirci ve koruyucu unsurların kıyasıya mücadele ve muharebesi ve tabii bu esnada hastanın hülya ve hezeyanları ne ise, toplumların, varolma ve dirilme kavgası verdikleri dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı şeylerdir.
Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, adeta bir kısım acayipliklerin meşheri ve tersliklerin resmigeçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle gitmiştir.
Bu dönemlerde, gösterdikleri canlılık ve çıkardıkları seslerle yabancılık soluyanların, davranışlarıyla başka dünyalara ait yaratıklar oldukları hissini uyaranların, hayatlarındaki bin bir tuhaflıklarla daha çok karnavalları hatırlatanların ve karmakarışık bir anlayışın yontup şekillendirdiği muzip çehrelerin, ne olduğu belirsiz bir ruh haletinin, bütün bulanık yanlarını aksettiren şaşkın bakışların mebzüliyeti ölçüsünde; alabildiğine derin, alabildiğine duyarlı; inanç ve saffetiyle melekler gibi dupduru, irade ve azmiyle sıra dağlar gibi metin; içinde yaşadığı toplumla içli-dışlı ve her ferdin hukukuna saygılı; varlığın sinesindeki güzelliklere karşı hayranlıklarla dolu, sanatın ciddiyetine inanmış ve sanatla sonsuzluk adına mesajlar sunmasını bilen; heybet, saygı, nizam, terbiye ve nezaket gibi yüksek mefhumlarla serfiraz ruhlar da eksik olmamıştır.
Evet, kimilerin, gençliklerinin cinnet ve hezeyanlı, cismaniyetlerinin karanlık ve buhranlı zamanları; kimilerin, sağlam bünye, doğru düşünce ve ruh zarafetiyle adeta semavileştiği “an”ları; kimilerin, olgunluğun zirvesinde bulunmalarına rağmen, her biri birer gayya, nefsaniliğinin çukurlarına düşe-kalka kabuslu ve utandırıcı bir tükenişe doğru sürüklendikleri; kimilerin, mutlak hakikate uyanmış duygularıyla, bira ve öteler arasında gelip giderek hayat kanaviçelerine yeni nakışlar ve yeni nakışlar içinde düşündürücü buudlar kazandırdıkları hep bu türlü istihale dönemlerinde müşahede edilen zıtlık ve tuhaflıklardandır.
Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhire takılıp kalanlar; hayata biraz erken uyanmışlığı allayıp-pullayıp “gabn-i fahiş”le (1) satmaya çalışanlar; kendini feylesof zannedip aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapılan itibariyle daha ziyade çorak yerleri hatırlattıkları halde, dahiyane tavırlarla “herkesi kör ve alemi sersem” sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim derken gülünç duruma düşenler; zeki görünmek için şaklabanlığa sığınanlar; hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için her şeyin içinde görünmeye çalışanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabit ve tahammül gibi göstererek ulü’l-azmane (2) tavırlara girenler, fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahküm doğup, mahküm yaşadıklarını gösterdiği halde “arslan attığı üzerinde tilki kurnazlığı”… Sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler, yükselip en devasa ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntülerin zerresini dahi duyup hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızdırap nağmeleri çekip dava adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştiha ile, sürekli, sağda- solda kemirecek şeyler aradıkları halde, kendilerini gani, tokgözlü, onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar; aslında beden ve cismaniyete ait şeylerin dışında hiçbir meseleye akıl erdiremeyecek kadar basit, sathi ve birer talihsizlik örneği olmalarına rağmen, tutarsızlıklarını ve yetersizliklerini asrilik gibi gösterip kendi kendilerini aldatanlar; beşeri müşahede ve tahassüsleri, beş tecrübe ve istatistikleri her şeyi esası görüp gösteren, hatta kalbi ve ruhi hayata ait varidatı dahi bu dar perspektifle ele alıp madde ve cismaniyeti bütün varlığın özü sayan maneviyatçı görünümlü materyalistler; iç dünyalarının ihmal ede ede, vicdan ve ruhlarını saran yüzlerce streslerle gidip hezeyana sığınanlar; şefkate liyakat hakkını kaybetmiş, acınacak caniler ve canilerin elinde inleyen mağdur canavarlar; yalnızlığın, sahipsizliğin ve köksüzlüğün sağa-sola sürükleyip durduğu enkaz-zedeler, simsiyah çehreler, mürüvvet bilmeyen ruhlar ve serseri güruhlar…
Tabii, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde yaşayanlar; bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek düşüncede istikamete ulaşır; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi kelepir düşünmeyenler; sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakup’un hasret ve ızdırabı, gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicranı, ocaklar gibi yanıp tutuştukları halde gam izhar etmeyenler; Kaf dağından ağır yüklerin altında inim inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla iki büklüm olanlar; makamlar, mansıblar koşup ayaklarına kapandıkları halde, kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler; gayret ve çalışmalarına terettüb eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında “ben yaptım, ben ettim”i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a varılamayacağına inananlar… umman iken katre görünenler, güneş iken zerre urbasına bürünenler ve bütün bir varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen, kendilerini hiç ender hiç bilenler... Hasılı, bütün hayırlarla hayırlılar, şerlerle şerliler, meleklerle şeytanlar bu devrede hep iç içe ve beraber olmuşlardır.
Sonra da, bu kaoslu dönemi, bir yeni gün, bir yenibahar, bir yeni devir takip etmiştir. Ve zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, Nebilerin vadinde, velilerin yadında ve güvercinin kanadında olan o yeni dönemin esintileri çoktan duyulmaya başladı bile…
Ah! Her şeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek o kadar şirin! İnsanların en nezih duygu ve düşüncelerinde tüllenen onun iklimi o denli temiz! Genç- ihtiyar, kadın-erkek onun insanları öylesine duygulu! Canlı- cansız, büyük-küçük varlığın bütün parçaları birbirlerine karşı o kadar şefkatli! Geçtiğimiz yollara bu güzellikleri saçıp duran cömert El o kadar lütufkâr ki, verdiklerinde vereceklerini seziyor, erdiklerimizde ereceklerimizi görüyor ve her an ayrı bir şükran hissiyle iki büklüm oluyoruz.
Bu aydınlık sabahta, dört bir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde, gökyüzünde bir “nar-ı beyza” haline gelip, kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler saran o en aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar neşe ve sevinç olup yağan o eri bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle, bütünleşmesini bilenler, her lahza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup yaşayacak ve ebedi vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visalin zevkini yudumlayacaklardır.
SIZINTI