Eylül 1996 · s. 365 · 6 dakikalık okuma
Gaye Ve İrade Açısından Okuma Sevgisi
İnsanın, irade (veya ruh gücü) gerektiren bedeni
veya zihni bir faaliyeti alışkanlık
haline getirmesi kolay değildir. Çünkü insan yaratılış itibariyle rahata meyillidir ve bu, iradeyi devre dışı
bırakan nefsani bir meyelandır. Peki, insan hangi durumlarda irade gerektiren
faaliyetleri tercih eder ve bunlar neler olabilir?
Kendi hayatımızdan da anlarız ki, insan inandığı bir hedef için gayret gösterir. Bu; hırsın ön plana çıktığı servet, şöhret, makam veya rütbe elde etmek arzusu olabileceği gibi, irade kullanmayı gerektiren mücerret bir ideali gerçekleştirme isteği de olabilir.
Üniversite diplomasına sahip olmanın gerekliliğine inanan ve sadece bunun için çalışan bir genç, gaye sahibidir. Fakat meslek hayatında diplomanın yeterli olmadığını mesleğinde başarıya ulaşmanın daha önemli ve gerçekçi olduğunu anlamış olan, bunun yolunun sadece ders kitaplarıyla yetinmekten geçmediğini, ufkunu genişletmesi gerektiğini hisseden, bunun için de kitap ve dergileri takip ederek dünyadaki gelişmelerden haberdar olmaya çalışan bir genç de gaye sahibidir. Mesleğinde başarılı olmayı ülkesine hizmet etmek için isteyen bir insan ise bu niyetiyle değeri daha yüksek bir gaye güdüyor demektir. Maddeten daha fazla zengin olmak için çalışan, ancak bunu daha fazla sayıda insana daha iyi bir eğitim/öğrenim imkanı sağlamak amacıyla yapan bir müteşebbis aynı şekilde daha kıymetli ve saygı duyulacak bir gayenin sahibidir.
İnsan sadece mücerret bir gayeye de sahip olabilir. Çünkü o, yaratılışında ve var oluşunda mücerret anlamlar ifade eden bir varlıktır. Merhum Necip Fazıl, mücerret düşüncenin peygamberlerle geldiği tesbitinde bulunur. Yani mücerret düşünce ve mücerret gaye insan tabiatının bir gereğidir. Kainatın ve hayatın nasıl yaratıldığını, hangi gelişme safhalarından geçtiğini öğrenmek isteyen, varlığı ve var oluşun sırrını çözmeyi, en azından bu yolda olmayı önemli bir gaye kabul eden bir insanı; -bu bir biyolog, bir fizikçi, bir jeolog veya bir felsefeci olabilir- dergi ve kitapların arasında, düşünce dünyasını diğer insanların bilgi ve düşünce birikiminden yararlanarak zenginleştirmeye çalışırken, kafasındaki sorulara cevap ararken görürüz. Bu, yukarıdaki diğer tıp gayelere de bir esas teşkil eden çok daha yüksek seviyede mücerret bir gayedir. Bütün bunlar farklı gayelerdir ve anlaşılacağı gibi, bir gayenin değeri, insanın niyetiyle ilgilidir. Gayesizlik ise insan iradesini mefluç hale getiren ve bu yüzden de insan tabiatına aykırı olan bir ruh deformasyonudur.
Gayesiz
insanın ciddi bir merakı olduğu da söylenemez. Gaye sahibi insanın şuurlu
yaşayışı ise onu sürekli bir arayış içinde tutar; gayesiyle ilgili kavramları,
olayları, gelişmeleri takip eder. Bu bakımdan insan, çok merak ettiği bir konuda
yazılmış bir kitabı daha ilgiyle okur ve daha çabuk anlar; çünkü onu
aramaktadır. Öğrenim metodu bakımından da, okulda verilen, yığınla bilgiden daha
ziyade kafasındaki bir soruya cevap teşkil eden bir bilgi zihinde ve hafızada
daha kalıcı olur. Çünkü soru sorup bilgi talep etmek, bir gaye gütmenin
neticesidir. Aynı şekilde çok merak edip tanışmak istediğimiz bir kişinin adını,
tanışma esnasında bir defa işittikten sonra unutmayız. Bu onu önemsemiş ve
tanımak istemiş olmamızdan dolayıdır.
Sonuçta, gaye sahibi olan, ufkunda belli hedefler bulunan insan, bunları gerçekleştirmek için üzerinde düşünerek şuurlu bir gayret sarfeder. Böyle bir insanın hiçbir hareketinin rastgele olmasını bekleyemeyiz. Onun her faaliyeti kendince ve gayesini belirleyen inancı çerçevesinde manalıdır. Gaye, insanı, güçlükler olağanüstülükler ve sıkıntılarla yaşamaya alıştırdığı gibi, ona, zorluklara göğüs germe ve problemlerin üstesinden gelme azmi de kazandırır. Diğer yandan, insanın gaye sahibi olması, başlangıçta kendisi ile sınırlı kalsa da zaman içerisinde ortaya bir şeyler koymak, diğer insanlara ulaşmak, yani içtimaileşmek ve toplumsallaştırmak şeklinde bir çabaya da dönüşebilir. Zaten insan yaratılışı gereği, keşfettiği ve/veya farkına vardığı gerçekleri, kendi gayretiyle ulaştığı sonuçları diğer insanlarla paylaşmak ister.
Gayenin kazandırdığı okuma tutkusuna bir misal:
Çocukluk ve gençlik dönemlerinde kendilerine ciddi ve evrensel gayeler gösterilmeyen insanlara hayatlarının ileriki yıllarında okuma sevgisinden söz etmek, temeli atılmamış, kolon ve kirişleri yükseltilmemiş bir binaya çatı yapmayı teklif etmeye benzer. (Okulda ders ve ödevlerin, öğrencinin bir şeyler öğrenmesini sağlamanın yanı sıra, onlara okumayı ve araştırmayı sevdirme fonksiyonu da görmesi gerekirken, günümüzde tam tersine bunlar, kitaplardan kaçmanın, okumaktan bıkmanın sebebi oluyor). Peki bu insanların kayıp yılları telafi etme şansları yok mu? Elbette var! Fakat onlar için, okul dönemindeki eğitim/öğretim metotları geçerli değil artık. Belli yaşa gelmiş, zihnen dolmuş ve kalıcı alışkanlıklar edinmiş bu insanların, onları sıkmayacak usullerle, kendilerine bir şeyler öğretiliyormuş intibaı vermeden, ve de ilgi duydukları konulardan başlamak üzere merak hislerinin uyarılması bu doğrultuda atılabilecek önemli bir adımdır. Zira insanda merak hissi küçük yaştan itibaren geliştirilmezse körelmektedir. Dolayısıyla, merak hissi körelmiş insanların öncelikle bu hisleri uyarılmalıdır ve bu mümkündür. Çünkü insan merak hissiyle yaratılmıştır. Bu konuda en önemli, hatta tarihi olarak nitelendirilebilecek misali Bediüzzaman’ ın talebeleri teşkil eder. Hayatlarının olgun döneminde, otuzlu, kırklı, ellili yaşlar da Bediüzzaman’ı tanıyan bu insanlar, birçoğu ümmi veya yarı ümmi olmalarına ve köy ortamında yaşamalarına rağmen, okumaya karşı şiddetli bir alaka duyar, kısa zamanda derin bir okuma sevgisi kazanırlar. Risaleleri mum ışığında saatlerce ve bıkmadan okurlar. Başkalarının okuması için de her türlü fedakarlığa katlanırlar; yazarlar, anlatırlar ve devrin zor şartlarında postacılık yaparlar. Çünkü Bediüzzaman insanın tabiatında var olan merak hissini uyarmıştır. Ve bunu, insanlık tarihi boyunca daima her insanı, ilgilendirmiş ve ilgilendirecek olan, hiç bir insanın kayıtsız kalamayacağı üç önemli suali akıllara getirerek yapmıştır: “Ey insan! Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?”. Bu sorularla önce dikkatleri uyarmış, daha sonra da zihninin aydınlığı, gönlünün ilhamları ile muhatablarının aklına ve kalbine hitap etmiştir. Bu suallerin cevabını bulmak isteyen, toplumun her kültür seviyesinden ve her tabakasından insan böylece, kendini, dünyanın hiçbir toplumunda görülmeyen bir okuma seferberliği içinde bulmuştur. Fakat bu okuma, gayesiz ve “laf olsun” cinsinden olmamıştır.
Bu
misalle, bir eserin kendisini okutabilir güvene sahip olmasının, okuma
kültürünün gelişmesi açısından çok önemli bir husus olduğu da ortaya
çıkmaktadır. Tarih boyunca görülmüştür ki, tarihe mal olmuş büyük eserler,
müellifleri gaye sahibi ve gayesine çok derin inançla bağlı insanlar olduğundan,
insanların dikkatini daha fazla çekmiştir. Kendilerine vahyolunan ilahi
kitapları insanlara tebliğ ve temsil gayesiyle yaşayan peygamberler silsilesi
ayrı bir kategoride değerlendirilseler de, onlar bu durumun zirve örnekleridir.
Bu yüzden, dünya üzerinde en fazla ilgi çeken ve okunan kitaplar her zaman
mukaddes kitaplar olmuştur.
Neticede, çok yüce bir gaye için kaleme alınmış olsalar da, araştırma ve düşünce ürünü eserleri okuma alışkanlığının elde edilmesinin -özellikle günümüzde- pek kolay olmadığı bir gerçektir. Çünkü mücerret bir çabadır ve bir zihin faaliyetini gerektirir. İnsan başkası tarafından yazılmış bir eseri okuyacak, başkasını takip edecek ve onu anlamaya çalışacaktır. Bunlar ise insanın zihnini, dikkatini daha fazla meşgul eden ve yoran hususlardır. Çünkü insanın kendi dışındaki aleme aittirler. Ancak, oyalayıcı değil, insanı kendisiyle baş başa kalmaya ve fikir üretmeye zorlayan türdendirler. Bu yüzden de cazip değildirler ve ancak zora talip olanların, yani idealist insanların altına girebileceği bir zahmeti gerektirirler. Fakat unutulmamalıdır ki ancak idealizm, insanın her adımını şuurlu bir şekilde atmasını, zamanı verimli kullanmasını, programlı bir hayat sürmesini, kendisi ve içinde yaşadığı cemiyeti açısından faydalı (pragmatik değil) bilimlere yönelmesini sağlar. Toplumlar da ancak idealist insanların varlığıyla gerçek anlamda var olur, medeniyetler de bu şekilde teşekkül eder ve yükselirler.