Sızıntı Arşivi

Kasım 1988 · s. 383 · 9 dakikalık okuma

Fütüvvet Ve Ahilik

İbrahim Refik · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Küçük bir beylikten, üç kıtada dünyanın en geniş topraklarına sahip ve en uzun ömürlü imparatorluğunu kuran insanlar, acaba bu gücü nereden alıyorlardı ve fethettikleri toprakları yıllarca nasıl muhafaza ediyorlardı?

Türk kültür tarihini incelediğimizde, Osmanlı cemiyetini ayakta tutan unsurlardan birisi de, içtimai hayatlarının bir parçası olan ticaret hayatlarının çok sağlam ve düzenli oluşudur.

Bugün nasıl ki çeşitli meslek kuruluşlarının kendilerine mahsus birlikleri var ise, “Doktorların; Türk Tabipler Birliği, Mimarların; Mimarlar Odası gibi...” Eski Türk esnafının da bağlı bulunduğu bir “Ahi (Fütüvvet) Teşkilatı” vardı.

“Ahi” kelimesi Arapçada ”Kardeş’’ manasına gelir. XIII. yüzyılda Anadolu’da Türkler tarafından kurulmuş olan “Ahilik” teşkilatı, adını bu arapça kelimeden almıştır.

Fütüvvet ve ahilik anlayışı, son şekliyle, Kur’an-a ve Hz. Peygamberin (sav) sünnetine dayandırılan prensipleriyle İslami—Tasavvufi düşünce ve hayat telakkisinin içinde yer alır; Samimiyet, cömertlik, Allah’tan başkasına kul olmama, sürekli gelişme ve yenilenme, tevazu, geçimli olma, hürmet, merhamet, dürüstlük, iyi kalplilik hep fütüvvetin vasıflarından sayılmıştır. İçtimai dayanışma ve hizmet anlayışıyla “elini, belini ya dilini korumak” şeklinde ifade edilen namusluluk prensibi, fütüvvetin ve ahiliğin en ehemmiyetli prensipleri olagelmiştir.

Anadolu Ahi teşkilatının kurulmasında en ehemmiyetli rolü Ahi Evran oynamıştır. 1205 de Kayseri’ye yerleşerek bir debbağ hane kuran Ahi Evran, bu esnafın piri sayılır. Köylere kadar uzanan ahi zümreleri XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Moğol istilası döneminde, Anadolu’nun birlik ve beraberliğinde, düzenin sağlanmasında büyük rol oynamış, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, istiklalini ilan ederken Ahi Evran, O’na Ahi Fütüvveti’ne göre peştamal bağlamıştır.

Bu teşekküller ilgili mesleğe ve sanata ait bütün işleri yönetir, ihtilafları halleder ve esnafla devlet arasındaki ilişkileri düzenlerdi. Ücretlerinin tayini ve fiyatların düzenlenmesi birliğin vazifeleri arasındaydı.

Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde bütün Anadolu’da ahiliğin itibarı doruğa ulaşmış, devlet adamları, müderrisler, çeşitli tarikat şeyhleri ve büyük tacirler bu teşkilata girmişlerdi. Aynı devirde bütün Anadolu’yu dolaşan İbn-i Batuta’nın ahiler hakkında verdiği bilgiler, onların tasavvufla ilgilerini belirtmekte, siyasi ve idari müessiriyete sahip olduklarını ve gereğinde devletin fonksiyonlarını üstlendiklerini bildirmekte ve hem şehirlerde, hem de köylerde teşkilatlanan sanayici zümreler olduğunu teyit etmektedir.

Ahi Evran Türk milletinin içtimai durumunu çok iyi bildiği için teşkilatın devamını temin maksadıyla, Ahiliği tekke ve zaviyeye bağlamıştır. Ancak “tekke ve zaviyelerde kümelenip halka el açma, onlara muhtaç olma yerine, O Anadolu insanına alın teri ile geçinme, başı dik; minnetsiz yaşama kabiliyetini aşılamıştır.’’ Dolayısıyla Nasırüddin Ahi Evran, büyük bir ekonomist olduğu kadar büyük bir sosyologdur.

Ahi teşkilatında sanatkârlara iş yerinde yamak, çırak, kalfa ve usta hiyerarşisi ile mesleğin incelikleri öğretilirken akşamları toplandıkları Ahi misafirhane ve toplantı salonlarında ahilik eğitimi uygulanıyordu. İşte bu yolla yetiştirilen esnaf ve sanatkârlar hem aralarında güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma kurmuş, hem de yerli Bizans sanatkârları ile yarışabilecek seviyeye ulaşmış oluyordu.

Ahi Evran veli, müritlerine altı esası telkin ederdi. 1.Elini açık tut, 2.Sofranı açık tut, 3. Kapını açık tut, 4. Gözünü bağlı tut, 5. Dilini bağlı tut, 6. Belini bağlı tut.

Ahiler bozuk, sakat malı katiyyen satmazlar, satanlar ise meslekten men edilirdi. Kendi aralarında bir oto- kontrol sistemi vardı. Narhları belli idi. Yüksek fiyata mal satamazlardı. Ahiler, sabah alışverişe başlamadan, dükkânını “besmele” ile açarlardı. Dükkân müstakil olmayıp Bedesten veya arasta içinde ise, mesela; Edirne’de Selimiye Arasta’sındaki dua kubbesi altında, dükkân sahipleri her sabah dua ve doğru iş yapıp kimseyi aldatmayacaklarına dair yemin ederlerdi. Yine İstanbul Kapalı Çarşı’sındaki yeni Bedestenin her sabah açılışında, Duacı Efendi, esnafı etrafına toplayarak duadan sonra “Ey cemaat-ı Müslimin, tavcılık yapılmayacak, kefilsiz mal satılmayacak, mal kapatılmayacak...” şeklinde nasihat ederdi.

Kırşehir Ahi Evran Dergâhı Postnişini olan asıl Ahi Baba, her sene bölgeleri ziyarete gider, esnafı toplar, şikâyetleri olup olmadığını sorar, varsa çözer, verdiği hüküm; taraflar, hatta teşkilata mensup olmayanlar için kaziye-i muhkem gibi meri ve muteber olurdu. Şikâyetler ve davalar görüldükten, üç günü aşmayan misafirlik bittikten sonra “Sanatınızı ilerletin, yükseltin, birbirinize kardeş sevgisi ve saygısı ile bağlanın. Yolsuz işlere, haksız hırslara sapmayın. İnsanlığınızı, Müslümanlığınızı unutmayın. Gönül üzmeden, canlıya ceza vermeden, cemaati terk etmeden kaçının. Seha ve kerem sahibi, muhtaçları ayırt etmeksizin hizmet ve yardım ehli olun.” yolunda nasihatler eder, giderdi.

Gençler, çalışma saatleri dışındaki vakitlerini zaviyede geçirirlerdi. Zaviyeler fütüvvet erbabının toplantı yeri, misafirler için misafirhane, iktisadi bakımdan lonca (kooperatif), seyfikol(*) 1 Çin de bir spor kulübü mahiyetinde idi.

Meşhur seyyah İbn Batuta Ahileri şöyle anlatır:

“Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarını giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma; şu veya bu sebeple yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.”

Ahi bekâr ve sanat, sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da “Fütüvve-gençlik” adı verilir. Bunların önderi olan kimse, bir tekke yaptırarak burasını halı, kilim, kandil vb, eşya ile donatır. Kardeşler gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıklarını ikindiden sonra topluca getirip önderlerine verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, ihtiyaç olan yiyecek ve içecekler alınır. Mesela; o sırada beldeye bir yabancı misafir gelmiş ise, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yerler ve daha sonra ibadet ve taat ile meşgul olurlar. Ben dünyada onlardan daha güzel davranan kimseler görmedim. Şiraz ve Isfahan halkının davranışları onları andırmakta ise de, bunlar gelen giden yolculara daha fazla ilgi ve saygı göstermekteler, şefkat ve iltifatta onlardan daha ilerde bulunmaktadırlar.

Anadolu’da gezerken Gölhisar beldesine girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkânlardan çıkan birtakım insanların hayvanlarımızı çevirerek, terbiyelerine asıldıklarını gördük. Bir başka gurubun ise bunları durdurarak onlarla çekişmeye başladıklarım müşahede ettik. Aralarındaki çekişme uzayıp kızışınca bazıları hançerlerini çekip ötekilere saldırmaya kalkıştılar. Konuştuklarını anlayamadığımızdan, korkmaya başladık ve bunların yol kesen Germiyanlar olduğu kuşkusu ile bu şehrin onlara ait bulunduğu, mallarımıza, canımıza kastettikleri kaygısına düştük. Sonra Cenab-ı Hak bize Arapça bilen, hacca gitmiş bir adamı halk etti. Ondan, bunların bizden ne istediklerini sordum. Dedi ki, bunlar ahilerdir. Bizimle ilk karşılaşanlar Ahi Sinan’ın yoldaşları, sonradan gelenler ise Abi Dumanın kardeşleri imiş. Her iki taraf da bizim kendi yanlarında misafir olmamız, isterler, bu yüzden çekişirlermiş. Onların göstermekte oldukları yüksek misafirperverliğe hayran olmamak elde değildi. Nihayet işi kur’a çekmek suretiyle halletmek yoluna düşüp sulh oldular. Kim kazanırsa, önce o tarafın tekkesine misafir olmamız kararlaştırıldı. Kur’a Abi Sinan takımına düştü. Adı geçen grup bunu haber alınca gelip bizi karşıladı ve hep beraber onun tekkesine giderek misafir olduk. Çeşitli meyveler, tatlılar ikram ettiler. Yemekten sonra Kur’an-ı Kerim’den bazı parçalar okuyan hafızları dinledik. Gelişimizin haberi Sultana duyurulmuş olduğundan ertesi gün Sultanı ziyarete gittik. Döndüğümüzde Ahi Duman ve yoldaşlarını bizim gelişimizi bekler bulduk. Onlarla birlikte kendi tekkelerine gittik. Yine ötekiler gibi yemekler, meyveler ve tatlılarla iltifat eylediler, yemekten sonra sırtlarına kaba giymiş, ayaklarında mest olan ve bellerinin ortasında bir hançer asılı iki arşın uzunluğunda kemerler bağlayan, başlarını her biri bir arşın uzunluğunda ve iki parmak eninde taylesanlı softan yapılmış beyaz sarıklarla örten gençler, Kur’an tilavet ettiler ve sema ile vaktimizi değerlendirdiler.”

Ahilerde bir pir’den öğrenilen sanat nesilden nesile ulaştırılırdı. O sanatı en iyi bilen usta sayılır, ustaların kalfa ve çıraklar üzerindeki otoritesi kesindi. Yapılan hatalardan ve noksanlıklardan dolayı ihtar ve tekdir etmek hakkına sahiptirler. Kalfa, ustanın bulunmadığı zamanlarda ustanın salahiyetine haiz olarak her işi yürütürdü. Belli müddet dolunca, hususi bir merasimle kalfalıktan ustalığa yükselirler. İsterlerse ayrı bir dükkân açabilirlerdi. Çıraklar ustalarının yanında konuşamaz ve gülemezlerdi.

Selçuklularla birlikte gelen Ahi Teşkilatı XVII. asırda Loncalara dayanmaktadır. Yani bir nevi fütüvvet teşkilatının devamıdır. Oda manasına gelen Lonca kelimesi esnaf ve sanatkârın kendilerine ait meseleleri görüştüğü yer olarak kullanılmıştır. Sonraları da—Esnaf teşkilatının adı olmuştur.

Loncalar birçok yönüyle fütüvvet teşkilatına benzer. Loncalarda ustalık peştamal kuşanma denilen ve bir çeşit gayret ve iffet kemeri demek olan peştamalın, lonca kâhyası tarafından, yeni usta namzedinin beline dolanması şeklinde cereyan eden bir merasimle verilirdi. Merasim başlarken usta olacak kalfanın yaptığı işler onca heyetine arz olunurdu. Heyet eserleri tahkik eder, bir atlas torba içine koyup mühürlerdi. Sonra usta namzedi merasim mahalline doğru yürür, selam verir, yaş ve kıdem sırasına göre el öper, hayır dua alırdı. Sonra ölünceye kadar mesleğinde şeref ve namusla çalışacağına dair Kur’an-ı Kerim üzerine yemin ederdi. Müteakiben yiğitbaşı torbayı açarak usta namzedinin yapmış olduğu işleri gösterir. Kâhya elini öpen usta namzedinin omzuna elini koyarak; “sabun ol, hamur ol, mütevekkil ol, haram yeme, haram içme, el ve eteğini temiz tut, koymadığın mala el uzatma, gördüğün iyiliği unutma, sana fenalık edeni affet, yürü Allah desteğin ola...” derdi. Sonra sıra kökü Ahi teşkilatına dayanan şed (kuşak) bağlama işine gelirdi. Usta peştamalı kâhyaya verir, o da genç ustanın beline bağlar ve yavaş sesle kulağına sanatın esrarını söyler, tekrar el öpülürdü. O sırada yiğitbaşı “İlk siftah uğruna aşk ola” diye bağırarak yeni ustanın yapmış olduğu eserleri mezat usulü ile satmaya başlardı. Mezat sonu toplanan paralar yeni ustanın açacağı dükkânın ilk sermayesi olurdu.

Lonca teşkilatında esnaf ve dükkân sayısı, iş Metleri ve tezgâh adedi sınırlandırılmıştı. İhtiyaca göre üretim fikri tatbik edilmeye çalışılıyordu. Bunun için arz kadar talep de murakabe altına alınmıştı. Esnafa, üretim araçlarına ve üretime konan tahditlerin amacı; işsizliği ve diğer aşırı üretim buhranlarını önlemekti.

Üreticinin olduğu kadar tüketicinin de korunması temel prensiplerden olagelmiştir. Esnaftan sonra aracıların ortaya çıkışı önlenmiş, malların tüketiciye elverişli fiyatlarla intikali hedef alınmıştır.

Her esnaf kolunun bir loncası olup bunlar tarafından denetlenirdi. Loncanın vereceği manevi ceza, ticareti terk etmelerine sebep olabilirdi. Buna göre de pazarlık ayıp sayıldığından, bir mal için “Daha aşağı olmaz mı?” dense, “Defol, ben hırsız değilim!” cevabıyla o müşteriyle alışveriş edilmezdi... XVIII. yüzyıl başlarında, kasapları hükümet zengin kişilerden tayin eder ve narha göre yapılan satışların zararını da yine hükümet kapatırdı. Bir defasında zorla kasaplığa getirilen zenginin biri Mısır’a kaçmıştı.

Yine aynı devirde ticari hayatın sağlam ve düzenli işlemesi için, belediyeler de üzerlerine düşeni titizlikle yerine getiriyorlardı. Kul oğlanı veya “Eksikçi” diye anılan bir zabıta memuru “kol”a (kontrole) çıkacağı zaman, elinde bir terazi bulundururdu. Böylece eksik tartılı mal satan esnafın vay haline!

İstanbul’a çalışmak gayesiyle gelip iş tutamayan bekâr kimseler, öyle başıboş bırakılmaz, ihtisap ağasının (belediye başkanı) emriyle sur içinde dört, Üsküdar, Galata ve Eyüp’te iki handa ikamete mecbur edilirdi. Ancak bu şahıslar geçimlerini topraktan veya sanattan elde edecek duruma geldikleri vakit serbest bırakılırlardı.

‘Kışla—Medrese—Tekke” üçgeni içinde “Disiplin—İlim—Aşk”la sağlam bir sacayağı oluşturarak, bir beylikten dev gibi bir imparatorluk kuran, devrin siyasetine olduğu kadar iktisadına da hâkim olan Feta topluluğu, ne zaman ki sacayağının birini ihmal ettiler, işte o zaman denge bozuldu ve “Asırlık Koca Çınar” içten içe çürümeye başladı Yavaş yavaş siyasi üstünlüğümüzü kaybetmeye başladığımız gibi ticari üstünlüğümüz de elden gitti. Dini ve milli değerlerini kaybetmeye başlayan her toplumun akıbeti ne ise, bizim de başımıza aynı şeyler geldi.

Bu gün dilden dile birer efsanevi fazilet kahramanı olarak anlatılan “Fütüvvet Ahi” ruhu taşıyan insanların yeniden zuhur edeceğini ve aynı sağlam üçgeni yeniden ihdas edip cihanı aydınlıklara boğacağını ümit ediyoruz.

İbrahim Refik

KAYNAKLAR:
1. Dr. Ahmet Tabakoğlu, Türk Çalışma Hayatında Füt. ve Ahilik Geleneği. Kaynaklar Dergisi 2/1984.
2. Sadi Bayram, Ahilik ve Loncalar—Milli Kültür Temmuz 1977.
3. İhsan Birinci, Eksik Tartan Esnafın Vay Haline—Yıllarboyu Tarih Nisan,
4. Fuat Köprülü, Osmanlı İmp. Kuruluşu—Ankara 1972.
5. İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta sey. seçm.—Kültür B.yay.Ank.1981.