Ekim 1992 · s. 10 · 3 dakikalık okuma
Firar ve İtisam
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

FİRAR VE İTİSÂM
Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma ma'nalarına gelen firar; erbabınca, halktan Hakk'a seyerân etmenin, gölgeden asla ilticada bulunmanın, damlayı bırakıp deryaya teveccühün, zerreden vazgeçip güneşe yönelmenin ve benlikten sıyrılıp vücudu Hakk şuâları içinde eritmenin ünvanı olmuştur ki; insanın "seyr-i kalbî" ve "seyr-i ruhânî" sine işaret eden: "
- Kaçıp Allah'a sığınınız" mealindeki âyetle irtibatiandırmak mümkündür.
İnsan, îmanı hesabına, beden ve cismânîyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah'a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Böyle bir firari ve Hakk mültecisinin nasıl payelendirildiğini, o kapının sadık bir bendesi olan Hz. Mûsa - Alâ Nebiyyinâ ve aleyhi's - Salâtü ve's - Selâm - Efendimiz'den dinleyelim:
"
- Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için, Rabb'im bana hâkimiyyet lûtfetti ve beni mürselînden kıldı." diyen Hakk Nebisi, zevk u vuslata, hilafet ve kurbete varan yolun firardan geçtiğine dikkati çekiyor ve peygamberâne irâdelere öncülük yapıyor.
Avamın firarı, varlığın dağdağasından, ma'siyetin çirkinliğinden Allah'ın üns ve gufranına sığınma şeklinde olur. Bunlar gözlerini her açıp kapayışlarında: "
- Yarlığa Rabb'im ve merhamet buyur, buyur ki, sen merhameti en hayırlı olansın" âyetini okur. Ve oturur-kalkar:
"
- Rabb'im işleye geldiğim şeylerin şerrinden sana sığınırım" der inlerler.
Havassın firarı; sıfatlardan sıfatlara, sırdan şuhûda, rüsûmdan usûle ve nefsânî duygulardan ruhânî ihsaslaradır ki:
"
- Allahım Senin gazabından rızana ukûbetinden afvına sığınırım" sözleri onların her zamanki vird-i zebânlarıdır.
Haslar üstü hasların firarı ise, sıfattan zâta ve Hakk'tan yine Hakk'adır ki, her zaman:
"
- Senden yine sana sığınırım" der heybet ve mehabet soluklarlar.
Bu firarların hemen hepsi de gidip bir ilticâ, bir himaye ve bir i'tisâmla noktalanır. Firar, firar edenin ruh derinliği ile mebsûten mütenâsib olduğu gibi, netice itibariyle varılan nokta da farklı farklıdır.
Birinciler, otağlarını ma'rifet yamaçlarına kurar, zerreden güneşlere kadar herşeyle O'nu hatırlar, O'nu anarlar.. ölçüleri aşan isteklere girer ve olmayacak şeyleri düşlemeye başlarlar.. ve derken, vicdanlarında: "
- Seni hakkıyla bilemedik" gerçeğini duyar ve dillerinde:
"
Varlık senin ma'rifetinin peşinde, erhâb-ı lisân seni vasfetmekten âcizdir. Gel tevbemizi kabul buyur, buyur ki, biz birer beşeriz, seni hakkıyla bilemedik" sözleriyle kendilerinden geçerler.
İkinciler, her an ayrı bir ma'rifet deryasına yelken açarlar ve hep ayrı ayrı varidâtın televvünâtıyla ömür sürdürürler. Sürdürürler ama, bîr türlü berzahlardan kurtularak hayret ufkuna ulaşamazlar. Gözleri sürekli suud merdivenlerinde, arşiyeden arşiyeye uçar ve nüzûl tasavvurundan tir tir titrerler.
Üçüncüler hâlin gel-gitlerinden kurtulmuş, başları her an hayretin ayrı bir derinliğinde ve gözleri "Şerâb-ı aynemâ" ile mahmur öyle mestlerdirler ki, içinde bulundukları durumdan, -ihtimal- İsrâfil'in sûruyla bile kendilerine gelemezler. Duygu, düşünce ve tahayyüllerinin derinliğini, ancak yine kendileri gibi mest olan biri ifade edebilir.
"
- Evliyâullâh'ın tuzak olan hayalleri ise Hüdâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemâllerinin yansımasından ibarettir." "
" dan maksat, mertebe-i vâhidiyyet,"
" dan murad da, Allah'ın esmâ ve sıfatıdır ki, ehadiyyet mertebesinde temâyüz ederler. Bu itibarla, mes'eleyi şöyle anlamak da mümkündür: Evliyâullâh'ın ayaklarına tuzak olan başka değil, esmâ ve sıfat-ı İlâhiyye'nin tecelliyâtıdır. Ve o tecelliyât, hakikate karşı kapalı olan gözsüzler nazarında hayaletten ibarettir. Sarı Abdullah Efendi'nin ifadesiyle: "Enbiyâ ve evliyanın merâyâyı kalpleri, mezâhir-i esmâ ve sıfat-ı külliye-i İlâhiyye olmakla, Sıfat-ı Rabbâniyye onların ay yüzlerinin bostanı olup onlara her an ayrı bir sihir sunmaktadır."