Sızıntı Arşivi

Aralık 2000 · s. 546 · 8 dakikalık okuma

Feyiz ve Tecelli

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Feyiz ve Tecelli


Artma, çoğalma, taşma ve bolluk, bereket manalarına geliyor feyiz. Bir şeyi var etme, onu varlığın bütün hususiyetleriyle serfiraz kılma; ilhamlarla, mevhibelerle kalbi ve ruhi hayatı derinleştirerek bazı kimseleri iç enginliklere ulaştırma.. gibi hususlar da birer feyiz ama, şe'n-i Rububiyet'e has tecelli türünden birer feyiz.
Bundan başka feyiz kelimesi, başka sözcüklere izafe edilerek çok daha geniş bir alanda kullanılır ki: Allah'ın halk, ibda, inşa, ihya, imate, terzik (bunlar sırasıyla şu manalara geliyor: Yaratma, bir örneği ve benzeri olmayacak tarzda icat etme, düzüp koşma, hayata mazhar kılma, öldürme ve rızıklandırma) gibi sıfatlarına bağlı akdes ve mukaddes tecellilere "feyz-i tekvini", Hak'tan gelip insanın gönlüne doğan ilhamlara "feyz-i ilahi" ya da "feyz-i Rabbani", herkesin istidadına göre ilahi mevhibelere mazhariyetine "feyz-i istidadi", marifet ve muhabbet-i ilahiyeye bağlı zevk-i ruhaniye "feyz-i ibadet" veya "feyz-i ubudiyet", aşk u iştiyaka varan ruhani alakalara da "feyz-i aşk" denilegelmiştir. Bu ifadelerin hemen hepsine eklenecek, ilave edilecek ya da bunlardan çıkarılacak sözcükler olabilir; ancak çerçevenin düz durduğuyla alakalı söylenebilecek bir şey olacağını zannetmiyorum. "Taayyün-ü evvel"deki feyizden (yerinde üzerinde durulabilir..) tekvini emirlerdeki tecelliye, ondan insanların gönlüne ilka edilen vahiy, ilham ve ihsaslara kadar her şey, böyle bir feyezanın değişik dalga boyundaki tecellilerinden ibarettir.

Evvela, bütün varlık O'nun nur-u feyzi ile, O'nun irade ve meşietine bağlı olarak ve yine O'nun ilmi programlarına uygunluk içinde yaratılmış.. eşi-benzeri olmayacak şekilde vaz' ve tanzim edilmiş.. hayat mucizesiyle ayrı bir derinliğe ulaştırılmış ve metafizik enginliklere açık hale getirilerek ufuk ötesi yeni mevhibelere kapı aralanmış.. ölüm ve sonrasıyla, var olma hadisesinin mebde, münteha ve gayesi gösterilmiş.. maddi-manevi rızıkla da bütün varlığın, hususiyle de insanoğlunun her zaman muhtaç olduğu hayati bir mevzu hatırlatılmış.. ve böylece -tabir yerindeyse- değişik tecelli dalga boyundaki her bir feyizle "Kenz-i Mahfi"ye dair bir sır kapısı aralanmıştır.

Eşya ve hadiselere ilk var olma işareti "feyz-i akdes"den gelmiş, "feyz-i mukaddes"de, harici vücudları murad buyurulan "a'yan"a harici vücud alarmı verilmiş ve "mümkinü'l-vücud" ayn'lar arasında var olma vetiresi başlamış; sonra da her varlık ve her nesne, ilk mevhibeleri sayılan kabiliyetleri çerçevesinde, daha ileri götürücü yeni feyizler beklemek üzere sine-i istidadını açıp, bu tecellilerin geldiği noktaya yönelmiştir.

Feyz-i akdes, kutsallardan kutsal bir feyiz tecellisi demek olup, bütün yaratıkların ilmi vücudları, malum hakikatleri ve istidatlarının -bu, değişik varlıklara göre farklı farklıdır- a'yan-ı sabite (Hz. Zat'ın ilmi çerçevesinde hakaik-i mümkinat) itibarıyla ortaya çıkmalarında fail ve müessir-i hakikiye perde-i izzet bir tecellidir. Bu şekilde hakaik-i mümkinenin ortaya çıkması -buna hakaikin ilk inkişafı da diyebiliriz- ezelde her bir varlığa bahş buyurulan istidat ve kabiliyetlere bağlı cereyan eder. Kudret'in adiyat üstü tasarrufları müstesna, her varlık istidadıyla mukayyet bulunur. Bu hususu tenvir sadedinde şair Beliğ'in:
"Halkın istidadına vabestedir asar-ı feyz,
Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef'i sem kapar."
şeklindeki sözlerini hatırlatıp geçelim.

Feyz-i mukaddes; takdis edilmiş feyiz manasına gelip, bütün mümkin varlıkları, a'yan-ı sabitedeki hakikatleri çerçevesinde, irade ve meşiet-i ilahiyenin harici vücuda çıkarma tecellisinden ibaret görülmüştür.

Mevzuu şu şekilde takdim de mümkündür: Feyz-i akdesle hakaik-ı mümkine, var olmanın misali satırlarına, sahifelerine ve risalelerine akseder; feyz-i mukaddesle ise, harici vücud urbalarını giyerek Levh-i Mahv u İsbat'ın harf, kelime, cümle ve kitapları şeklini alarak daha farklı bir buudda Hz. Müşahid-i Ezeli'ye ayinedarlık etme seviye ve payesine yükseltilmiş olur. Bu iki tecellideki farkı şöyle de vaz'etmek mümkündür: A'yan-ı sabite -ileride üzerinde genişçe durma niyetiyle şimdi geçiyorum- ile onlardaki kabiliyetlerin levha levha ilm-i ilahi de ilk taayyün sonrası sübutlarının esası olan tecelliye feyz-i akdes; a'yan-ı sabitedeki bu varlıkların, istidatlarına göre harici vücud kazanmalarındaki failiyet perdesi tecelliye de feyz-i mukaddes denmektedir. Sofiler de bunu böyle kabul etmekte ve a'yan-ı sabiteyi ilmi vücudları itibarıyla feyz-i akdes, harici vücudları açısından da feyz-i mukaddes tecellisi olarak görmektedirler. Onlara göre, ilmi vücud harici vücuddan farklı olduğu gibi, bu iki vücud türünün

dayandığı kaynaklar veya mahall-i tecelliler de birbirinden farklı olmalıdır.. ve farklıdırlar da: Feyz-i akdesde, a'yan-ı sabite ve onların istidatları birer ilmi vücuddan ibaret olmasına karşılık; feyz-i mukaddesde, hem a'yan hem de bu ayn'ların lazım ve tabileriyle görülen, duyulan, sezilen ve keşfedilip muttali olunan, bütün bir mükevvenattır.

Felsefeciler, feyiz konusunda sofilerden oldukça farklı düşünürler. Konumuz olmasa da, ilk hakimlerden itibaren bu mevzu etrafındaki düşüncelere de kısaca göz atmak istiyoruz:

Felsefecilerin bazıları, feyiz ve sudur kelimelerini müteradif lafızlar gibi kullanmış ve her iki sözcükle de, varlığın -haşa- Allah'tan sudur yoluyla meydana geldiği, geliyor olduğu iddiasında bulunmuşlardır..

Bazıları, bu feyezanın ilahi irade ve ihtiyar ile gerçekleştiğini kabul etmekle beraber, araya daha başka vasıtalar sokarak, müessirleri ikilemiş, üçlemiş.. ve bir sürü şerik takdirine gitmişlerdir..

Bazıları, sudurun lazımını tasrih ederek, bu feyezanın tabii ve zaruri bir çerçevede cereyan ettiği hükmüne vararak -haşa- ilahi meşiet ve ilahi iradeyi tamamen görmezlikten gelmişlerdir..

Bazıları, Yaratıcı'yı gayri şahsi bir ilk illet farz ederek, her nesnenin belli bir düzen içinde O'ndan zuhur ettiği iddiasında bulunmuşlardır..

Bazıları, ilk feyezan ve zuhuru, tek bir akla bağlamış, ardından da şöyle bir üçlemeden söz etmişlerdir: 1- Aklın kendisi. 2- Bu akılda ilk illet düşüncesi. 3- Bu düşünceden de ikinci bir aklın suduru..

Bazıları, ilk akıldan itibaren ta feleklerin farazi ruhlarına, ondan da faal akla kadar bir sürü akıl (ukul-u aşere) takdirine gitmiş; hatta araya bir de "nefis" sokuşturmuşlardır ki; bunların hemen hepsi de "recmen bi'l-gayb" türünden iddialardır ve dinin ruhu ile telif edilmeleri de imkansızdır. Ayrıca bütün bu iddiaların, ne ilim adına ne de iman, marifet ve zevk-i ruhani hesabına pratik hiçbir yararları da yoktur.

Gerçi, zaman zaman bu tür konuların bir kısım İslam mütefekkirlerini de meşgul ettiği olmuştur; ama ne bu düşüncelerin ne de benzeri cereyanların, İslam'daki kalbi ve ruhi hayatın ayrı bir unvanı olan tasavvufi hayata hiçbir katkıları olmamıştır; katkıları olması bir yana, çok defa saf zihinleri bulandırmış, bazı iman esaslarının ruhuna dokunmuş ve bir hayli batıl cereyana da ilham kaynağı olmuştur.

Bu arada bazı tasavvuf büyüklerinden de sudur ve zuhur mülahazalarıyla alakalı bir kısım düşüncelerin sadır olduğu görülmüş veya iddia edilmiş ise de, zannediyorum bu kabil çarpık fikirler, ya başkaları tarafından onların eserlerine sokulmuş ya da bu zatlar tevhid ve ilahi irade açısından konuyu farklı bir yoruma bağlayarak, bu tür bir yaklaşımı mahzursuz görme zuhulüne düşmüşlerdir.

Aslında, ne Kur'an, ne Sünnet, ne de "selef-i salihin"in safiyane te'vil ve tefsirleri içerisinde bu kabil mülahazalara hiç yer verilmemiştir. Öyle ise, olsa olsa bunlar eski mirastan kültür atlasımıza aksetmiş müzahref felsefi -hilkat mevzuunda böyle düşünen felsefi cereyanları kastediyoruz- bilgiler olabilir ki, hemen hepsi de, gidip gayri iradi sudur ve zuhur düşüncesine dayanmaktadır.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin de belirttiği gibi, bu tür düşünce sistemlerinin temelinde; " - Birden ancak bir sudur edebilir; bu birin dışındaki bütün diğer varlıklar ise onun vasıtasıyla meydana gelir." prensibi vardır ki, böyle bir mülahaza ile mutlak gani, mutlak muktedir olan "Rabbü'l-alemin"in -haşa- aciz vasıtalara muhtaç gösterildiği ve rububiyetinin perdedarı olan bir kısım sebeplerin O'nun şeriki gibi takdim edildiği açıktır. Az daha açalım: Böyle bir yaklaşım, hilkat konusunda Allah'a, hem de sudur yoluyla, tarifi bile tam yapılamamış bir "akl-ı evvel" verip, sonra da Yüce Yaratıcı'yı -yüz bin defa haşa- atıl tasavvur etme anlamında bütün mülkünü, mülkünün her parçasını ve bu parçaların her halini değişik sebeplere, vasıtalara bağlamak demektir ki, zannediyorum böyle bir hezeyanı eski-yeni veseniler dahi kabul etmeyecektir.

Aslında Kitap ve Sünnet'in hilkat mevzuundaki beyanları herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek kadar açık olduğu gibi, hakiki İslam mütefekkirlerinin konuyla alakalı yorum ve içtihatları da, bu kabil mülahazalara geçit vermeyecek ölçüde nettir. Kur'ani düşünce ve İslami yorumlara göre topyekün varlık, nokta, harf, kelime, cümle, paragraf ve nihayet bütün bir kitap olan her şeyiyle biricik feyiz kaynağı ve Halikı Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu gibi, görülen-görülmeyen umum yaratıkların her aşire, her saniye, her dakika, her saat ve her günkü halleri; yani var olmaları, farklı keyfiyetlerle gün yüzüne çıkmaları, değişip durmaları, fena ve bekaları itibarıyla da -ihtiyar sahibi varlıkların, şart-ı adi planında iradelerinin müessiriyeti mahfuz- O'nun emir, irade ve meşietine bağlı cereyan etmektedir. Evet görülen-görülmeyen bütün alemlerin yaratılması da, sevk ve idaresi de, her şeyin feyiz kaynağı, mebde-i evveli, müessir-i mütemadisi Allah'a aittir. Konuyla alakalı mülahazaların tam ifade edilemeyişi veya ifadelerdeki iştibahlardan ötürü bir kısım yanlış anlamalar istisna edilecek olursa, bu hususta, vahşi-medeni bütün insanlığın ittifakı söz konusudur: Selim akıllar hep böyle düşünmüş.. sağlam duyguların ihsasları bu çerçevede cereyan etmiş.. varlığın ruhundaki nizam, ahenk, gaye ve hikmetler de hep bunu haykıragelmiştir.

Dikkatle çevresine bakan herkes, gelip geçenlere tebessümler yağdıran çiçeklerin rengarenk çehrelerinden, ağaçların birer gelin edasıyla salınmalarına, yıldırımların ürperten tarrakalarından kuş ve kuşçukların gönüllerimizi dolduran o ince ve müessir nağmelerine; ışık, hararet, cazibe, elektrik ve kimyevi alakalardan biyolojik faaliyetlere; insanların zahir istidat ve kabiliyetlerinden kalb, ruh, his ve şuurlarıyla alakalı aktivitelerine kadar her şey, hem Allah'ın varlığına, hem de O'nun bütün eşya ve hadiseler üzerindeki hakimiyetine delalet ettiğini duyacak, hissedecek ve mehabetle ürperecektir.

Evet, eğer insan, gelip kulaklarına çarpan ve gözlerine ilişen ses-söz ve görüntüleri vicdanın hassas imbiklerinden geçirerek değerlendirebilse, engin denizlerin yüreklere ürperti salan homurdanmalarından, ormanların büyülü uğultularına; asude koyların sessizlik murakabesine benzeyen görüntülerinden dağların mehabetli duruşlarına; güllerin-çiçeklerin o rengarenk işveli hallerinden onlarla mütemadi bir aşk u vuslat hayatı yaşayan kuşların, kuşçukların muaşakalarına; varlığın okunan bir kitap, temaşa edilen bir meşher, gezilip görülen bir saray, ekilip biçilen bir mezraa olmasından insanların, her şeyin üzerindeki bu ince gayeleri, hikmetleri kavrayıp değerlendirme kabiliyetleriyle serfiraz kılınmalarına kadar her şey, o akdes ve mukaddes feyiz kaynağından ve O'nun ilim, irade ve meşietiyle kaynayıp geldiğini aklen ve vicdanen duyacak ve ruhunu saran marifet, muhabbet, aşk u şevk ve ruhani zevklerle kendinden geçecektir.

Hasılı, maddi-manevi, canlı-cansız, büyük-küçük her varlık ve her nesne Allah'ın bir feyziyle gün yüzüne çıkmış; O'ndan gelen mütemadi tecellilerle varlığını sürdürmekte ve belli bir gayeyi takip etmektedir. Evet, yoktan var olma ayrı bir tecelli ve ayrı bir feyze, var edilenleri görüp gözetme de farklı bir tecelli ve farklı bir feyze vabestedir. Peygamberler vasıtasıyla iman, marifet ve muhabbet yollarının açılması ayrı bir feyezan; evliya, asfiya ve hakiki mürşidlerce aynı hakikatlerin, beşer idraki seviyesine göre ve çağın gerekleri açısından içtihat ve istinbatlarla ortaya konması ayrı bir ifaza; en küçük ve en önemsiz vesilelerin dahi değerlendirilip adeta birer esrar havzı haline getirilmesi ve bir manada herkese tefeyyüz imkanının sağlanması da izafi ayrı bir feyiz ve feyezandır.

Halik'ın namütenahi feyzi var,
Her feyezanda ayrı bir tecelli;
Gördüğümüz her şey bitevi esrar,
Her sır erbabına celiden celi...

Ve zannediyorum artık sıra tecelliye gelmiştir...