Sızıntı Arşivi

Kasım 1997 · s. 456 · 6 dakikalık okuma

Fenâ Fillah-2

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Düşüncelerini “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” potasında şekillendirebilmiş tevhid erleri, Hazreti “İlim” ve “Vücûd” deryasında eriyip yok olmayı hep bu mülâhazalar içinde değerlendirmiş.. ve bir taraftan rubûbiyet dairesinin hukukuna fevkalâde bir titizlikle riayet ederken, diğer taraftan da sekr ve gaybetlerinde dahi hep temkin ve teyakkuz halinin âdâbına uymaya çalışmışlardır. Zaten, onların söz ve tavırlarına az dikkat edilse, davranışları itibarıyla hale mağlubiyet ve neşveli görünmenin dışında, temkine muhalif herhangi bir aşırılık da müşahede edilmez. Onlardan biri:

Mutribin sazının sûziş-i nağmelerinden gelip kulağa akan (sazın) ağaç ve tellerinin tın tın sadâsı O’ndandır” derken, bütün mâsivâyı Cenab-ı Hakk’ın vücûd deryasından bir damla gibi görmekte ve içinde bulunduğu o derin istiğraktan ötürü de, damlayı deryadan, zerreyi güneşten, aynayı onda tecelli eden gerçekten ayıramayarak bir Türkçe sözde de:

“Bu derya ya ey can sen oldun ırmak,

Denizle ırmağı ne zordur ayırmak..”

şeklinde ifade edildiği gibi, kanatlanıp enginliklerine açıldığı vahdet deryası veya âsumanında kaybolmakta, daha sonra deryanın o karşı konulmaz telâtumuna yenik düşerek ne sahili görebilmekte ne de kenara çıkabilme irade ve şuûrunu gösterebilmektedir.

Bu mestlerden bir diğeri de:

- O bazen Leylâ urbasıyla tenezzül etti bazen de Mecnun suretinde şereflendirdi. Sevgili, halvethâneden dışarı adım atınca, içerinin süsü-zineti de ayan-beyan ortaya çıktı” diyerek fenâ fillah ufkuna ermiş bir sâlikin, “vücûd-u mevhibe-i Rabbâniye” ufkuyla, varlığı bir ayna gibi görüp, her şeyde kendini temâşâ etme sekr ve istiğrakını dile getirmektedir.

Böyle zirvelerde dolaşan bir istiğrak eri, tevhid ihsaslarını, zevk u şevk hâlâtını, maiyyete mazhariyetini ve O’nu duyma heyecanını bazen bağırıp haykırarak, bazen bayılıp kendinden geçerek, bazen de kendini raks ve tevâcüde salarak seslendirir ki, bunların hemen hepsi seyr-i sülûkun, kalbin derece-i hayatında sürdürülmesi esnasında yaşanır ve duyulur. Bu engin deryanın müstağrak gavvaslarından biri, gönlündeki vecd ve tevâcüd tufanıyla çevresine şöyle boşalır:

Ben ol şahbâz-ı aşkım ki,

Dû âlemde mekânım yok;

Ben ol ankâ-yı sırrım ki,

Özümden hiç nişanım yok.

Lihâz-u hâcible dû cihanı

Eyledim hoş sayd,

Temâşâ eyle bil ânı ki,

Tîrim yok kemânım yok.

Ben oldum her lisanı

Gûş ile gûyâ ve sâmi’,

Acebtir bundan artık kim

Kulağım yok lisânım yok.

Ayrıca, sâlike taalluk eden yanları itibarıyla da fenâyı şu bölümler içinde mütalâa etmişlerdir:

1- Halktan gelecek korku ve onlara karşı duyulan beklenti hislerinden tecerrüd etme mânâsına “fenâ-yı halk”.

2- Bütün şahsî istek ve arzulardan sıyrılma anlamında “fenâ-yı hevâ”.

3- İradenin, Hakk’ın murad ve meşîeti karşısında erimesi demek olan “fenâ-yı irade”.

4- Aklın, ilâhî sıfatların tecellisi karşısında “mahk” u “sahk”a uğraması diyebileceğimiz “fenâ-yı akıl” ki, bu sonuncusu, beraberinde bir dehşet ve hayret de getireceğinden, sâlik, çok defa esbab dairesi içindeki kriterleri koruyamayarak hayret ve dehşet yaşar. Bu hayret ve dehşetini ifadeden de geri durmaz. Hazreti Cüneyd’in, “Bir zaman yer ve gök ehli benim hayretime ağladılar; zaman geldi ben onların hayretine ağladım. Şimdi öyle bir haldeyim ki, ne onlardan haberim var, ne de kendimden...” sözleri bu konuda önemli bir örnek teşkil eder.

Gedâî’nin bu konudaki hayreti de kayda değer zannediyorum:

Öyle bilmezdim kendimi,

O ben miyim ya ben O mu.?

Âşıkların budur demi,

Yandıkça yandım bir su ver!

Minhâc Sahibi’nin sözleri daha kıvrak, daha âşıkne ve daha bir hayret televvünlüdür:

- Bilmiyorum ben ben miyim, yahut O muyum?. Bir acâib haldeyim ve ben ben değilim. Aşık mıyım, mâşuk muyum, aşk mıyım neyim?. Ben vahdet kadehi ile sarhoşum ben ben değilim. Ben neyim, namsız nişansız ankâ mı? Ben, kurbet Kâf’ıyım; ben ben değilim. Ben canım itibarıyla fvni ve cânan ile bâkiyim; ben evc-i rif’atteyim ben ben değilim.”

Fenânın ne olduğunu bir kere daha hatırlayacak olursak, bu sözler bir “fenâ fillah” kahramanı için gayet normaldir; zira fenâ, Hak’tan gayri her şeyin -tabiî sâlikin seviyesine göre- nazardan silinip gitmesi ve kalb-i şuhûdîsinde sadece O’nun bâki kalmasıdır. Sâlik terakki edip, zâhir ve bâtınını, iz’ân ve şuûrunu hakikatin marifetiyle nurlandıracağı mertebeye yükselince, artık her şeyin kimin elinde olduğunu apaçık müşahede etmeye başlar; başlar ve günebakan çiçekler gibi varlığını, bekâsını elinde bulunduran o Zât’a yönelir., sonra da tevhid-i fikir ve teksif-i himmetle, daha derinleştikçe, bütün varlığın da O’nun vücudunun ziyâsından gelen birer tecelli olduklarını anlar; derken bütün kâinat ve hâdiseleri tamamen tevhidî bir mülâhâza ile daha farklı değerlendirme ufkuna ulaşır ve her şeyi perde arkası hususiyetleriyle duyup yorumlama mazhariyetine erer.

Yeni bir kademde bulunup bir merhale daha yükselince; varlık adına bütün hâdiselerin, insani bütün faaliyet ve gayretlerin, bilâ kayd u şart Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına dayandığını, her şeyin bu kaynakların bağrında yanığa erdiklerini ve o ilâhî meşcerelikte serpilip geliştiklerini îmânî bir şuûrla kavrayarak bütün şuûnun O’nun havl ve kuvvetiyle hâsıl olduğu iz’ânına ulaşır; ulaşır ve bütün işlerde kendi irade ve ihtiyarının sınırlarını daha net görür; derken gölgeden bütün bütün vazgeçerek aslın vesayetine sığınır, O’nun vüs’at ve enginliği içinde yeniden bir kere daha var olur.

Bundan öte bir adım daha atabildiği takdirde o, zâtıyla, sıfatlarıyla, beşer bütün hususiyetleriyle umum varlığın, Allah’ın o kuşatan ilmindeki ilmî vücudlardan çıkıp, Hazreti “Vücûd”dan istimdad ile haricî vücûd urbaları giydiklerini “hakka’l-yakîn”in bir cilvesi olarak hisseder.. hislerinde derinleşerek istiğrak ufkuna ulaşır. Derken, her şeyin O’nunla var, O’nunla kâim, O’nunla dâim olduğunu bir iç temâşâ ile müşahede eder ve hakikatinin her yanda bayrak açtığını, sonradan var edilen her nesnenin zevale mahkûm olduğunu, devamı müddetince de Hazreti “Kayyûm”un tecellî-i feyzinden beslendiğini, hatta bir lâhza tecelli inkıtâına maruz kalırsa muzmahil olup gideceğini vicdânî bir sezi ile duyar ve hâlî, zevki daha derin bir tevhid ufkuna ulaşır.

Birinci mertebedeki fenâ ehl-i ilimden muhakkik olanların; ikincisi, irade kahramanları sayılan ehl-i sülûkun; üçüncüsü de şuhûda açık marifet erbabının seviye ve istifâza ufuklarına bakar.

Birinci mertebe itibarıyla hak yolcusu Hazreti Mâruf hakkındaki marifet ve şuûruyla -tabiî marifet ve şuûrunun derinliği ölçüsünde- kendi çerçevesinde tamamen eriyerek ikinci bir “ba’sü ba’del mevt” yoluna girmiş olur. İkinci mertebe açısından her sâlik, marifet üstü ruhanî bir müşâhede ve mükâşefe sayesinde, iç dünyası itibarıyla bir gaybet ve istiğraka düşerek, kesret içinde halvet ve binbir gürültü içinde hâlî bir sessizlik yaşar. Üçüncü mertebe zaviyesinden ise her sâlik-i müntehî, bütün bütün beşerî arzu ve isteklerden tecerrüd ederek, Hazreti “İlim” ve “Vücûd”un zuhur ve tecellileriyle nereye baksa, her yönde ufkunu “fehvâsınca hep O’nun emâreleri sarar.. neyi görse, O’na ait şuâlarla irkilir.. hangi şeyi temâşâ etse, O’nun sübûhât-ı vechiyle hayret ve dehşete düşerek bir sürü müteşabihle hep O’nu sayıklar...

Hak yolcusu, bir bir bu fenâ mertebelerini aşıp da tam bir “fenâ fillah” kahramanı haline gelince, artık her ufukta ona “bekâ billah” renkleri tüllenmeye başlar. Böyle bir sâlik, her an karşısına çıkan ayrı bir yı aşar ve her lâhza ayrı bir ya ulaşır. Ona, yürüdüğü bu yolda adımlarını biraz daha açması ve tecelli sağanaklarının da inkıtâsız devamı sayesinde, Rubûbiyet-i külliye ve Kayyûmiyet-i tâmme perdesiz, hicabsız zuhura başlar ve bir an gelir ki, vicdânî bir duyuş ve sezişle, O’nun tahtının her şeyi kapladığını duyar ve O’na tam yönelmenin şekillerinden tevbe, inabe ve evbe merdivenleriyle yükselerek O’nun ulûhiyetinin herkese açık nurlarına gömülür; gömülür ve ibadetlerinde olağanüstü bir mehâfet ve mehâbet zevkine müstağrak olur.. Allah beyanını şeker şerbet lezzeti içinde dinleme iştiyakına erer.. kendini bazen mehâfetin temkin iklimlerinde, bazen mehâbetin teyakkuz yamaçlarında, bazen de rahmetin her şeyi aşkın ummânlarında hissederek havf u recâyı, hüzn ü sürûru aynı anda birden yaşar ve bir daha da o kapıdan ayrılmamaya çalışır., artık o her tasavvuru, her düşüncesi, her sesi, her soluğuyla kendini O’na ifade ederek tam bir kahramanı haline gelir ve bir yolcusu olarak hiç durmadan ilerler; ilerler; zira bilir ki, o durduğu zaman yol da biter, yolculuk da, hedefe ulaşma gayesi de.. çünkü bu yolculuk Nâmütenahi’yedir.. burada böyle bitmeyen bir cehd ü gayret, ötede değişik tecellilere mazhariyet şeklinde hep devam edip gidecek demektir.