Sızıntı Arşivi

Ekim 1997 · s. 408 · 6 dakikalık okuma

Fenâ Fillah-1

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Fenâ; yok olma, zeval bulma mânâlarında “bekâ”nın mukabili bir kelimedir ve bir kısım farklı mefhumlarla izâfî münasebeti de sözkonusudur. Meselâ; tevbe-i nasûhun lâzımına “fenâ-yı muhalefet”, zühd hakikatinin nihâî gereğine “fenâ-yı huzûz”, sadâkat ve muhabbetin zirvesine “fenâ-yı huzûz-i dâreyn” ve sekrin neticesindeki “gaybet”e “fenâ-yı zahirî” denir ki, bunların hemen hepsi, hak yolcusuna bakan yanları itibarıyla birer tavır, birer duyuş ve birer zevk hali olmalarına karşılık, Hazreti Zât, sıfat ve esmâ-i ilâhiyeye bakan yönleri açısından vahdet nurlarının kesret ahkâmı içinde tecelli etmesi; tecelli edip sâlikin, varlık-yokluk gel-gitleri arasında yaşaması demek olan “sahk”, kezâ onun vücûd-u Hak karşısında eriyip gitmesi diyebileceğimiz “mahk” ve davranışlarının, Hazreti “Fa’âlün Limâ Yürîd”in işlerinin gölgesi olduğunu duyup zevketmesi şeklinde yorumlayacağımız “tams” fenânın birer buudlarıdırlar ve bir yandan, gerçek “Vücûd” ve “İlim”in ziyâsının birer gölgesi olarak mâsivânın zâtî bir kıymeti olamayacağını hatırlatırken, diğer yandan da, insan idrakinin, duyuş, seziş ve yorum izâfîliğiyle de, hakikat ve nisbet arasında birer köprü vazifesi görürler.

Hakikatte her şey ne ise, her zaman odur. Ne hulûl, ne ittihat, ne keynûnet ne de fenâ-yı mutlak; eşya eşyadır, hâdiseler onun bir buudu.. kul kuldur, Allah da mutlak vücûd ve ilim sahibi.. her varlık O’nun vücûd ve ilminin bir lem’a-i tecellisi; insan da bu tecellilerin duyan, hisseden, yorumlayan, değerlendiren; ama aynı zamanda yanılabilen, insaf ve iz’ân sahibi ise yanılgılarını düzeltmek isteyen bir tercümanı, bir solisti, şuûrlu bir enstrümanı veya bir orkestra şefidir. O, hâlin televvünlerine göre, sürekli ufkuna akan veya değerlendirmesine sunulan malzemeyi yorumlar.. onlara kendi his ve duyuşlarından yeni sesler katar.. bazen bu sesler, seslendirilen hakikatlerle uyum içinde olur: bazen de hal, zevk, his, sezi hakikatin önüne geçer ve varlıktaki tenâsübün, şuûr ve idrak aynalarındaki âhengini bozarak aritmiye sebebiyet verebilir ki, bu da çok defa, kesret ve vahdet ahkâmının birbirine karıştırılmasıyla neticelenir. Hallâc’ın “ene‘1-Hak” şeklindeki iltibaslı ifadesi, Şiblî’nin, “namaz kılsam münkir, kılmasam kâfir olurum” tarzındaki beyanı, İbn-i Arabî’nin, “kul Rab, Rab de kuldur; ah bir bilseydim mükellef kim?” gibi müteşabihi, Yunus’un “suçlu kimdir, azab nedir?” türünden hayretleri... ve daha yüzlerce insanın, iltibas sayacağımız bu kabil mülâhazaları -duyanın, hissedenin kendi hâl ve zevkine göre normal kabul edilse de- birer aritmi örneği sayılabilirler.

Yukarıdaki iltibaslı ifadelerin arkasındaki niyet ve maksadı Allah bilir; ama zannediyorum Şiblî namaza hazırlanırken, kesretin hükmettiği bir atmosfer içinde idi; namaz esnasında vahdet nurları tecelli edip onu çepeçevre sarınca, tabir-i diğerle, mürid Murâd’da, mutî’ de Mutâ’da nefis ve enâniyet cihetiyle eriyip mütelâşi bir hâl alınca, o, bu muvakkat gel-gitlerini böyle bir hayret ve dehşet mûsıkîsiyle seslendirmiştir. İbn-i Arabî’nin, şathiyyat kabilinden olan müteşabihi de, aynı şekilde zevkî ve halî bir duyuş, bir seziş ve yorumun ifadesi olsa gerek.. bu kabil zevkî ve ruhî hâlâta açık olmayan ve kalbleri sübühât-ı vechin şuaâtına kapalı bulunan bazı avam kesimin -meselenin aşkınlığını nazar-ı itibara almadan- bu tür şathiyyatı zahirlerine hamlederek, belli bir seviyeden sonra insandan tekâlif-i ilâhiyenin düşeceğine kâil olmaları; bazı kendini bilmezlerin de, irade ve kasda iktiran etmeyen, hatta pek çoğu itibarıyla yoruma açık bulunan bu şekil müşkil ve müteşabih beyanları küfür ve dalâlet saymaları, “zıtların yanlışlığı” nevinden birer ifrat ve tefrit inhirafından başka bir şey değildir.

Kaldı ki eğer bu sözler, aşk-üstü bir sahk u mahk hâletinin ve bir “fenâ fillah” olma zevkinin sesi soluğu ise -ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- bu zâtlar, kat’iyen tevile açık bu sözlerinden dolayı muâheze edilmemeli ve bu aşk kahramanlarının dini temsildeki hassasiyetlerine bakılmalıdır. Nitekim “ene’l-Hak” diyen Hallâc’ın, her gece yüz rekât namaz kıldığı ve daha başkalarının da aynı derinlikte bir kulluk şuûru içinde bulunduğu rivayet edilir. Bu itibarla da, bu hâl erlerinin, dinin ruhuna muhalif gibi görünen beyanları, mutlaka Kitap ve Sünnetin temel disiplinlerine göre yorumlanmalı; kâbil-i tevil olmayanlarda da, bu zâtların üç-beş cümlelik şaz müteşabihleri yerine, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ruh-efzâ beyanlarına uyulmalıdır. Onlar, söyledikleri sözleri ıztırar anaforları içinde söylediklerinden dolayı mâzurdurlar; onları ihtiyarî olarak taklit edenlerse, iki hali birbirine iltibas ettiklerinden ötürü kendilerini tehlikeye atmış olurlar.

Evet, " "

— Eğer her işinde iyilerle beraber değilsen, isim birliği neye yarar ki! İsimleri bir olan Mesihlerden birisi körlerin gözlerini açarken, öbürü tek gözlüdür” (Lücce) fehvâsınca, peygamberâne tavır ve davranışlar içinde olma bir vilâyet yolu, körü körüne taklit ve hele yolu sarpa uğratanlara iktidâ tam bir yolsuzluktur ve her zaman bir mânevî ölümle neticelenmesi mukadderdir.

Bu mülâhazaya Hazreti Mevlânâ şu sözleriyle iştirak ederek bu kabil konularda önemli bir hususa dikkatlerimizi çeker:

— Pak ve nezih insanları kendine kıyas etme! Her ne kadar yazılışta şîr (süt) şîr (arslan)e benzese de (aynı değildir). Eğer bir kâmil insan toprağı (avucuna) alsa altın olur; eğer nâkıs biri de altını (eline) alsa kül olur.”

Sofiye nezdinde fenâ; aşağıdaki taksim içinde ele alınagelmiştir:

1- Fenâ-yı ef’âldir ki; bu ufka ulaşan hak yolcusu, her nefes alış-verişinde “hakikatte Allah’dan başka fâil yok” gerçeğini mırıldanır-durur; acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçlarının çehresinde, hep O’nun güç, kuvvet ve servetinin emârelerini müşahede ederek sürekli vicdanının enginliklerinden yükselen nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesiyle-soluğuyla yaşar.

2- Fenâ-yı sıfâttır ki, bu zirveye ulaşan sâlik; bütün hayatların, ilimlerin, kudretlerin, kelâmların, iradelerin, sem u basarların O’nun sıfât-ı sübhaniyesinin birer şuâı, birer tecellisi ve birer aks-i nuru olduğunu duyar, zevkeder ve bütün “havl” ve “kuvvet”inden teberride bulunarak, esmânın arkasında Müsemmâ-yı Akdes’in şuaâtıyla medhuş ve sıfatların verâsında Mevsûf-u Mukaddes’in ihsaslarıyla mütehayyir, “bî kem u keyf” hep vuslat-ı tâmme hülyâlarıyla oturur- kalkar.

3- Fenâ-yı zâttır ki, mağrip ve meşrikin iç içe olduğu bu matlaa ulaşan hakikat eri, zevkî ve hâlî olarak “Allah’tan başka hakikî hiçbir varlık olamaz” der ve bütün kevn ü mekanları O’nun ilminin, haricî vücûd nokta-i nazarından bir zuhuru ve “var” diyebileceğimiz her şeyi de O’nun “vücûd” nurlarının tecellisinden ibaret görür; görür ve her nefes alış-verişinde bu ruhanî zevk ve hâleti “her şey Sen ‘den” sözcükleriyle seslendirir.. seslendirirken de, O’nun varlığının ziya-yı hakikatında eriyip-gitmeyi ve fenâ bulmayı vücûda mazhariyetin gerçek bedeli sayar.

Böylece her hak yolcusu evvela; Sizi de sizin fiillerinizi de Allah yarattı” medlûlünce, ef’âl âlemi açısından fâniliğin ilk sinyalini alır; “herşey Sen’den, Sen Fâil’sin” der temkine yürür. Sonra - Attığını sen atmadın onu Allah attı” fehvasınca, hiçliğinin idrakiyle, O’nun sıfatlarının gölgesinde tamamen erir ve onları aksettiren bir ayna haline gelir. Hatta derecesine göre metâf-ı ins u cân olur. Seyr-i sülûkünü devam ettirebilirse, bu kez, bütünüyle mâverâiliğe açılır ve -Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu; şu anda da O Ezel Sultanı ebed saltanatının biricik Sahibi” mantûkunca, zirveler üstü bir seviyede hâlî, zevkî bir fânilik hissiyle bütün bütün yok olduğunu duyar ve bekâya yürür. Böyle bir duyuş ve seziş, ister deryadan bir damlanın, bî pâyân o derya karşısında, menşei, hâli ve akıbeti itibarıyla ne idüğünü itiraf sadedinde bir hakperestlik ifadesi olsun, ister O’nun her şeyin Kayyûm’u bulunması ve O’na dayanmadan hiçbir nesnenin varlığından söz edilemeyeceği mülâhazasından kaynaklansın fenânın, insan mahiyetinin mutlaka ortaya çıkarılması gerekli olan bir ana unsuru, bekânın da, Hazreti Kayyûm’un “lâzım-ı gayri müfâriki” olduğunda şüphe yoktur. Yolculuk bitip, seyr-i sülûkun tamamlanmasıyla kul, kendi özündeki bu gerçeği ortaya çıkarınca, Hazreti Sultan da ona, kendi kayyûmiyetinden bekâ tâcı giydirecektir ki, daha sonra tafsil edileceği üzere, tasavvufta böyle bir mazhariyet “fenâ fillah-bekâ billah meallah” sözleriyle ifade edilir.