Temmuz 1998 · s. 248 · 10 dakikalık okuma
Elit Dil Kullanımı Ve Irkçılık-1

Bir toplumun elitleri, “seçkin” olarak kabul edilen insanlardan oluşur. Bu seçkinliğin ölçüsü toplumdan topluma değişir. Mesela Batılı bir cemiyetin elitleri şunlardır: Hükümette, mecliste ve siyasi partilerde görev alanlar, önde gelen siyasetçiler, ticari kurumların sahipleri ve üst seviyedeki müdürleri, devlet kurumlarında söz sahibi idareciler, hâkimler, sendika başkanları, kiliselerin önde gelen yetkilileri, kurmay subaylar, yayıncılar, editörler, profesörler, büyük araştırma enstitülerinin başkanları vs. Bu elitler, kurum ve kuruluşların üst kademelerini temsil ederler. Ancak bazen meşhur yazarlar, film yıldızları ve sanatçılar, elde ettikleri saygınlık ve karizma yüzünden, bir elit grubu oluşturarak cemiyet üzerinde tesirli olurlar. Sosyolojik açıdan elitler tek bir sınıf oluşturmazlar. Farklı elit grupları, farklı maksatlar taşıyabilir, bu yüzden de bazen ihtilafa düşebilirler.
Sembol kaynaklarının çoğu elitlerin elindedir. Sosyokültürel beyan sistemlerine ulaşmada hiç güçlük çekmezler. Aldıkları kararlarla birçok insanın hayatına tesir ederler. Kamuoyunu oluşturan vasıtalar üzerinde önemli bir hâkimiyete sahiptirler. İcraatlarını açıklayan veya meşrulaştıran yayınlar, reklâmlar, basın açıklamaları, basın büroları ve halkla ilişkiler bölümlerinin kontrolü onların elindedir. Yaptıkları faaliyetlerin çoğu medya için genellikle haber değeri taşır. Halkın büyük bir kesimi tarafından tanınırlar. Kitle iletişim araçları tarafından yakından takip edilirler. Her zaman mutabık olunmasa da fikirleri ciddiye alınır. Kısacası, konuşanlar da onlardır, konulan belirleyenler de. Onları medyasız, medyayı onlarsız düşünmek mümkün değildir.
Elitler, belirledikleri politikalarla doğrudan ve geleceğin elitlerini yetiştiren eğitim sistemine hâkim olmakla dolaylı olarak tesirlerde bulunurlar. Aslında elitlerin hâkimiyeti kelimeler ve fikirlerle sınırlıdır, ancak bu kadar hâkimiyet bile, zihinlerin ve kamuoyunun şekillenmesi için kâfi gelir. Sembollerden oluşan bir sermaye onların elindedir. Gazeteciler, yazarlar, profesörler ve bu sermayenin diğer ortakları, gündemin oluşturulmasında önemli bir rol oynarlar. Halkın düşündüğü, konuştuğu, tartıştığı problemlerin tarifi genellikle onlar tarafından yapılır. Çoğu toplumda, norm ve değerlerin sınırlarının onlar tarafından çizildiği görülür.
İşte bu normlardan biri de ırkçılıktır. Özellikle Batı toplumlarında asırlardır devam eden bir ayrımcılık vardır. Beyaz adam kendisini hep “üstün” görmüştür. Sömürülen, köleleştirilen ve aşağılanan insanlar hep “diğerleri”, hep “yabancılar” olmuştur. Batılılara göre bu yabancılar, o muamelelere müstahaktırlar, zira insaniyet ve medeniyetin temsilcileri sadece ve sadece kendileridir.
I. ve II. Dünya Savaşı bu medeniyetlerin iç yüzünü göstermiş, onların en azından bir kısmını uyandırmıştır. ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ gibi birtakım düzenlemelerle Batılılar, bu dünyada kendileri dışında da insanların yaşadığını ve bunların insan olarak kendilerinden farklı olmadıklarını, en azından teorik olarak itiraf etmişlerdir. Ancak uygulamada yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve ırkçılığın yine de devam ettiği görülmektedir. Yahudilerin tahşidatıyla “ırkçılık” belki çekinilen bir mevzu haline gelmiştir, fakat Batı zihniyetinde kök salan “üstünlük iddiasının her sahada yansımalarına rastlamak mümkündür. Artık ırkçılık yeni bir çehre kazanmıştır. İnsanlar farkına varsalar da varmasalar da diplomatik ifadeler, imalar ve örtülü mesajlarla topluma derinden derine tesir edilmekte, zihinler şekillendirilmektedir. Bu mevzuda oluşturulan zihniyetin aktörleri elitlerdir. Elitlerin oynadığı role farklı sahalarda göz atmak, bu gerçeği gün ışığına çıkaracaktır.
SİYASET
Avrupa
Parlamentosu’nun hazırlattığı bir rapora göre (Ford, 1990), Belçika’daki birçok
şehrin belediye başkanı, kânuni haklara sahip göçmen aileleri ve çocuklarının
ikamet, barınma ve eğitimine faal bir biçimde karşı çıkmaktadır. Bu şahıslar,
göçmenleri barbar olarak bile tarif edebilmekte, okullara dağıttıkları
broşürlerde, Avrupalı olmayan göçmenleri, özellikle Müslümanları, terörist,
fundamentalist veya uyuşturucu müptelası olarak göstermektedirler. Bu politika
ve uygulamaların çoğuna siyasetçiler, partiler, devlet kuruluşları ve
mahkemeler tarafından göz yumulmaktadır. Polislerin yaptıkları tacizler de
dahil olmak üzere, bu ve benzeri ırkçı uygulamalar aleyhinde hemen hemen hiç
dava açılmamakta, açıldığı an da resmi bir mücadele içine girilmektedir.
Gerçekten de Avrupa’da açık bir hoşgörüden bahsedilecekse, bu, ırkçılığa karşı
gösterilen hoşgörüdür.
İslam’a karşı beslenen peşin hükümler sebebiyle Batılılar hâlâ Müslümanların bir tehdit unsuru oluşturduğunu iddia etmekte, bu arada da ırkçı olmadıklarını öne sürmektedirler. Mesela, Fransa Parlementosu’nda konuşma yapan bir milliyetçi parti temsilcisinin görüşleri şu şekildedir:
“Hayır,bir Fransız ne ırkçı, ne Yahudi aleyhtarı, ne yabancı düşmanı, nede siyasi değişiklik taraftarıdır. O kontrolden çıkmış bir güçle yüz yüze gelmekten, Akdeniz’i geçebilecek yalın ve katı bir İslam’la yüz yüze gelmekten endişe duymaktadır. Ancak bu Fransız hep toleranslı kalmaktadır.” (de Broissia. 28 Haziran 1990, s. 3124)
Irkçılığın
inkârı, olumlu bir çehre taşıma endişesinden kaynaklanan bir taktiktir. Ancak
konuşmada bu görüşü destekleyen deliller verilmemiştir. Hâlbuki Fransa’nın
Afrika’da yaptıkları malumdur.
Fransızların ırkçı olmadıkları, ancak endişe duydukları ise diplomatik bir ifadedir. “Yalın ve katı” İslam’a rağmen, Fransızların “toleranslı” olması ise kendini olumlu, muhalif tarafı olumsuz sıfatlarla gösterme stratejisinin klasik bir misalidir.
İngiltere’de, Avam Kamarası’nda yapılan bir konuşma da şu şekildedir:
“Bizler, nüfus yoğunluğu yüksek olan bu adaya çok insanı kabul ettik... Ve hâlâ senede yaklaşık 40 bin ile 50 bin insanı kabul ediyoruz. Son 25 yıl içerisinde bu küçük adaya yüzbinlerce göçmeni kabul ettik, artık etnik azınlıklara veya birkaç milyon insana sahibiz ve bildiğimiz kadarıyla bu insanlardaki doğum oranı, yerli nüfusunkinden çok fazladır. (Sir John Stokes, 15 Mayıs 1990, c. 390-391)
Göçmenleri olumsuz göstermenin bir yolu da, burada olduğu gibi, sayı oyunları kullanmaktır. Bu oyunlara basında da çok rastlanır. Kamuoyunu şekillendirmede bu taktik oldukça tesirli, ikna edici ve objektif gözükür. Binler, hatta yüzbinler şeklinde verilen mutlak sayılar. ‘‘korku” uyandırmak için birebirdir. Fakat nedense hep ‘gelenlerden” bahsedilir, ülkeyi “terkedenlerden” yüzlerce, binlerce şeklinde mutlak sayılar kullanılarak bahsedilmez. Aslında Avrupa’da göçmenlerin ve azınlıkların toplam nüfusa nispeti, hiç de abartılacak seviyede değildir. Bu nispetin, çok az arttığı doğrudur, ancak bu artış hızı da rutin olarak halka duyurulmamaktadır. Verilen misâller hususi bir mevkiye ve devreye münhasır olmakta, böylelikle kamuoyunda arzu edilen korku ve tepkilerin doğmasına çalışılmaktadır.
Meselâ, İngiltere’de bir milletvekilinin, Londra’da doğan her üç çocuktan birisinin etnik menşeli olduğuna dikkat çekmesi, bu tür bir taktiktir. Yukarıdaki iktibasta bahsedilen “doğum oranı”yla ise, yine muhalif tarafı olumsuz gösterme taktiği kullanılmaktadır, Yani “geri kalmış” insanlarda doğum oranlarının yüksek olduğu, çağdaş insanların ise doğum kontrolü yaptıkları ima edilmektedir.
Genel olarak siyasi faaliyetlerdeki ırkçılık konusunda şu sonuçlara ulaşmak mümkündür:
1. “Aşırı” sağcı partilerde gözle görülür bir yükselme vardır. Bu partilerin önlenmeyen ırkçı propagandaları, medya aracılığıyla milyonlara ulaşmakta ve çoğu insana tesir etmektedir,
2. Ilımlı partilerde, bu ırkçı faaliyetlere mani olma konusunda bir isteksizlik görülmektedir. Mani olsalar bile bunu şevkle yapmamaktadırlar. Birçok ülkede sadece siyasi partiler değil, mahkemeler de ırkçı taciz ve ayrımcılığa karşı yumuşak bir tavır takınmaktadır.
3. Etnik peşin hükümler, ayrımcılık ve ırkçılığa karşı verilen mücadele, Avrupa’da nadiren siyasi bir öncelik kazanmaktadır. Irkçılık aleyhtarı çalışmalar yapan kurum ve kuruluşlara, bu konuda yürütülen araştırmalara ayrılan fon çok azdır.
4. Muhafazakâr partilerin de, ırkçı partilerin akidelerinden istifade ettikleri görülmektedir.
5. Göç konusunda Avrupa Topluluğu politikaları ve uygulamaları incelendiğinde, Avrupalı olmayan göçmenlerin, illegal yabancılar olarak görülmese de, istenilmeyen ve hoş karşılanmayan vatandaşlar olarak telakki edildiği fark edilmektedir.
Kısacası ayrımcılığa karşı alınan mevcut kararlara rağmen, gerçek bir etnik-ırki eşitliğin ve adaletin gerçekleştirildiği ve çok kültürlü bir toplumun oluşturulduğu ne ABD’de ne de Avrupa’da görülmektedir. Batı’daki hâkim siyasi elitlerin, bu konuda köklü kararlar almak için gündemlerinde bir değişiklik yaptıklarına dair, maalesef henüz kesin bir delil mevcut değildir.
İŞ DÜNYASI
Batı dünyasında ücretler, çalışma şartları, terfi ve meslekle alakalı etnik ilişkilerde, etnik eşitlik ve adalet kanuni olarak garanti altına alınmış, ancak uygulamada bu eşitlik ve adalete hâlâ ulaşılamamıştır. Azınlıklar iş bulabilirlerse, genellikle en kötü ve en az maaşlı işlerde çalışmaktadırlar. 1980’li yıllarda azınlıklara ait işsizlik oranı % 40’tan fazlayken, bu oran beyaz Avrupalılar için % 10 civarındadır ve bütün bunlar iş verenlerin peşin hükümleri ve ayrımcılık yapmalarından kaynaklanmaktadır.
Bu işverenlerin temel bilgi kaynakları medya, ticari yayınlar ve kuruluşlarla yaptıkları müzakerelerdir. Hollanda’da etnik meseleler, medya tarafından ehemmiyetle işlendiği sıralarda, azınlıklara ait işsizlik problemi bir sır olmaktan çıkmıştır. Ancak 1990 yılında işveren kuruluşların beş sene içerisinde 60 bin azınlık üyesini işe almayı taahhüt etmelerine rağmen, 1992 yılında yapılan bir değerlendirme, işverenlerin % 95’inin, günlerce gazetelerin ilk sayfalarında yer al an bu kararı duymamış gibi davrandıklarını göstermiştir. Böyle cahilce görünme numaraları, mesajları tatbik etmemek için kullanılan meşhur bir stratejidir. Ayrıca bu tutumlar, iş dünyasının büyük bir bölümündeki “bilgisizlik ve duyarsızlık” mutabakatına da işaret etmektedir.
AKADEMİK ÇEVRELER
Akademisyenlerin;
ideolojileri, yetiştirdikleri öğrenciler, yaptıkları araştırmaların sonuçları -
raporları ve tavsiyeleri, teknolojik gelişmelerde, şirketlerde ve devlet
idaresinde çok önemli bir rol oynar. Bu rol, sosyal ve siyasi meseleler,
sözgelimi etnik münasebetler için de geçerlidir. Sosyal bilimciler bazı
felsefeleri ve etnik münasebetlere dair daha hususi teorileri formüle ederler.
Bu felsefe ve teoriler: göç, iltica politikaları, barınma, istihdam, eğitim ve
kültür dâhil bütün sosyal sahalarda alınacak etnik kararlara şekil veren
komite, kuruluş ve bürokratik çevreler tarafından giderek artan bir nispette
tatbik edilir.
Kısacası, seviyeli akademisyenler, diğer elitlere akademik açıdan destek olarak büyük bir rol oynarlar. Siyaset adamları, şirket müdürleri, bürokratlar ve medyaya arka çıkan akademisyenler, bilgi tekeli yüzünden günümüz toplumlarında sembollere hâkim olan elitlerin başında gelirler.
Batı dünyasındaki akademik çalışmaların rolü, sadece hâsıl ettiği ideolojik ürünlerde değil, organizasyonunda da bariz bir şekilde görülebilir. Muteber akademik dergilerin hemen hemen tamamı ABD ve Avrupa’da basılır ve yine buralardaki bilim adamları tarafından hazırlanır,.Aynı şey yayınevleri için de geçerlidir. Milletlerarası akademik konferanslar, şirin ve sıcak bir “Üçüncü Dünya Ülkesi”nde düzenlense bile çoğunlukla beyaz simalı insanların misafir edildiği görülür.
Irk ve etnik meselelerle alakalı akademik konsensüsün ifade edildiği kaynakların başında, yüksek okul ve üniversitelerde kullanılan ders kitapları gelir. Buralarda bilim adamları, hâkim ilmi teori, araştırma ve felsefeleri, görüş farklılıklarına dikkat çekerek özetlerler. Genç öğrenciler belli bir konuya giriş derslerinde ilk olarak bu ders kitaplarıyla karşılaşırlar. Mütalaa ettikleri disipline ait hedefler, kavramlar, fikirler ve teorileri bu kitaplardan öğrenirler. Bu yüzden ders kitapları sadece yazarların görüşlerini ifade etmekle kalmaz, öğrenci okurlarının fikirlerini de şekillendirirler.
Beyan tahlilcisi Teun A. van Dijk (1993), sosyolojiyle ilgili ders kitaplarında, etnik ayrımcılık ve ırkçılık konusunda çok ilgi çekici gerçekler tespit etmiştir. Mesela Sociology adlı eserde (Giddens, 1989), peşin hükümlere her türlü toplumda rastlanabileceği, yani ırkçılık düşüncesinin evrensel olduğu vurgulanmakta, böylelikle bir bakıma sadece Batılıların değil, herkesin suçlu olduğu iddia edilmektedir,
Bu
tür tartışmalardaki strateji, peşin hüküm ve ayrımcılığa karşı çıkan insanların
görüşlerinin temelsiz olduğuna, zira bu görüşlerin insanın tabiatında
bulunduğuna dikkat çekmektir. Ancak kitapta, bir ülkeye bazı yabancıların fazla
problem çıkarmadan kabul edilirken (mesela Hollanda’ya gelen İngiliz veya
Almanlar), bazılarının ise niçin birçok problemle karşılaştıkları (mesela
Sürinamlılar ve Türkler) sorusu cevapsız bırakılmaktadır. Kitap hassas
noktaları muğlâk bırakırken, “beyaz” Batılıların icraatlarını meşrulaştıran bir
üslup taşımakta, adeta bu konuda muhatapları ikna etme misyonunu yüklendiğini
ima etmektedir. Giddens’in siyahi bilim adamlarının eserlerine nadiren atıfta
bulunması ise mânidardır.
İngiliz üniversitelerinde yaygın bir şekilde kullanılan 600 sayfalık başka bir ders kitabında (Haralambos, 1980), sosyal sınıflar, göç ve yoksulluk gibi konulara geniş yer verilirken ırki münasebetler, etnik tutumlar, peşin hükümler veya ırkçılığa ait (ki bu terimler kitabın indeksinde bile geçmemektedir) bir bölüm yoktur. Sadece ara sıra siyahi Amerikalıların farklı görüşlerine yer verilmiştir. Bu görüşlerin çoğu da Harlem’deki suç vakaları, siyahilerin sefaletinin sebepleri ve eşitsizliğin tabii ve sosyal şartları gibi basma kalıp, marjinal mevzularla alakalıdır.
Lenski, ve Nolan’ın (1991) hazırladığı başka bir sosyoloji kitabı ise, 25 yıldır ders kitabı olarak kullanılmaktadır. ABD’deki insan haklarıyla alakalı siyasi başarıların elde edildiği bir dönemde ilk baskısını yapan bu kitapta, kadınlara ve azınlıklara eşit verilmesi konusunda özel bölümler bulunması gerektiği akla gelebilir. Ancak bu konuya dair sadece birkaç sayfalık malumat verilmekte, o da sosyal sınıflar başlığı altında ele alınmaktadır. 500 sayfalık bu kitabın 100 sayfası, eski çağlarda avcılık ve tarımla hayatını idame ettiren topluluklara ayrılmıştır! ABD’deki siyah- beyaz ilişkilerine dair sadece iki paragraflık bilgi mevcuttur; diğer azınlıklardan ise hiç bahsedilmemiştir. Irkçılık, peşin hüküm, ayrımcılık, köleliğin tarihi arka planı, kölelik devri sonrası 100 yıldır süren etnik tefrika ve siyahî insanlar veya diğer azınlıkların günlük hayatlarıyla alakalı hiçbir malumat yoktur.
Bu tür ders kitaplarında etnik ayrımcılığa dair daha çok geçmişten verilen misallere rastlanmakta, çok az yazar kendi müessesesindeki ırkçılıktan bahsetmektedir. Ayrımcılıktan kimlerin çıkar sağladığı gibi hassas konulardan bahseden ise hemen hemen yoktur. Etnik ayrımcılık, ırkçılık gibi kavramlar nedense klasik tariflerle geçiştirilmekte, bu kavramların detaylı bir şekilde tahlil edildiği, aralarındaki nüanslara dikkat çekildiği, peşin hükümlerin nerelerden ve nasıl kaynaklandığına dair yorumlar yapıldığı görülmemektedir. Kısacası, beyazların elinde olan üniversitelerde ve müfredat programlarında, ayrımcılık ve ırkçılıkla alakalı bir azınlık görüşünün yürürlükte olduğuna rastlamak çok güçtür. Aynı şey ders kitapları için de geçerlidir. Bu tür ders kitaplarının sadece akademik konsensusu oluşturmakla kalmayıp aynı zamanda genel olarak elit dil kullanımında görülen yaygın ideolojileri ve eğitim uygulamalarını türeterek zihinleri şekillendirdiği de bir gerçektir.