Ocak 1991 · s. 555 · 6 dakikalık okuma
Ekonomi

‘Ekonomi’nin bir bilim dalı olarak bütün bilim dallarının âdeta en üstünde bir mevkiye oturtulmasının tarihi pek öyle eski değildir. Rönesans ve reform hareketleriyle birlikte Batı’da dünya hayatının hedef ve çalışma, kazanma ve biriktirmenin de bu hedefe götüren vasıtalar haline gelmesinden sonradır ki, insan “yiyen-içen, çiftleşen ve gazete okuyan” bir varlık; ’ekonomi’de, bu varlığın dünya hayatını Batılı ölçüler dâhilinde ‘en iyi’ şekilde yaşamasının yollarını ve kaidelerini muhtevî bir bilim dalı olarak arz-ı endam etmiştir.
Felsefede olduğu gibi, ‘Ekonomi’de de pek çok görüşler ve ekoller mevcuddur. Değişen siyasî-içtimaî şartlar, zamanla “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde tarif edilen sermaye kaynaklı acımasız bir kapitalizmin, bilâhare belli ‘menfaat’ gruplarının teşkilâtlanması neticesinde ‘kontrollü’ bir kapitalizmin ve daha sonra, bütün dünya görüşünü ‘ekonomi’ye dayandırdığını varsayan Sosyalizm ve Komünizmin, bilâhare Faşizm’in ve bu sistemler içinde değişik fraksiyonların doğuşuna zemin hazırlamıştır. Batı değerlerinin empoze veya kabul yoluyla hemen bütün dünyada âdeta genel-geçer değerler haline getirilmesinin neticesinde, bütün beşerî faaliyetler hep ekonomik saiklerle açıklanır olmuş ve insanlık, ekonomi konuşan, ekonomiyle yatıp kalkan ve ekonomi düşünen bir mahiyete büründürülmüştür.
İslâm dünyası, iki asırdır belli istisnalar olmakla birlikte, Batı’nın maddî ve manevî açık pazarı manzarası vermektedir. Şüphesiz, İslâm’ın da insanın ‘ekonomik’ faaliyetlerini tanzim eden kâideleri vardır; fakat, bunlar hiç bir zaman insanın asıl mahiyetini değiştirici, iman ve ibadetten bağımsız ve kendi başlarına temel kâideler olmayıp, bir bakıma insanın ‘kendisi’, yani gerçek insan (insan-ı kâmil) olması, bir başka ifadeyle Yaratıcısı’na, kendisinin olduğu gibi, yakın ve uzak bütün insanî ve tabiî çevresinin de yegâne Maliki’ne kullukla, başka her şeyin kulluğundan kurtulması maksadına hizmet eden ‘tali’ kâideler durumundadır, Bundandır ki, önceki asra, hattâ bu asra gelinceye kadar bu mevzuda müstakil eserler verilmemiş ve hep ‘umumiyet’ arzeden ‘Fıkıh kitapları’ içinde ele alınmıştır. Ne var ki, bilhassa bu asırda önce Kapitalizmin tesirinde İslâm’da özel mülkiyet ve teşebbüs hakkını, çalışıp kazanmaya teşviki ve dünyayı mamur etmeği ön plâna çıkaran; daha sonra da Sosyalizmin tesirinde işçi haklarını, emeğin kudsiyetini, devletin piyasaya müdahelesini, toplumun sınıflara bölünmemesi gerektiğini ve özel mülkiyetin mahzurlarını gündeme getiren 'İslâm ekonomisi' çalışmaları yapılmıştır, Ne kadar orijinal, güzel, okunur ve faydalı da olsalar, bu her iki türden çalışmaların temelinde Batı değerlerine göre düşünmenin yattığını maalesef görebilmekteyiz.
Ben bir ‘ekonomist’ değilim; fakat kelime ve hattâ ıstılah manâsıyla “kaynakları dengeli ve adilane şekilde kullanma ilmi”, İslâmî terminolojide “saçıp savurma ile kısma arasındaki orta yolu bulma” (iktisad) şeklinde tarif edebileceğimiz ‘Ekonomi’ için, Batılı empoze değer hükümlerinden bağımsız olarak düşünüldüğünde öyle çok fazla karışık, karmaşık kaidelere lüzum olmadığına inanıyorum. Mes’eleyi bilhassa İslâmî ve dolayısıyla insanî ve hakikat nokta-i nazarından değerlendirdiğimizde, İslâm’ın birkaç değer hükmü ve kaidesinin, bir başka ifâdeyle rızâyı ilâhî çizgisinde birkaç ‘ahkâm’ın bütün ‘ekonomi ilmini’ ifade edebileceği kanaatindeyim. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
a. Bir tek üzüm tanesinin fiyatının, güneş, toprak, su, bağın üzüm tanesi verme özelliği gibi bütün faktörler göz önüne alındığında kâinatın tamamı olduğu ve insanın katkısının sadece emeğinden ibaret bulunduğu, hattâ insana çalışma güç ve becerisini verenin de Allah olduğu bilinerek, bir ibadet haz ve şuuruyla Zekât’ı vermek ve böylece kalbi, eşyaya ve dünya hayatına bağlılıktan, hırs ve biriktirme tutkusundan, toplumu da birbirine düşman sınıflara ayrılmaktan kurtarmak; ayrıca, toplum ferdleri arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sevgi ve saygıyı temin etmek,
b.Fakiri daha da fakir, zengini daha da zengin yapan ve hadleri nisbetinde kendiliğinden enflasyonu azdıran, dolayısıyla pahalılığın ana faktörlerinden birini teşkil eden, toplum içinde ‘para ticareti’yle geçinen asalak bir sınıfın doğmasına yol açan ve neticede “sen çalış, ben yiyeyim” anlayışıyla toplum ferdleri arasında, hattâ milletler arasında güven, sevgi, saygı, dayanışma ve iyilikte yardımlaşma gibi toplum hayatının vazgeçilmez unsurlarının hedmine yol açan 'faiz’i yasaklamak,
c. Tabiî kaynakların çarçur edilmesine, tüketimi artırmaya ve dolayısıyla insanın sürekli başkalarına muhtaç duruma düşmesine ve yalnızca ‘yiyen, içen’ bir varlık haline gelmesine, neticede ferdler arasında düşmanlık ve kin tohumları ekip, hile, aldatma ve yalanın revaç bulmasına sebep olan ve insanı, temelde ‘dört’ şeye muhtaçken, ‘yüz’ şeye muhtaç hale getiren saiklerin başında yer alan israfı yasaklamak ve bunun karşılığında “kanaatkârlığın’ bitmez, tükenmez bir hazine olduğu inancını gönüllere yerleştirmek.
Kısaca sıraladığımız özelliklerinin yanı sıra, zekât, “veren el, alan elden üstündür” anlayışı ve karşılığında va’d edilen büyük sevap sebebiyle kişileri çalışmaya teşvik edecek; faiz yasağı, başkalarının sırtından geçinmeyi önlediği gibi, paranın reel ve üretime dönük alanlara yatırılmasını sağlayacak,’ israf yasağı da kaynakların ve alın terinin çarçur edilmesini önleyecektir.
d. Şükür: Nimete şükür, nimeti ziyadeleştirir; kişiyi nankörlükten uzaklaştırır ve iyilik bilir yapar. Ayrıca, insanda kanaat hasıl eder; iç huzuru sağlar, israfı önler ve tabiî lâzımı olarak, başkalarına iyilikte bulunma iştiyakı verir.
Evet, bu dört temel esas, hakkında cildlerle kitaplar yazılıp, araştırmalarda bulunulan ‘ekonomi’ biliminin en belli başlı kaideleridir dersek, asla mübalâğa yapmış olmayız. Ne var ki, dünya üzerindeki hâkim sistem, temelde kendisini besleyen ve bir avuç azınlığın uğruna, insanlığın kahir ekseriyetini yok bahasına çalışmaya zorlayan mevcud statükonun devamından yana olduğu için, dikkatleri hep başka taraflara çekmekte ve zihinleri lâubalileştirmektedir.
İslâm, imana dayalı ibadetler manzumesidir. Müslüman, her yaptığını Allah’a kulluk şuuruyla yapar ve bununla kalben, ruhen tatmin olduğu gibi, Ahiret’te de kat kat karşılık göreceğine inanır. Dolayısıyla, zekât emri olsun, faiz ve israf yasağı olsun, ‘ekonomi’ bilimiyle alâkalı esaslar gibi görünse veya öyle olsa da, İslâm’da temel birer ibadet ve vazgeçilmez rükünlerdir. Bundan dolayıdır ki, zekâtın toplanması veya ‘kaçırılmaması’ için hergün değişik kanunlar çıkarmaya, faiz ve israf yasağı için çeşit çeşit idarî, cezaî ve polisiye tedbirler almaya gerek yoktur. Allah’a ve Ahiret günü’ne inanan ve Allah’ın helâl ettiklerini helâl, haram ettiklerini de haram kabul eden her müslüman, hiç bir zorlama olmadan zekât emrini yerine getirdiği gibi, faiz ve israftan da şiddetle kaçınacaktır. Bu sebepledir ki, İslâm’da bağımsız bir ‘ekonomi’ biliminden çok, İslâm’ın imana dayalı bir takım ibadet ve muamelât hükümlerinden bahsetmek daha yerinde bir anlayış olacaktır.
Burada önemli bir husus olarak şu noktayı da belirtmeliyiz ki, ekonomik faaliyetler İslâm’da esas değildir; çünkü İslâm dünya hayatı için dünya hayatını tanzim etme yerine, Ahiret hayâtı yönünde dünya hayatını tanzim eder. Bazılarınca bilerek veya bilmeyerek, dünya hayatının ihmali ve Ahiret uğruna fedası gibi anlaşılıp takdim edilen bu temel prensip, belki bir paradoks gibi görünse de, dünya hayatını ‘en güzel, en iyi, en mesud ve en bahtiyar’ yaşamanın en vazgeçilmez bir esasıdır. Çünkü bir gaye olarak benimsenen dünya hayatı, bitmez tükenmez ihtiyaçların, doyurulduğu sanıldığı anda daha da azgınlaştığı görülen tutku ve ihtirasların ve insanı bütün şeref ve haysiyetinden eden sonu gelmez arzuların hayatı olup, gittikçe derinleşen bir ‘gayya’dan farksızdır. Bu yüzdendir ki, her türlü ihtiyaçları giderildiği zannedilen Batı insanı, bugün Goethe’nin Mefistosu’nu oynamaktadır. Buna karşılık, sonsuz Ahiret hayatını kazanmanın yolu ve Cennet’e, ya da Cehennem’e uzanan bir ‘sırat’ olarak görülen dünya hayatı ise, mide sarayının kapıcısı mevkiindeki ‘tatma’ duyusuna fazla bahşiş vermeden, yani yeme, içme ve ‘yaşama’yı zevklere kurban etmeden yaşanan ve insanı, nefis ve maddî arzularından başka, en temel yanını teşkil eden manevî, kalbî ve ruhî yanıyla ele alan bir hayat olarak, gerçek saadetin, izzet ve şerefin anahtarı olmaya namzeddir. Bu hakikat kavranıp, buna göre yaşanıldığı zaman, modern ‘ekonomi’ biliminin ve ekonomistlerin karmaşık ve içinden çıkılmaz ‘ekonomi’ ağlarına takılmadan ve neticede pek çok sahte ilâhın kulluğundan kurtulmak mümkün olabilecektir.