Ocak 1992 · s. 545 · 5 dakikalık okuma
Edebiyatın Sanat Yönü ve İslami Fonksiyonu

Bir inanmış olarak zihnî egzersizlerim sırasında kafamı zorlayan en muğlak mes'elelerden biri de edebiyatın sanat yönünün olup olmadığıdır. Bunun en büyük sebebi ise, edebiyatı bazılarının "Sübjektif haz alma sanatı" olarak görmeleridir. Edebiyat bu noktada sübjektif bir tavır taşıyor ve de çerçevesini çizemiyorsa, böyle belirsiz bir unsurun insana kazandıracağı şeyin ne olduğunu onu "haz aracı" sayanlara sormamız gerekir. Edebiyatı sanat sayıp "zekanın malzemeyi kullanması" olarak kabul ettikten sonra "İBDA" anlayışı içinde sanat yapıyorum demek, insana şirke giden yolu açtığından büyük bir mesuliyet yüklemez mi? Her edebiyat yazarı ve özellikle inanmış olanları bu noktada kendilerini iyi bir muhasebe ve murakabeye tâbi tutmaları, geleceklerini kurtarma açısından gerekmez mi?
Şimdi bütün bunları sağlam bir ölçüye oturtmak, sanat ve edebiyatın fonksiyonunu tesbit edebilmek için belirli tariflerin yapılması gerekecektir ki, biz de onlarla başlamak istiyoruz.
Büyük bir nisbette sübjektif özellik taşıyan sanatın şimdiye kadar ortak bir tarifini yapmak mümkün olmamış, bu zaviyeden çok çeşitli tarifler ortaya çıkmıştır. Bazıları onu "Zekânın malzemeyi kullanması" saymış, bazıları "Maddeye intikal ederek onu kendi şekline sokmaya çalışan fikir" olarak görmüş, bazıları ise "Mükemmel ve ideal güzelliğin yakalanması" anlayışının yanında "tabiatın taklidi" olarak da anlamışlardır, "insanla eşya arasındaki gerçek ilişki" diye tarif edenlere zıt olarak "Gerçekliği sembolik mefhum sayarak onun ortaya koyduğu hareket ve eserler" de başka bir anlayış tarafından sanat olarak kabul görmüştür. Bütün bu birbiri içine girmiş girift tariflerden şu neticeye varmak mümkündür ki, sanat; sübjektif özelliğinden dolayı henüz ortak bir tarife ulaşılamamış ve aslında herkesin fikir ve düşünce yapısına göre başka şekle girmiş bir hususiyet arz etmektedir. Sanatın bu özelliği ile insana bir şeyler verip vermeyeceği ise henüz şüphelidir ve biz bu yazımızda az da olsa bu şüpheyi gidermeye gayret edeceğiz.
Sanat hakkındaki bu izahların yeterliliğine güvenerek edebiyatın genel bir tarifine kısa bir göz atıp, edebiyatın sanat yönünün ne olup olmadığını ortaya koymaya çalışalım. "Edebiyat, duygu, düşünce ve hayallerin, söz ve yazı ile güzel ve tesirli bir şekilde anlatılması" olarak tarif edile gelmektedir. Bu tarifin ortaya koyduğu anlayış şimdiye kadar hiç değişmemiştir dersek yanılmış olmayız. Değişen sadece edebiyat adı altında içtima eden çeşitli türlerdir.
Sanatı "Zekânın malzemeyi kullanması " olarak tarif ettiğimizde edebiyat bu zekânın ürünü olarak ortaya çıkar. Zeka ise insana doğuştan ihsan edilen bir latifedir. İnsanın bu noktada zekayı kullanarak ortaya koyacağı eser edebiyatla ilgili bir sanat eseri ise, bunu ortaya koyan, eser üzerinde ne derece hak iddia edebilir, doğrusu orası hayreti mucip bir mes'eledir. Sanat kelimesinin Arapça "Sun" kelimesinden türediğini ve bunun da İslâmî literatürde ''Allah (cc'in eserleri" ma'nâsında kullanıldığını ve bu zaviyeden ''Sâni'" sıfatının Allah (cc)'a atfedilişini de göz önünde bulundurursak, edebî eserlere sanat diyebilecek birisinin çıkabileceğine asla ihtimal veremeyiz. Fakat sanatı; tabiatta tecelli eden isim ve sıfatların eşya aynasında yansıyan yönünün taklid edilmesi olarak sayarsak, edebî eserlere o zaman sanat gözü ile bakabiliriz. Yani sanat, insanın var olan şeylere bakarak bir numunesini yapmaya çalışması olarak karşımıza çıkar ki; o zaman sanatkârın "ben yaptım-ben icad ettim" diyerek kibir ve gurura kapılması onun muhakemesizliğini ortaya koyar. O noktada "sanatkâr denecekse" sanatkâra düşen vazife taklit ettiği gerçek sanat eserleri karşısında "hayretini" ortaya koyması ve bu hayretinin gereği olan tavırlara bürünmesidir.
Başka bir zaviyeden sanat, ''mükemmel ve ideal güzelliğin aranması" ise; edebiyata sanat vazifesini yüklediğimizde ortaya çıkacak tarif, "Edebiyat mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasındaki vasıtadır" olacaktır. O zaman kişinin mükemmel ve ideal saydığı güzellik ne ise edebiyata şekil verecek olan da o unsur olur. Bu unsurun değişmesi edebiyatın yönünü de değiştireceği gerçeğinden hareketle edebiyata objektif ve tutarlı bir hat çizmek çok zor olacaktır. O zaman da edebiyata yükleyeceğimiz ma'nâ değişecek ve neticede o "Maddeye giren ve onu kendi anlayışına ve kalıbına göre şekillendiren bir fikir" olacaktır. Böyle bir anlayışta sanat ve edebiyat arasında fark kalmayacağından, bir ayrım yapmak da mümkün olmayacaktır. Anlatılan bütün bu ihtimallerle edebiyatın bir vasıta olduğu ve esas gayeye gitmede kullanılabileceği gerçeği ortaya çıkmış bulunacaktır. O zaman edebiyat, hangi fikir ve düşünce sistemi olursa olsun, onun elinde gayeye gitmede şekilden sekile sokulacaktır ve sokulmuştur da... Bugün karşımıza çıkan bir çok edebiyat akımının (Sürrealizm, Romantizm, Naturalizm, İdealizm, Sembolizm vs.) bu yolla doğmadığım kimse iddia edemez. Edebiyatı muhayyilenin ürünü sayarak ona "haz alma aracı" fonksiyonunu yükleyenler sağlam ideallerden yoksun olan ve hayata sadece "hissiyatı tatmin" etme olarak bakanlardır. Çünkü bütün gelişen bu akımlarda, o akıma şeklini veren felsefî ekolleri görmemek ancak muhakeme yoksunu olmanın ürünü olabilir.
Netice olarak şunu rahatça söyleyebiliriz ki; edebiyat, ister sanat olsun, isterse kendi başına bir fonksiyon icra etsin, ona tesir eden felsefî akımın tesirinde şekilden sekile giren bir vasıtadır. Edebiyatçının muhayyilesine tesir eden "şey" de onun almış olduğu bilgiler ve bu bilgilerin ne şekilde kullanıldığıdır. Bu noktada inanmış insanlar olarak bizim de edebiyata yükleyeceğimiz fonksiyon "vasıta olma" yönünü geçmemelidir. O hakikati aramada ve bu hakikatin insanlığa anlatılmasında güzel bir vasıta olarak kullanılmalıdır. Yoksa edebiyatı sanat sayıp, sanatı da "sanat sanat içindir" anlayışı içinde değerlendirmek, onu gaye yapar ki, bu da hiçbir inanmışın kabul edemeyeceği bir paradokstur. Edebiyatı vasıta olarak kullanmalı, ama bunu yaparken asla "lafzı manâya tercih etmemeli" ve ma'nâ daima ön planda tutulmalıdır. Aksine "manâyı feda edip lafzı ön plana çıkaranlar" Bediüzzaman'ın deyimi ile; "belagatte lafızperest hükmünü yerler. Lafızperestlik bir hastalıktır, fakat ona kapılanlar bunu bilmezler" ve devamla aynı konuda "Nasıl ki, lafızperesilik bir hastalıktır, öyle de üslûb, teşbih, hayal, kafiye-perestlik de filcümle marazdır." der. Bu noktada sanki edebiyat feda ediliyor fikri uyansa da, o bunun böyle olmadığını ve yapılacak işin "lafza zinet vermek fakat bunu yaparken manâyı bozmamak" gerektiğini de beyan eder.
Evet, edebiyat bizim anlayışımızda diri gönlün, selim vicdanın, doğru düşüncenin, kurucu hayalin, doğrultucu duyguların ve imanın meşcereliğinde ortaya çıkmalı, bu çıkışla İslâm'ı anlatmada bir vasıta olmalı ve asla bu gayenin dışına çıkmamalıdır. Bu gayenin dışına çıkanlar "edebiyatta felsefenin kıskacına düşmüş" bir kısım lafızperestler ve edebiyatı "haz alma aracı" sayanlardır. Bu maraza yakalananlara tavsiye edeceğimiz reçete ise, imanda, fikirde, düşüncede İslâm'ın gösterdiği sistematiği (metodolojiyi) yakalamak ve ondan sonra başka şeylerle uğraşmaktır. Aksi insanı hakikatten uzaklaştırır ve bir sürü maraza sokar.
KAYNAKLAR:
1) Edebi Sanatlar... N. Şahiner.
2) Sosyal İlimler Ansiklopedisi... Risale Yay.
3) İslâmî Edebiyata Giriş... N. Keylani.
4) Edebiyat Klavuzu... A. Çatikbaş.
5) Kültür ve Dil... M. Kaplan.
6) Ruhun Malzemeleri... R. Özdenören.
7) Muhakemat... Bediüzzaman.
8) Güzel Konuşma Sanatı...Ömer Sevinçgil
9) İslâmi Düşünüş ve Yaşayış... Ali Nar.
10) Edebiyatta Üslup ve Problemler... Ş. Aktaş.
11) Edebiyat Lügati... T. Mevlevi.
12) Edebi Akımlar... S. K.Yetkin.
13) Vahyin Işığında Tahliller, Terkipler, Tenkitler... S.Yusufoğlu.
14) Yeni Lügat... A.Yeğin.