Sızıntı Arşivi

Aralık 1987 · s. 25 · 2 dakikalık okuma

Ebedi Konuşmak

Şemseddin Nuri · Edebiyat

ar87-33.jpg

Yazmak ebedi konuşmaktır; ancak onun ebedi okunması ebed kadar yeni ve taze kalabilmesine bağlıdır.

Zihnin hazmı konuşmak, ab-ı hayatı ise yazmaktır. Yazmayan bir fikir adamı düşünülemeyeceği gibi yazılmadan yaşayan bir fikir de düşünülemez.

Yazmak zekâ ve hafızanın ışıldaması demektir. O bir maharet veya meziyetten çok ruha ait kaçınılması imkânsız bir ihtiyaç olarak kabûl edilip değerlendirilmelidir. Hele, bilen ve bildiğini söylemek isteyen bir ideal ve aksiyon adamı için yazmak, çöl adamının muhtaç olduğu su gibidir. Bilhassa, söylemek istediğini , hakkında zorlaştırılan şartlar sebebiyle söyliyemiyor ve onu istikbalin hafızasına nakşetmek mecburiyetinde bırakılıyorsa.. Öyle bir hafızaya ki onda nisyan ve unutmaya yer yoktur.

Yazmak, milli şahsiyetinin açık ve belirgin işareti olan dilin deha seviyesini ölçen en doğru bir ölçü birimidir ki ferdin ve mensubu bulunduğu milletin kültür ve mefahiri onunla tesbit ve teşhis edilir.

Yazmak, şekilsiz ve böyle olduğu için de faydasız düşünceler yığınına, kalemi idare eden ilham perilerinin şevkiyle, bir şekil verebilmektir. Bu ise ancak, kelime ve harflerin sihirli dünyasına girip onlarla uzvileşmek ve bir bütün hâline gelmekle mümkündür. Artık o yazı insanın öz benliğinden bir parça olmuştur. Onun içindir ki, bir yazı ile sahibi arasında gözle değil ama basiretle görülen apaçık bir organik bağ vardır.

Bütün bunları söylerken, yazının bir gaye değil sadece bir vasıta olduğunu nazardan kaçırmış değiliz. Ancak; bazan küçük bir anahtar, büyük bir hazine kadar ehemmiyetli olabilir. Zaten, yazıya ehemmiyet kazandıran mevzuu değil midir? Elbette. Fakat takdim keyfiyetinin hakkını teslim etmek kaydıyla. Evet, mevzu ile üslûp, ritmini aynı seviyede dokumalıdır. Zira bir yazının ruhu mevzu ise hiç şüphesiz Üslûp da onun en azından cesedidir.

Bir yazı için orjinallik bir ön şart olmamalıdır. Hayatın bir parçası olma şartı işe kaçınılmazdır. Yani her yazı, muhakkak bize hayat ve realitenin bir yönünü anlatmalıdır. Bu bir mükellefiyettir. Ve bu mükellefiyeti en iyi kavrayan veya kavraması gerekenler de kaderin, tarih yapma mesuliyetini kendilerine tevdiettiği seçkin kişilerdir, O kişiler ki, kendileri için kurdukları yeni bir mazi temelinin üzerine bir millete bazan de topyekün bütün bir insanlığa ait istikbali inşa etmektedirler. Biz, kendisini başkasından öğrenmeye mecbur bırakılmış bir milletiz. Zaten, kendimizi inkâr edişimizde bu acı gerçeğin payı büyüktür. Zira ekseriyetle o başkaları bizim can düşmanlarımız olmuştur. Ve bize, bizi olduğumuzdan başka anlatmışlardır. Şüphesiz bu netice sebepsiz değildir. Mazide islenen bir hatanın istikbalimizi de karartacağını nerden bilecektik? O hata ise, tarih yaparken, tarih yazmayı terkediştir. Aynı sebepler hep aynı neticeyi doğurur. Bir daha su içinde bulunduğumuz neticeyi görmek istemiyorsak, milletin kendilerinden çok şey beklediği büyükler, bir taraftan tarih yaparken, diğer taraftan da bunları muhakkak ama muhakkak yazmalıdırlar.

Kendisinden, neslim namına da olsa, hitap sigasıyla bir talepte bulunmak cesaretini gösteremiyeceğim ve ancak kendisi kabul etmese bile bir tarih inşa ettiğine katiyyen inandığım Bir Büyüğümün su satırları bir talep kabul etmesini ne kadar isterdim! Belki bu gecikmiş bir taleptir. Ancak hatamızın telafi edildiğini görmek bizi sonsuz sevine ve sürura gark edecektir.

Şemseddin Nuri